MÜZİĞİNİ DİNLE

Düm-Teka-Tek

Ülkemiz tarihinin uzun bir geçmişi vardır. Orta Asya steplerinde başlayan bu yolculukta Anadolu ve Mezopotamya civarına gelmeye başlayan Türkler, insanlık tarihinin kurulduğu, yönlendirildiği ve biçimlendirildiği zaman ve mekânın kesişme noktasında daima merkezi bir rol üstlenmiş olan coğrafyaya da yerleşmiş oldular.

Türklerin geldiği coğrafya, öncelikle Hz. Âdem ile başlayan Nuh ve İbrahim aleyhisselama kadar uzanan semavi dinleri ve geleneklerini ama aynı zamanda Sümerler, Akadlar, Babilliler, Hititler, Asurlar, Frigler ve diğer milletleri ile toplulukları, bunların her milletin kendine göre biçimlendirdiği Zerdüştlük, Şamanlık gibi pagan din geleneklerini barındırmıştır. İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren merkezi bir rol üstlenen bu coğrafyada yaşayan bütün halk grupları daha sonra Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dairesinde kendi içlerinde birleştiler. Arap, Fars, Kürt ve Türkler İslam; İsrailoğulları Yahudilik; Rum,  Ermeni, Slavlar, Süryaniler başta olmak üzere diğer halk toplulukları da Hıristiyanlık dairesinde buluştu ve bütün bu halklar yüzyıllar boyunca aynı toprakları paylaştı. Merkezilik rolü dolayısıyla etki alanı sürekli genişlemiş, kuzeyde Kafkasya ve Rusya; doğuda Fars ve Hint, güneyde Samiler, Mısır ve Kuzey Afrika; batıda Antik Yunan, Balkanlar ve Roma bu coğrafyanın tarihine dâhil olmuştur.

Demek oluyor ki, Türkler 8. ve 9. yüzyıllarda Anadolu ve Mezopotamya bölgesine devlet kurmak üzere geldiklerinde boş bir coğrafya ile değil, binlerce yıllık kültüre sahip kadim milletlerin tarihi ile de karşılaşmıştı.

Anadolu’da Türklerin 8. ve 9. yüzyıldan itibaren başlayan ve İstanbul’un fethiyle devam ederek günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte kurdukları devletlerin sonuncusu olan Türkiye Cumhuriyeti’ne varana kadar yaşayan kültür ve sanat dünyasının tüm ortak birikimlerini dil, din, mimari ve müzik üzerinden oluşturmaya çalışılan kimlik olgusuyla analiz ederek, halen öğretim üyeliği de yaptığı İstanbul’da kurulu bir üniversitenin esirgemediği destekleriyle vücut bulan, müzik ve kimlik hakkındaki kitabı ile ortaya koyan yazarın, katıldığım ve katılmadığım görüşlerini üzerinde özenle ve hassasiyetle durarak burada dile getirmeye çalışacağım.

Öncelikle altını çizerek belirtmeliyim ki; dile getirilmeye çalıştığım görüşlerim politik ve siyasi bir içerik taşımadığı gibi bu anlamda herhangi bir mesaj vermeye de yönelik değildir.

Müziğin bir sanat olarak ifadesini ortaya koymaya çalışan kitap bir kimlik arayışının ötesinde geçmişe duyulan özlemin dile getirildiği adeta “Yeni Osmanlıcılık”  arayışlarının Doğu-Batı çelişkisi çerçevesinde tek sesli, çok sesli müzik anlayışına indirgenerek yeniden çizilmeye çalışılan, zamanın ruhu dışında “Ruh-ül Kudüs” ü yaşatmaya heveslenen bir anlayışın sayfalar dolusu öykünmesidir.

Şimdi, yazarımızın bir türlü yakalayamadığı, yakalamasının da mümkün görülmediği, zamanın ruhunu hala Yeni Osmanlıcılıkta arayışına dair pek değerli fikirlerine bakalım.

Bakalım ve görelim ki müziğin oluşumu, gelişimi ve günümüze ulaşana kadar geçirdiği evrimin zamanın ruhuna uygun olmasını, çağın gereksinimlerine cevap verebilmesini ve esasen yaşamın ta kendisi demek olan müziğin tıpkı diğer sanatlarda olduğu gibi gerçek ürünlerini kıskançlıkla korumak gerekir. Yalnız bu koruma olayı bizi, durağanlığa, giderek tutuculuğa götürmemelidir. Sapmalardan kaçınılması gerekir ama bozulmaktan korku, değişmekten korku duyulmamalıdır. Yalnızca dünü beğenmek, bugünden kaçmanın, yaşayan halkı küçümsemenin, ona inanmamanın göstergelerinden biridir. Yüzyıllarca öncesinden en küçük değişiklik göstermeyen müzik ya da diğer sanatlar her şeyden önce, durmuşluğun, geri kalmışlığın belgesidir.

Yüzyıllarca önceki yapıyı tanıyıp, sevme olayında takılıp kalırsak, onu günümüzün sorunlarının bilinciyle yeni adımlar, olanaklar, çözümler açısından bakamazsak, zamanın ruhunu yüzyıllarca öncesinin müziğiyle yinelemeye çalışmaksızın, yeni bir kimlik yaratabilmek, bozulma olmadan, güzel bulduğumuz doğrultuda ilerlemek istiyorsak, yarı aydının yenilik diye getirdiği yanıltmacaların karşısında uyanık durmanın da gerekliliğini unutmamamız gerekir.

