KİTAP OKUNMAYANLAR

Ruhi

Bu yazı hayatında hiç kitap okunmayanlar için yazılmıştır.

Çeke çeke sürüklemeye çalıştığı, kendisinden kaç kat fazla ağırlıkta olduğu belli olmayan, çöplüklerden topladığı kâğıt, karton v.s ile dolu, çuvaldan yük taşımak için imal edilen, yaratıcı icatlarımızın son örneklerinden olan arabasını durdurarak, yol kenarından bana doğru seslendi: “Abi bi cuğara virsene.”

“Sigara kullanmıyorum” dediğimi duyunca, suratında donup kalan avantadan bir sigara içebilmenin yarattığı ifade, yerini biraz inanmazlık, birazda ne diyor bu adam yav, haline bıraktı. Yanımdan uzaklaşırken aniden geriye döndü, bu sefer: “Abi sen ne okuyon, elindeki kitap ne?” diye sordu.

Her gün olmasa bile, evimin yakınlarında bulunan bir pastanede çayımı yudumlarken, kitabımı okumak bana oldukça iyi gelir. Bazen değişik semtlerde bulunan yerlere gider, güzel günlerde açık havada yanımda bulunan kitabımı, dergimi okur veya not defterime bir şeyler karalarım. Bu günde öyle bir gündü, Soley Pastanesinde birkaç saat oturduktan sonra eve doğru yola çıkmıştım, o gün yanımda bir hikâye kitabı vardı. Not defterim ile kitabı, öğrencilik günlerinden kalma alışkanlıkla elimde taşıyordum.

“Sen, okuma-yazma biliyor musun?” diye sordum, “Yok ben bilmiyom ama gardaşım eyi bilir, o okur bana geceleri, hem okula da gidiyo.” diye cevap verdi.

Elimdeki kitabı istememişti ama kardeşinin, kendisi için kitap okumasından ve okula gitmesinden gurur duyduğu belli oluyordu.

“Ben buraya yakın oturuyorum, bu kitabı sana vereceğim, kardeşin sana okur.” Kitabı ona uzatırken ismini sordum?

“Ruhi” dedi.

Peki, kardeşinin adı? “Onun ki de Su”

“Ya, demek bir kız kardeşin var.”

Kitabı aldı, cebine tıkıştırdı ve bana bakarak: “Buralardan sık geçerim, sağ ol”

“Sen de sağ ol Ruhi, bundan sonra yanımda fazladan bir kitap daha taşıyacağım, karşılaşırsak yine sana veririm.”

Beni dinlemeden, yanımdan uzaklaştı, ilerideki çöp tenekesini karıştırmaya başladı, gözüne kestirdiklerini arabasına atarak işine devam etti.

Benimse, kafamda sorular belirmeye başlamıştı? Neden bu çocuğun adı Ruhi de, kardeşinin ki Su? Bunun bir anlamı olmalıydı. Öyle ya “Ruhi Su” bilinen ve tanınan bir isimdi, ne ilgisi olabilirdi? Bu isimler bir tesadüf olamayacak kadar anne ve babası tarafından bilinçli olarak seçilmiş olmalıydılar.

Eve gelmeden, jeton düştü; Ruhi Su, ailesini hiç tanımamıştı. Van’da doğmuş olduğunu ve çocukluğunu önce bir ailenin yanında daha sonra öksüzler yurdunda geçirmiş olduğunu biliyordum.

Oğlu Ilgın: “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti.

Bunda bir iş vardı, Ruhi’yi yine görebilirsem mutlaka sormalıydım. Sormasına soracaktım da, cevap alabilecek miydim?

Yanımda Ruhi’ye vermek üzere, Nazım Hikmet’in, Moskova’da öğrencisi olan Mehmet Aşık’ın anılarından derlediğim “Abuislah 1915” adlı kitabım bulunmalıydı.

Soğuk ve yağışlı geçen birkaç günün ardından Kalamış parkı civarında yürüyüşe çıkmıştım,  yolda Ruhi’ye rastlayabilirim düşüncesiyle yanıma ona vermek için aldığım kitabım ve bir banka oturup okumak üzere birkaç edebiyat dergisi vardı.

Yolda, dalmış yürürken arkamdan:  “Abi bi cuğara virsene.” Diyen Ruhi’nin sesini duydum. Geriye dönüp baktığım zaman, beni tanıdı.