Müziğin her an yaşamakta ve geçirmekte olduğu evrimi, Batı müziğinin ulaştığı aşamada artık kendini yenileyemediğinden söz ederek açımlamaya çalışan yazar, ne yazık ki 20. Yüzyılda müziğin ya da diğer sanatlarda zamanın ruhundan kopup gelen büyük oluşumların yaşandığı, pek çok “izm” lerle ifade edilen sanat akımlarının olduğu kadar hiçbir sosyal, siyasal ve ekonomik alandaki oluşumlarında farkına varamadığı anlaşılmaktadır.

O, halen müzikte üç yüzyıl yıl öncesinde olduğu gibi büyük ustaların isimlerini yâd ederek zamanın ruhunu yakalayacağı sanmaktadır.

“Batı, modernleşmeyle birlikte romantizm dalgasından sonra, özellikle bütünlük anlayışının tamamen ortadan kalkmasıyla, sürekli bir parçalanma, sürekli bir bölünme ve sürekli bir ruh yakalayamama, kamaşma, artık melodilerden ritimlere, ritimlerden de tınılara kadar geriye gitmeye başlamış, ahenkten uzaklaşmış, daha çok bunalımın ifadesine dönüşmüş. Hasretten daha çok çaresizce kıvranışın ve sağa sola yalpalanışın müziği olmuş. Avrupa şimdi tekrar Doğu’ya gelip müzik araştırmaları yaparak kendime yeniden ne keşfedebilirim diye çabaladığı bir dönemi yaşamakta. Yani Batı için aslında helezonik devre kapanmış gibi duruyor. Ve Batı da henüz bir sıçrama yapamıyor. Hatta gittikçe müziğin ruhundan daha da uzaklaşıyor.”

Acaba yazarın dediği gibi mi? Aşağıdaki linke bir bakalım.

Dil, din, mimari ve müzik aracılığı ile Cumhuriyet Türkiye’sinde kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş Türk insanına yeni bir kimlik verebilmenin arayışında olan kitap, Osmanlı’nın neden kaybettiğinin açıklamasına ise Sultan II. Mahmud’un ülkeyi modernleştirme maksadıyla tepeden inme kararlar almasından başlayarak, Kıyafet Nizamnamesi ile ceket, pantolon ve fes giyilmesi kuralını getirmesine, Yeniçeri Ocağının kanlı bir şekilde ortadan kaldırılmasına, mehter kurumunun lağvedilmesine ve yerine yeni bir askeri bandonun kurulması ile Batı müziğinin ilk olarak devlet içinde kurumlaşmasına kadar bağlamış ve devamını sıralamaktan da geri kalmamıştır.

II. Mahmud döneminde, mehter müziği ile birlikte, aslında en geniş dinleyici potansiyeline sahip, padişahtan sokaktaki kişiye kadar her kesimden insana hitap eden bir müzikte kaldırılmış oldu. II. Mahmud döneminde, Mehterhanenin yerine Mızıka-i Hümayun adı altında Avrupai usule göre tertip edilmiş bir askeri bando kurulmuş ve başına da daha sonra paşa unvanı alan Giuseppe Donizetti getirilmiştir. Donizetti Paşa’ya daha sonra Saray Mızıka Mektebi kurdurulmuş ve böylece İtalya’dan getirilen sazlar ve öğretmenlerle birlikte Batı müziği devletin resmi müziği haline gelmiştir.

Gittiği her yere bandosunu da götüren ve Batı müziğini halka empoze eden II. Mahmud, sarayda beste yapmaya, ney ve tambur çalmaya fakat aynı zamanda Batı müziği dinlemeye devam ederek aslında bütün Osmanlı modernleşmesi boyunca neşet edecek olan eğitimden yargıya, kültürel ve siyasal hemen hemen her alandaki kurumsal ikiliğin müzikte de ortaya çıkışına örnek teşkil etmiştir.

1830 yıllardan itibaren, Abdülaziz döneminde kesintiye uğrasa da II. Abdülhamid dönemine kadar geçen sürede İstanbul’da operetlerin devletin desteğini alarak yaygınlaştığı, popülerleşen kanto şarkıları dolayısıyla müziğin danslı, farklı cinsiyetler arasındaki ilişkileri erotize ederek avamileştiren ve normallik sınırlarına indirgeyerek umumileştiren eğlence kültürünün bir ifade kültürüne dönüştüğü görülmektedir.

Batı’nın tez olarak ortaya sürdüğü modernizm; fert, toplum, devlet, düşünce, bilim ve sanat alanlarını kuşatan teorik ve pratik bütün varlık ve oluş meselelerinde yeni bütünlük iradesi olarak tezahür etmiş, öte yandan İslam coğrafyası ve Osmanlı Devleti, kendi bütünlük iradesini yenileyememiş, cevap verememiş, tepkisel bir refleks geliştirerek mevcudu muhafaza etmek üzere kendine kapanmış ve dünya görüşünü kaybettikçe bölgeselleşmiş, bölgeselleştikçe de ulusallığın ve daha sonra etnisitenin sınırlarına dayanarak kendi iç çatışmalarına mahkûm olmuştur. Bölgenin tarihsel ve kültürel zenginliğini bütünlük iradesine dönüştüren Osmanlı Devleti hakikat idealine bağlı kimliğini ve dünya görüşünü yitirmeye başladığı andan itibaren süreç de tersine işlemeye, daha önce bütünlük iradesinin kaynağını oluşturan kültürel zenginlik ayrışmanın, çatışmanın ve nihayet yıkımın sebebi olmaya başlamıştır. Tanzimat döneminin sözde yenileşme hareketleri, bir kimlik ve irade hareketinden çok, tarihsel karşılığını kısmi uyum ve taklit hareketi olarak bulmuş, kendi içinde çelişmenin ve çatışmanın zeminini daha da derinleştirmiştir.

Söz konusu yıkım sürecinde II. Abdülhamid dönemi gösterdiği direniş bakımından istisnai bir öneme sahiptir. II. Abdülhamid döneminde, Osmanlı Devleti yaklaşık iki yüzyıllık sorunla, gittikçe derinleşen kimlik bunalımıyla yüzleşme ve bir çıkış yolu bulmanın öncelikle kendi içine kapanmışlıktan kurtulup dünya ile yüzleşme ile mümkün olabileceğini düşündüğü anlaşılmaktadır. Nitekim II. Abdülhamid bu tahmini güçlendirecek biçimde, dünya ile yüzleşebilecek bir zihniyet dönüşümünü gerçekleştirebilmek için, öncelikle devletin kurumsallığının ve toplumsal organizasyonunun her alanda yeniden düzenlenmesine, ayrıca uzunca süredir kapalı bulunan ferdi ve toplumsal şuurun sanat, düşünce ve bilim alanlarında dünyaya açılmasına çalışmıştır. II. Abdülahamid yönetimindeki Osmanlı’da bürokrasi ve ordu reforme edilmiş, ulaşım, eğitim, iletişim, teknoloji, ekonomi, sağlık ve sosyal yardımlaşma olmak üzere her alanda büyük yenilikler yapılarak devletin kurumsallaşmasında ve toplumsal organizasyonda yeni bir varlık iradesi inşa edilmek istenmiştir.  II. Abdülhamid’in, Osmanlı’nın kendine kapanmasını ve yabancılaşmasını önleyecek yeni bir akıl inşasına girmek istediğini, hiç değilse bu zorunluluğu hissettiğini söylemek mümkündür. Abdülhamid’in, iki yüz yıldır dünyadan kopuk olan ve giderek kendi izini kaybeden akıl geleneğinin, devletten ferde kadar her alanda yeniden düşünmeye başlanması ve bunun da ancak uzunca süredir kapalı olan benlik/kimlik şuurunu dünyaya açmakla mümkün olabileceğini gördüğü anlaşılmaktadır. Bunun için sadece devletin yeniden organizasyonuyla yetinmemiş, gelenekle yeniyi, Doğu ile Batı’yı, dünyanın ve tarihin merkezinde, toplumsal alanda buluşturmak, fert ve toplum şuuruna, geçmiş ve gelecek kaygısı ile iddiasının muhasebesi ve muhakemesini yapabileceği yeni bir ufuk açmak istemiştir.

http://t24.com.tr/yazarlar/murat-belge/abdulhamit-hastanesi,15336

Fakat bu irade, İttihat ve Terakki’nin akılsızca ve ufuksuzca tutulduğu maceraperestlik ve Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla akamete uğramış, yerini geleneksel varlık ve kimlik iddiasından vazgeçen, hatta kendini reddi miras politikalarıyla özdeşleştiren Cumhuriyet dönemine bırakmıştır. Cumhuriyet döneminde, son dönemdeki yenilenme hareketlerinde elde edilen kazanımlar, biçim ve usul itibariyle aktarılsa da, benimsenen Batılılaşma ve yabancılaşma politikalarıyla varlık ve kimlik iddiası reddedilmiş, tarihinden ve bölgesinden kopuk, Batı’yı dünyanın ve tarihin merkezi olarak kabul eden bir ulus inşa edilmek istenmiştir.

Bu gayeyle saltanat, (1922), halifelik kaldırılmış (1924), şapka ve kıyafet devrimi gerçekleştirilmiş (1925), Türk müziğinin asli üretim mekânları olan tekke/zaviye ve türbeler kapatılmış (1925), Mecelle kaldırılmış (1926), İsviçre Medeni Kanunu, Türk Medeni Kanunu (1926) olarak ve İtalyan Ceza Hukuku da Türk Ceza Hukuku olarak kabul edilmiş (1926), Türk müziği öğretimi okullarda yasaklanmış (1934-1936), laiklik benimsenmiş (928), harf devrimi (1928), Türkçeyi Arapça ve Farsçadan arındırmayı amaçlayan dil devrimi (1932), Türkçe Kur’an ve ezanı hedefleyen dinde reform programı yürürlüğe konmuştur. Batılılaşma ve yabancılaşma adına yürütülen kimliksizleştirme ve iddiasızlaştırma politikaları yüzünden, ne bilimde, ne düşüncede ne de sanatta taklidin ötesine geçebilen istisnai birkaç isim ve eserin dışında toplumsal bir irade oluşamamıştır. Toplum istikametsiz ve gayesiz, dünya görüşünden, zamanın ve mekânın bütünlüğü iradesinden yoksun, tarihinden ve bölgesinden kopuk biçimde kendine kapanmış ve tarih şuurundan yoksu geleneksel refleksler ile materyalist-kapitalizmin libidinal arzuları arasına sıkışmış paranoyak şuuru, sadece kendisi ve bulunduğu bölge tarafından tecrübe edilen Doğu-Batı çatışması tarafından teslim alınmıştır.