“Meraba abey”

“Merhaba Ruhi, nasılsın? Sana verdiğim kitabı, kardeşin sana okudu mu?”

“İyidir abey, senin kitabı eve götürdüm ama daha başlamadı okumaya, bu aralar dersleri çokmuş gardaşımın.”

“Nerelisin Ruhi, İstanbul’a nereden geldin?”

“Ben Vanlıyım abey, İstanbul’a beş yıl önce geldim, sonra gardaşımı aldım yanıma”

“Kaç yaşındasın peki.”

“Bildiğim kadarıyla, 24”

“Neden öyle dedin? Yoksa tam olarak bilmiyor musun?”

“Öyle dediler bana”

“Kimler dedi, ne dediler?”

“Anamla babam, ayrılmışlar, anamda bizi kendi anasına bırakmış, sonra kaçmış evden günün birinde, daha da kimse bulamamış ne anamı, ne babamı, bana öyle dediler, kafa kâğıdında da öyle yazıyo işte.”

“Bak, yanımda fazladan taşıdığım kitabı al bakalım. Kardeşin vakit bulunca okusun sana.”

“Hem nerede oturuyorsun sen?”

“Eğitim Mahallesinde”

“Hadi eyvallah abey, çok geç kaldım.”

Hay Allah, işe bak okuma yazması olmayan adam Eğitim Mahallesinde oturuyordu, kardeşi de mutlaka yakındaki üniversitede öğrenci olmalıydı, bunu nasıl da sormayı unuttum? Soru işaretleri çoğalıyordu ya, dur bakalım Ruhi ile muhabbeti ilerletip kafamdaki sorulara cevap bulabilecek miydim?

Arabasını çekerek yanımdan uzaklaştı. Hava güzeldi, bende az ilerideki banklardan birine ilişerek yanımdaki dergileri karıştırmaya başladım. Ama okuduklarımdan bir şey anlamıyordum, kafamda Ruhi ile kardeşi Su, dönüp duruyordu.

Ona verdiğim “Abuislah 1915” belki bir şeyleri anımsatabilirdi. Ne bileyim ona bakan anneannesinden duyduğu birkaç şey veya İstanbul’a gelmeden önce bulunduğu yerdeki söylentiler. Bir şeylerin olması gerekiyordu mutlaka.

Ruhi’yi bir kez daha gördüğüm zaman ona soracağım ilk soru, saz çalmasını biliyor musun? Olacaktı.

Evet, saz çalmasını biliyormuş ve beni arada sırada arkadaşlarıyla toplandıkları kâğıt hurdacısının yanına çağırdı.

“Abey, biz arkadaşlarla yarın gece toplanacağız, saz çalıp, bir şeyler de içeriz, sende geliver istersen ama yanında içeceğini getirmeyi sakın unutma”

Çöplüklerden kâğıt, karton hurdalarını toplayan Ruhi ile sokak ortasında başlayan muhabbetimiz ilerlemekteydi, birkaç gün arayla geçtiği yerlerde karşılaşıyorduk. Kitap alışverişi de devam ediyordu. Verdiğim kitapları kardeşi, derslerinden fırsat bulursa geceleri ona okumaktaydı. Ruhi her seferinde, anımsadıklarını bana kısaca anlatmaktaydı, onun anlattıklarını daha sonra yazacağım.

Kâğıt hurdacısına gittiğim zaman, arkadaşlarıyla oturmuş, yanında getirdiği sazını çalmaktaydı. Aldığım en güzel davetlerden birindeydim ve Ruhi, “Sarı Çiğdem” türküsünü çalıp söylüyordu, tıpkı adaşı Ruhi Su gibi…

Sordum sarı çiğdeme

Anan baban var mıdır

Ne sorarsın be kardeş

Anam yer, babam yağmur

O gece dinlediğim şarkılar ve türkülerden sarhoş olmuş, evin yolunu bulmaya çalışırken aklımdan geçen bir başka şeydi.

Mesleği nedeniyle Van’ın Başkale İlçesine tayin edilen sevgili kuzenim, toprak damlı, tek odalı ve dışarıyı göreceği tek penceresi olan evinin önünde top oynayan çocukların, cama hızlı hızlı vurarak kendisine şöyle seslendiklerini anlatmıştı bana:

“Abula, bi cuğara virsene.”