Bu yüzden Cumhuriyet döneminin yıkılanın yerine inşa edebileceği kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Bu çerçevede halkın kendi içinden gelmiş bir devrim hareketi olarak asla vasıflandırılamaz. Cumhuriyet dönemi daha çok, halkın tarihsel kimliği yerine, Batılılık düşünce, bilim ve sanat anlayışını ideolojik olarak benimsemeyi ve kendi kendini üretecek biçimde sistematikleştirmesini sağlamak üzere gerçekleştirilmiş kasıtlı bir müdahaledir. Bu eşyanın tabiatına uymayan ve kendini karşıtlıkla tanımlayan paranoyak müdahalenin amacı, tarihsel kimliğini diğer kadim milletlerle birlikte inşa etmiş olan Türk milletini, önce diğerlerinden daha sonra da nihayet kendi tarihsel kimliğinden ayrıştırmak, hiç değilse kendisiyle çatışır hale getirmektir. Bu aynı zamanda genişledikçe güçlenen, özgürlüğü ve barışı kuran Osmanlı milletinin halkasını daralttıkça ve ırki unsurlarına döndükçe zayıfladığını, esarete ve savaşa yanaştığını ve nihayet çatışmayı kendi içinde derinleştirdiğini göstermektedir.

Batılılığın düşünce, bilim ve sanat anlayışını ideoloji olarak benimsemeyi ve kendi kendini üretecek biçimde sistematikleştirmesini sağlamak üzere öncelikle geçmiş ve gelecek tasavvurundan soyutlanmış bir ulus kimliğinin topluma dayatılması gerekmiştir. Bu gayeye ulaşabilmek için öncelikle tarihsel kimlik hafızasının silinmesi, akıl ve düşünme melekelerinin köreltilmesi şarttır. Bu çerçevede, milletlerin tarihsel kimlik inşasının en temel unsurlarından biri olan dil, mimari ve müziğin aynı zamanda tarihsel hafızasının silinmesi, akıl ve düşünme melekelerinin köreltilmesi maksadıyla da kullanabileceği veya toplumla bağının koparılabileceği aşikârdır.

Bu tavrın öncelikle tezahür ettiği alanların başında mimari gelmektedir. Yüzlerce yıllık hafızayı, şehirleşme kültürünü ve sosyalleşme süreçlerini ifadeye kavuşturan Osmanlı-Türk mimarisi, beslendiği dil ve müzik gibi damarlarının kesilmesiyle soluğu kesilmiş ve yerini hızlıca yayılan kaosa, akıl dışı bir düzensizliğe, kişiliksiz ve patolojik bir işlevselciliğe, nihayet gecekondulaşmaya bırakmıştır. Böylece akıl ve ruh sağlığının en önemli unsurlarından biri olan mimari zamanın ve tarihin dışına düşmüş bir kimliksizliğin ve aidiyetsizliğin ifadesine dönüşmüştür.

Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmek istenen Batılılaşmanın patolojik bir sürecin ifadesi olduğunu gösteren en önemli gelişmelerden biri de, başkalaşmaya/yabancılaşmaya yönelik yeni bir ufuk açan devrimler yerine, özgün ve özgür bir akıldan/düşünceden mahrumiyetle sonuçlanacak karşıtlık ve tahribat politikalarının yürürlüğe geçirilmesidir. Bu toplumsal akıl ve tarihsel kimliği varlık iddiasında bulunamayacak düzeyde dönüştürmeyi amaçlayan en önemli hadiselerden biri de 1928’de gerçekleştirilen harf devrimidir. Harf devrimiyle birlikte, yüzlerce yıllık bir süreç içinde gelişen dil ve düşünce birikimi reddedilmiş, Türkçe, aynı yazı sistemine sahip, karşılıklı konuşmanın, anlaşmanın ve yüzlerce yıllık bir düşünce geleneğini paylaşmanın mümkün olduğu diller ailesinden koparılmıştır. Düşüncenin ancak dil içinde ve dil ile birlikte geliştiği, aklın yüzlerce yıllık sürede gelişen düşünce ve sanat dilini ifadesi olduğu, düşüncenin dil ve insan gibi ancak kendi olduğunda gelişebileceği ve kişilik kazanabileceği dikkate alındığında, harf devrimiyle, Doğu-Batı çatışması bir yana, karşıtlığını kavramayı, Doğululuğu veya Batılılığı düzgün biçimde anlamayı bile imkânsız kılacak bir kalıplaşmayı ve iddiasızlığı karakterize eden akıl tutulmasının amaçlandığını söylemek mümkündür. Bu durum ayrıca, inkâr edilen ve söküp koparılmak istenen köklerin yerine Batı aklını, düşüncesini, kavramlarını, hukukunu, harflerini, bilimsellik ve sanat anlayışını ve nihayet ahlak ve kültür değerlerini ikame etmek isteyen Cumhuriyet döneminin kendine kimlik ve nitelik kazandırabilecek özgün akıldan ve kişilikten mahrum olduğunu göstermektedir.

Cumhuriyet döneminde belli ki, tarihsel kimlik inşasının en temel unsurlarından biri olan Türk müziği de, tıpkı dil/düşünce ve mimari gibi kasten ve taammüden işlenmiş bir cinayete kurban edilmiştir. Yurt dışından Türk müziğini ehlileştirmek ve Batılılaştırılmak üzere, birçok yabancı isimler davet edilmiş, devlet eliyle çok sesli müzik çalışmaları yaptırılmıştır. Maksadın Batıcılıktan ziyade toplumsal kimliğin ve hafızanın tahribi olduğunu gösteren en önemli işaretlerden biri de, Türk müziğini yasaklayan zihniyetin en üst formunun opera olduğuna inanması ve dolayısıyla ulaşılması gereken en önemli hedefin ulusal bir opera bestelemek olacağına dair bir kanaat beslemesidir. Oysa operanın, temsil özelliği olmayan müziğin resim diline dönüştürülerek dramatürize ve karikatürize edilmiş bir biçimi olduğu, meselenin Batı’nın düşünce ve sanat geleneğine ilişkin karakteristik sorunlara işaret ettiği muhakkaktır.

Bu süreçte elbette Batı’nın ulusalcılık akımlarının, kapitalist ahlakının, çatışmacı mantığının ve maksatlı operasyonlarının etkisi inkâr edilemez bir vakıadır. Fakat asıl soru bu değildir. Asıl soru kimlik sorunudur ve çözüm, üzerinde bulunduğumuz dünyanın ve tarihin merkezinde kimin kimliğinin çatışmanın bir tarafı olmaktan, çatışmaya mahkûm bir bölgesellikten, ulusallıktan ve etnisiteden kurtularak, zaman ve mekânın bütünlüğü iradesini gösterebilen bir tez olarak sunabileceği dünya görüşüne kavuşacağına, bunu sadece bir iddia değil, tarihsel süreç olarak gerçekleştirebileceğine bağlıdır. Zira insanlığın günümüzde tecrübe etmek zorunda kaldığı modernleşme, kapitalizm, sekülerizm, bireyselleşme, öznelleşme, varlığın hakikatine yabancılaşma ve kimliksizleşme/küreselleşme Doğu’nun, Doğu’ya Doğululuk niteliğini kazandıran, üzerinde bulunduğumuz merkezi bölgenin değil, aynı zamanda Batı’nın da varoluşsal bir sorunudur. Demek oluyor ki çözüm, sorunun çapı kadar, yani küresel, hatta evrenseldir.

Yukarıda okumuş bulunduğunuz bölümlerde, dil, mimari ve müzik aracılığı ile Cumhuriyet Türkiye’sinde, Türk insanın kimliğini ve kişiliğini nasıl kaybetmiş olduğu hakkında yazarın ortaya koyduğu derin fikirleri çerçevesinde bir kanaat sahibi olunduğunu sanıyorum.

Elbette çok daha fazlasını kitapta okuyarak değerlendirmek mümkün. Bütün bu değerlendirmelerin ışığında sorunun nasıl çözüleceği hakkında da değerli fikirler üreten yazar, Türk insanına dil, din, mimari ve müzik üzerinden yeni bir kimlik kazandırabilmenin yollarını da kendi diline, düşünce geleneğine, edebiyatına, sanatına, hakikat ve ahlak ilkelerine malik olmasına bağlamakta.

Cumhuriyet döneminin kimlik politikaları ve içinde bulunduğumuz küreselleşme süreci, hiç değilse bile tarihsel kimliğin ve varlık iddiasının izafileştirilmesine ve nihayet itibarsızlaştırılmasına yol açmaktadır. Bu çerçevede klasik Türk müziğinin ve talep ettiği düşünce tavrının devrini tamamladığı, ancak arkaik bir unsur olarak kullanılabileceği kanaatinin söz konusu süreçte pekiştiğini söylemek mümkündür. Oysa bu kanaat doğru değildir. Klasik Türk müziği devrini tamamlamamış, tarihin tabii akışına müdahale edilerek kesintiye uğratılmıştır. Türk müziğinin içinde bulunduğu durum, günümüzün küreselleşme sürecinin menfi etkilerinden önce, Türk müziğinin beslendiği ruh köküne kasteden müdahale ile ilgilidir. Fakat söz konusu müdahaleye rağmen Türk klasik müziğinin ve talep ettiği ruh ve düşünce tavrının helezonik bir sıçrama yaparak keşfedeceği yeni bir eksende devrine devam etmesi pekâlâ mümkündür. Bu imkânın en güzel örneklerinden biri Tanburi Cemil Bey ve Münir Nurettin Selçuk’tur. Doğrusu kendi tarihinin tabii akışı içinde devrinin tamamlayan ve ne yaparsa küresel müzik örneği olarak pazarlamaktan başka kendine özgü bir karakteristiği kalmayan, kısırdöngüye düşen ve bir çıkış yolu arayan Batı müziğinin kendisidir. Günümüzde, devrini tamamlayan klasik Batı müziğinden sonra, pop, rock, metal, tekno-müzik gibi denemelerin de Batı müziğinin kısırdöngüye girmesine engel olamadığı ve çıkış yolu aramak için, Avrupa dışındaki bölgelere otantik ve etnik müzik araştırmalarına yöneldiği bilinmektedir.