LODOSCU

Moda İskelesinde Lodos

Kaybolan değil, aslında yok edilen meslekler hanesine bir yenisi daha eklenmişti yıllar öncesinde. Tıpkı benzerleri, fesçi, sayacı, urgancı, çıracı, sırıkçı ve başkaları gibi. Ama yok edilen meslekler değil, bir yaşam biçemi, bir yaşam kültürüydü.

Hem şimdiki kadar da zırt pırt lodos esmezdi İstanbul’da, Boğaz’dan geçen gemilerde bu kadar kocaman değillerdi. Takalar dolaşırdı açıklarda, hani şu şiirdeki gibi, allı yeşilli.

Ağustos’un sonlarında, bir patlardı lodos, artık bir daha ne zaman kafasına eserse. Ama öyle böyle değil, Moda’da ki iskelenin üzerinden aşardı denizin dalgaları, Kalamış’tan, Tuzla’ya kadar döverdi tüm sahilleri. Önüne ne katarsa alır, kırar, parçalar sahile atardı. Hani derler ya, “Deniz, kendine ait olmayanı sevmez” diye. Sanki lodoslu günler bu lafı doğrulamak için vardı.

Birbiri arkasına sahile vuran dalgaların çıkardığı uğultulara, martıların çığlıkları eşlik eder, uzaklardan bata çıka lodosun hiddetinden kaçmaya çalışan yük gemileri görünürdü.

Sahillerde bir telaş yaşanır, patlayacağı belli olan lodos öncesinde, karaya çekilecek büyüklükte olan tekneler alelacele karaya çekilir, daha büyük olanları ise dalga tutmayan mendireklere, eğer yakınsa Adalara ya da Dereye götürülürdü.

Başlayan fırtına birkaç gün sürer, göğü kaplayan kara bulutlardan inen yağmurlar karaya çekilen bütün teknelerin içini suyla doldurur, sokaklarda yaşayan kedilerle, köpeklere kıvrılıp yatacakları, sahildekilere de şarap içebilecekleri kuru bir yer bırakmazdı.

Sonra gökyüzünde tüm sıcaklığıyla ortaya çıkıveren güneşle birlikte sanki yaşam yeniden başlar, içine yağmur suları dolan tekneler temizlenir, denize indirilir, fırtınadan kaçırılanlar geri getirilir eski yerlerine bağlanırdı.

Derken kıyılarda ellerindeki torbalar ile dolaşmaya başlayan birileri çıkagelir, arada sırada eğilip sahildeki taşları karıştırır, ellerindeki torbaların içerisine bulduklarını koyarlar, sonra arkalarından başka gelen var mı diye bakarlardı? Sanki gizledikleri bir şeyler varmış da kimseler görmesin gibi.

Her lodos fırtınasının ardından bir şeyler eksilirdi denizlerden, istemediklerini savururdu kıyılara, bir kaç tekne batardı muhakkak. Kıyılara vura vura parçalanır, içerisinde ne var ne yoksa taşların üzerine saçılırdı. Bazen uzaklarda batanlardan kalan parçaları taşırdı dalgalar kıyılara. Kıymetli, kıymetsiz bir sürü şey etrafa yayılırdı, kaptanların tuttuğu gemi jurnalinden, ağızları sıkı sıkıya kilitlemiş sandıklara kadar pek çok eşyanın toplanarak bir geçim kaynağı haline gelmesini sağlayan, fırtınanın ardından kıyılarda dolaşan adamlara denirdi lodosçu.

Eylül’ün 12’sinden sonra bazı akıllılar çıktı ortaya, yüzlerce yıldır var olan sahilleri dolduralım, İstanbul’un kıyılarında yaşayanların denizle olan bağını, bağlantısını keselim dediler. İnşaatlardan çıkan ne kadar hafriyat buldularsa getirip kıyılara döktüler, yetmedi üzerlerini de betonla kapladılar.

İstanbul’da denizde, kıyıda bırakmadılar. Sonrası malum zaten, kışın yarısı lodoslu ama denizlerde artık takalar olmadığı gibi, kıyılarda dolaşan lodosçular da yok.

Adlarına sözlüklerde de rastlanmıyor artık, argo sözlüğünde bile yoklar. O zamanlar öyle miydi? Fani Kaptan lodosçuların kralıydı anasını satayım.