Yeniden düşünmeye, varlık iştiyakıyla abidevi eserler inşa etmeye başlamamız, kendimizle irtibatımızı koparan sürecin tersine işletilmesine bağlıdır. Aklımızın kendisiyle irtibatının kurulabilmesi, kendi diline ve müziğine, bir başka deyişle oluş ritmine malik olmasına, beslendiği ruh köküyle buluşmasına, tarihsel kimlik hafızasına kavuşmasına ve eylemde bulunduğu, diğer bilim ve sanat alanlarıyla bütünlük ilişkisinin kurulmasına bağlıdır. Bunun için ruh ve düşüncemizin kendi sesine, yani kendi hakikat ve güzellik idealinin diline, şiirine, mimarisine ve müziğine kavuşması, bunu merkezi hüviyette bir varlık iddiasına dönüştürmesi gerekmektedir.

Zekai Dede gibi dâhilerimiz, bilhassa büyük usta Itri’nin salât ve tekbirleri dururken, hala Chopin’in Cenaze Marşı’nın çalınması gibi sorunlar açıkça sorgulanmalı, müziğimizle ve diğer sanat dallarıyla ilgili meseleler toplumun gündemine taşınmalıdır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, nasıl ki bir toplumu değiştirmek için müziğinin değiştirilmesi gerekiyorsa, demek ki kendine gelebilmesi, kimliğini ve hafızasını, ruhi ve bedensel, ferdi ve toplumsal sağlığını/ritmini bulabilmesi için de müziğine ve yeniden akıl ve düşünme melekelerine haiz olabilmesi için de müziğine kavuşması şarttır.

Yukarıdaki linkte, yapmayı bir türlü beceremediğimiz ama her tarafa çatarak, bol bol laf üreterek sanki değerli fikirler üretiyormuşçasına, nasıl da kendi kimliğimizi/kişiliğimizi kaybettiğimizi bize sayfalar dolusu anlatmaya çalışan yazarın tam aksine, bir türlü beğenmediği, beğenemediği Batı’nın, bizim yerimize, yapmak istediklerimizin nasıl becerilebileceğine en güzel örneklerinden birini görmek ve duymak mümkün.

En iyi reklam filmleri, anlatılmak istenileni tek kelimeyle anlatmakta olanlar değil mi? Sadece “Das Auto” ifadesiyle bir markayı anlatabilme başarısının sırrına erişebilmek onun arkasında olanları anlamak, bilmek ve görebilmekten geçmekte.

Evet, örnekleri çoğaltmak mümkün, yine Batı’nın bize sunduğu olanaklar çerçevesinde internet denilen olgu neredeyse iletişimin ana kaynağı haline geldi. Belli ki yazarımız, 21. yüzyılda iletişimin ana kaynağı haline gelen bu olgudan yararlanabilmenin yollarını yeterince kullanamamakta ve müzikte olduğu kadar diğer sanat dallarında da Batı’nın ve Doğu’nun hangi aşamaya ulaştığını görmekte ve duymakta zorlanmaktadır. Ne yazık ki, bir türlü yere göğe sığdıramadığı sık sık örnekler vererek anlattığı kadim halkların medeniyeti, kültürü yaşadığı ve yaşattığı Ortadoğu topraklarının ne halde olduğunu da görmekte zorlanmakta, her sorunun ana kaynağı olarak Osmanlının elinden çıkan bu topraklar ile kaybolan halklarına indirgeyerek eskiye olan özlemini bir kez daha dile getirmektedir. 21 Yüzyılda müziğimizi kurtaracak olan çözümleri, Cumhuriyet nedeniyle Türk insanının kaybolan kimliği ve kişiliğini Osmanlı döneminin tekke ve dergâh geleneğinde olduğu gibi, meclis kültürünün, usta ve çırak, aşk ve meşk geleneğinin yeniden canlandırılmasında görmektedir.

Bir ülkenin geçmişinde yaşananların öykünmesinden yola çıkarak, dil, müzik ve mimarlık alanlarında yapılanların sanki dünyadaki en güzel örneklerinden olduğunu ortaya koyarak, sonrasında yok olmasına sebep olanların yanında, yenisini inşa edenleri acımasızca eleştirmek ve geçmişte kurulan medeniyetin mahvına sebep oldukları savını ileri sürebilmek acaba ne kadar doğrudur?

Bunu en yüksek bir sentez halinde ortaya koyan Osmanlı dönemi kültürünün olduğunu, mimarisiyle, musikisiyle v.s ile dünya medeniyetinin en yüksek düzeyde örneklerini yarattığını söylemek ya dünyayı tanımamak ya da kendini Kaf dağında görmektir.

Süleymaniye’nin akustiği hala dünyanın hiç bir yerinde yok demek, Selimiye’nin ne kadar abidevi bir eser olduğunu söylemek, koskoca bir Ayasofya’nın mevcudiyetine rağmen gerçekleri ne kadar yansıtmaktadır?

Bizans’ın yüzlerce yıllık sesleri, Türklerin beraberinde getirdikleri Asya kökenli ezgi ve ritimlerle, beylikler döneminin halk müziği temalarıyla ve nihayet Anadolu’nun etnik müzik kültürünü harmanlayan Osmanlı-Türk müziği ile buluşarak Ermeni, Rum, Süryani, Keldani, Kürt, Fars, Yahudi, Kafkas ve Balkan halklarıyla kaynaşması sonucu büyük bir müzik kültürü zenginliğine kavuşmuştur.

Böylelikle, ülke olarak dünya üzerinde örneğine pek rastlanamayacak zengin bir müzik kültürüne sahip olmuşuz. Bu zenginliği en başta Anadolu’da kadim kültürlerin ve müzik geleneklerinin en azından bin yıllık bir süre içinde buluşmasına ve kaynaşmasına borçluyuz. Bu durum özellikle Osmanlı döneminde tarihi, kültürü, dini, dili, ırkı farklı olan milletlerin bir arada gönüllü, güvenli ve barış içinde birlikteliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri olduğunu da göstermektedir.

Bu durum maalesef 18. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiş, Osmanlı’nın Batı’ya yönelen ilgi ve algısı askeri alanda yüzleşilen yenilgiler ve pratik ihtiyaçlar çerçevesinde belirlenen teknik ürün transferi ile sınırlı kalmıştır. Osmanlı modernleşmeyi ilerleme olarak algılamış ve bunun Batı bilim ve teknolojisini olduğu gibi nakletmekle mümkün olabileceğine inanmış, bu süreçte kendi düşünce ve bilim geleneğinden uzaklaştığının, asıl sorunun kendini yenilemek olduğunun farkına varamamıştır.

Altı yüzyıllık tarihinin sonunda maruz kaldığı trajik son üzerinde kuşkusuz farklı görüşler ileri sürülebilir ancak yine de bu süreci tarihsel akış içerisinde gelinen bir durum olarak algılamak, tarihin tabii akışı içinde karşılaşılan bir kimlik bunalımı olarak değerlendirmenin mümkün olacağını söylemek, sahip olduğu ruh ve düşünce melekelerini kaybetmediği sürece kendini yenileyebileceği, düşünce, bilim, ahlak ve sanat alanlarında yepyeni bir varlık iddiasına kavuşmasının muhtemel olduğunu iddia etmek ve en nihayetinde bu ihtimalin tarihin akışına müdahale edilerek kasten işlenmiş kültürel bir kıyımdan başka bir şey ifade etmediği sonuca varmak tarihsel olguların varsayımlar üzerine kurulamayacağı gerçeğine aykırı hareket etmektir.

Hal böyle olunca da, Cumhuriyet’in kapanması gereken bir parantez olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

O zaman ne yapılması ya da nasıl yapılmasının tartışılması dil, mimari ve müzik üzerinden değerlendirilmesi, bu çerçevede Yeni Osmanlıcılık anlayışını beraberinde getirmekte, dünyayı değerlendirememenin, anlayamamanın özeti olarak kurtuluşun halen geçmişte aranmasını doğurmaktadır.

Türk musikisi, dünyadaki iki büyük sistematize olmuş musikiden biridir. Biri klasik Batı müziği ki çok enteresandır, Polonya, Çek, Fransız, İtalyan, İspanyol, Portekizli değil, Batı müziği. Hepsi birdir. Ama Türk müziği Türklere aittir. Şark müziğinin, Doğu müziğinin adı Türk müziği değildir. Türk müziği müstakil bir müziktir ve sisteme sahip tek müziktir. Arap, Fars, Hint, Çin, Japon, v.s Doğu müziklerinin hepsi folkloriktir, yani yereldir, lokaldir. Dolayısıyla Türk müziği Türklerle sınırlı bir müzik değildir. Dünyada evrensel bir müziktir, çünkü sistem sahibidir. Ve klasik manada da bu böyledir, diğerlerinin hiç biri klasik değildir; klasik Batı müziği ile Türk müziği hariç.

O halde neden, dünyanın evrensel müzikleri olarak değerlendirilen genel ifadeleriyle, JAZZ, İspanyol müziği, klasik ve halk müziği olarak, ayrıca geleneksel Hint müziğinin yanında neden evrensel bir müzik olduğu savıyla ortaya konan Türk müziği işitemiyoruz?

Nedenlerinin ise yapılması gerekenlerin halen özümsenemeyişinde,  Doğu-Batı, eski-yeni tartışmaları içerisinde kaybolup gitmesinde aramak gerekir.

Bu halde bile yapılması gereken tıpkı İstanbul’un trafik sorununu kısmen de olsa çözebilecek öneriler varken bunların hiç birisini nazarı itibara almamak gibi dil, mimari ve müzik konusundaki yapılabilecekler hakkındaki önerileri de dikkate almamakta direnenlerin mevcudiyeti ne yazık ki bir adım öteye gitmeye izin vermemektedir.

Düm - Tek

Müziğin kurtuluşu ile yaratılacak yeni Türk insanının kimlik ve kişiliği “düm teka tek düm tek” ler ile dünyayı ve zamanın ruhunu yakalayabilmesinin mümkün olmadığı herhalde yeteri kadar açıklayıcıdır.

Buna rağmen yakın geçmişte tüm dünyanın yakalamaya çalıştığı ancak bazılarının bizim gibi elinden kaçırdığı, özellikle Doğu ile Batı’nın kesişme noktası olan İstanbul’un, asırlarca öncesinden beri taşıdığı karakterine en uygun şekliyle, Doğu’nun yaşam felsefesini, müziğini yeniden keşfetmeye çalışan Batı’nın arayışlarına cevap verebilmek bir yana, onları ve temsil ettikleri tüm değerleri aşağılayarak, hor görerek kovmaktan beter ettiğimizi ne çabuk unuttuk.

70’li yılların başlarında önümüzde açılan ve müzikten yola çıkarak tüm sanat alanlarında devrim yaparak büyük aşamalar kaydedilecek olan bir kapıyı da hem kendi üzerimize hem dünyaya bir daha açılmasının çok zor olduğu şeklide kapatmış olduk.

Şimdi dönüp dönüp acaba müziğimizi nasıl kurtarırız diye düşünerek “düm teka tek düm tek” lerden, arabeskten medet umar hale gelindiği noktada, yaşamın ve doğanın devinimine uygun şartların gerçeğine aykırı şekilde geçmişe dönmek, ne yazık ki mümkün olmadığı gibi tüm evrenin varoluş yasalarına da aykırı kalmaktadır.

BEYOĞLU BEYOĞLU

Tarihi yarımadanın karşı kıyısında bir gün baktım yollar kazıldı, bir gün baktım elektrikler kesildi, bir gün baktım sular akmadı.

Sonra bir de baktım ki, köprü ile ayrılan değil de, aralarında yüzyıllar farkı olan iki ayrı kıyının bir tarafı Pera.

Beyoğlu-Beyoğlu

Her bir köşesi, her bir sokağı, her bir binası anılarla, tarihle iç içe. Anlat anlat bitmeyen bir yer. Ne satırlara sığar, ne de kitaplara. Beyoğlu’nu anlayabilmek için köşe bucak, gerektiği gibi gezip görmek gerek. Her bir tarafı anılarla yoğrulmuş bu cadde, Osmanlı’da olduğu gibi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin de Batı’ya açılan penceresi. Okumaya devam et

BİR AİLE ÖYKÜSÜ

Mübadele sırasında Türkiye’ye gelen Halil Ali Bey’in ailesi yeni vatanlarında da tekstil alanında faaliyet gösterdi. Halil Ali Bey, işlerini İstanbul Aşir Efendi Caddesinde bulunan Katırcıoğlu Han’da 16 numaralı yazıhanesinden idare ederdi. Daha sonra işine uygun olarak Bezmen soyadını alan Halil Ali 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanarak Taranto ve Behar soyadlı iki Musevi iplik tüccarı ile bir tekstil şirketi kurdu.

Halil Ali Bey o sırada yurt dışında öğrenim gören oğlu Fuad’a yazdığı mektupta ‘İstikbal sanayicilikte, ben tekstil fabrikası kuruyorum, gözünü aç, tahsilini buna göre yap’ diyordu. Okumaya devam et

BİR İŞ ADAMI

anne ve çocuk

Lawrence Kenwright, Liverpool’da yaşayan ve hatırı sayılır bir servetinde sahibi İngiliz iş adamı. Yaptıkları ve yaşam felsefesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Her iş adamının tek şiarı olan daha çok kar etmek yerine sosyal içerikli projeleri ve girişimleri desteklemek onun işinin bir parçası. Kamu yararına çalışan ve her ülkede olduğu gibi ekonomik imkânsızlıklarla boğuşarak ayakta kalmaya çabalamakta olan kuruluşlar ile girişimlere destek sağlamak üzere çalışmalarını sürdüren bir iş adamı. Okumaya devam et

PİLAVIN SUYU

E=mc2

E=mc2

Gazeteci hanım, İslam coğrafyasında Afrika Kıtasının en batı ucundaki ülkesi Fas Krallığına yapmış bulunduğu ziyaret sonrası hepimize bir soru yöneltiyor: 

“Fas’ta bizim gibi ikilik barındıran bir ülke. Hem Ortadoğulu, hem Batılı. Uzun yıllar Fransız sömürgesi olduğu için iki dünya arasında sıkışıp kalmış. Yani hem Batılı, hem Doğulu, tıpkı Türkiye gibi. Ve yine bizim gibi hangi kategoride olduğu belirsiz bir ülke. Bazen Ortadoğulu, bazen Afrika, bazen de Akdeniz, Fransız ve hatta Batı Avrupa kategorisinde buluyor kendini. Ve aslında hiçbirine de uymuyor. Ancak Fas’ta önemli demokratik adımlar atılmış. Ve uzun zamandır süregelen modernleşme sürecinde kendi kültürünü -Türkiye’nin aksine- muhafaza etmiş. Bu nedenle de bugün kendine özgün sanat eserleriyle dünyada görünür, tanınır hale gelmiş. Bu günün Türkiye’si, İslam dünyasında farklı bir yerde durmasının nedenlerinin ötesinde, kendine has özelliklerini sentezleyebilen bir ülke olabilmesiyle, kendi kültürel evriminin kaldığı yerden devamını sağlayabilir mi?” Okumaya devam et