“KUŞLAR” GERİ GELDİ

Kuzgun Acar - Kuşlar adlı soyut kompozisyon

Kuzgun Acar – Kuşlar adlı soyut kompozisyon

İstanbul’da bir çarşı var ama adıyla pek ilgisi yok. Başka bir şekilde tanınmış ve bilinmiş bu çarşı. Hayatın yollarını açmış bazılarına. “Taşı toprağı altındır” diye evinden, köyünden kopup, sesim güzeldir diyenlere, sazı eline alıp kapısından içeri girebilenlere hayallerini sunmuş, hayallerine ortak olanlara da “Batsın bu dünya” diye şarkılar söyletmiş.

Üzerinde şöyle yazıyor “İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı” bir de heykel koymuşlar duvarına adı “Kuşlar”

Denizlerde balık avlayıp karınlarını doyurmaya çalışan martılar, kanatlarını açarak rüzgâra karşı havada asılabilmek için direnir, sonra birde bakarsınız kanatlarını kapatır ve avının üzerine kurşun hızıyla dalar. Sudan çıktığı zaman ağzında bir pırıltı görülür.

Ama bilmiyordu henüz bu çarşının duvarında asılı olan “Kuşlar” heykelinin yaratıcısı, martıların suya dalıp ağzında bir pırıltıyla göğe doğru yükseldiği gibi sesi güzel olanlarında bu çarşının kapısından ağzında bir şarkıyla çıkacağını.

Öğrenmesi de mümkün olmadı. Balıkçıların anısına bir başka heykel yaratmanın heyecanındaydı. Marmara Adasında sergilenecek bu heykel açık denizden görülecek kadar kocaman olacaktı. Kaç adam boyu olacaktı bilinmez ama üzerine çıktığı merdivenden düştü Kuzgun ve bir daha kalkamadı ayağa, çıkamadı bir daha merdivenin üzerine. Yaptıklarının birçoğu kaybolduğu gibi yetim kalan bu heykeline de ne olduğu bir sırdı.

Ama “Kuşlar” orada duruyordu. Rüzgârlara, kışın ayazına, yazın sıcağına karşı çıkabilmenin direnciyle, ağızlarındaki pırıltılarla suların içinden göğün sonsuzluğuna yükselmeye devam ediyorlardı.

Herkes tanımış, bilmişti artık Kuzgun’uda, Kuşlar’ınıda.

Bir gün “Kuşlar” uçtular duvarın üzerinden. Heykellere saldırıyordu insanlar. Kimini kırıyorlar durduğu yerde, kimini çalıyorlardı. Kimisini de durduğu yerden iş makineleriyle keserek yok ediyorlardı.

İnsanlar artık şaşıra şaşıra şaşı kalmışlardı. Bu kadar çok şaşkınlığın içinde “Kuşlar” ın uçup gitmesine artık kimse şaşırmamıştı. Çarşının duvarındaki boşluk her geçen gün biraz daha büyüyor, yaşamın her yanına yayılıyordu,sanki bir kanser hücresiymişçesine.

Sonra bir gün “Kuşlar” çıkageldi, eski yerlerine kondular. Duvardaki boşluğun tam da ortasına.

Belki günün birinde Kuzgun’da yattığı yerden kalkıp geliverir, yok olan tüm heykelleri yerleştirmek üzere yerlerine…

EDEBİYATIN DEVLERİ

Bir gazete haberinde, aniden karşımıza edebiyatımızın dev isimleri olarak çıkarılan yazarlara bakıyorum. Evet, yaşadığımız devirde yazdıklarıyla, dünyayı değil ama ülkemizi etkilemiş olmalarının yanı sıra, yakın komşularımızda yaşayan edebiyat tutkunlarının da beğenilerini kazanmayı hak ettiklerini görüyorum.

Basında çıkan bu tarz haberler, genellikle PR denilen çalışmanın bir ürünü. PR yani “Public Relations” Türkçesi “Halkla İlişkiler” demek. Ama bunu çok daha yerinde bir söyleyişle “Paralı Reklam” haline getirmişler.

Şimdi, bu gazete haberini tekrar birlikte okuyalım: “Beylikdüzü’nde düzenlenen Çardak Altı Söyleşileri’nde Türk edebiyatının dev isimleri buluştu. Bizim büyük zenginliğimiz; Anadolu’nun kültürel çeşitliliği ile barış ve sevgi konularını konuştu. Söyleşi boyunca birlik ve beraberliğimizin önemine vurgu yapan yazarlar, toplumda yaşanan ayrışmaların kültürel çeşitliliğe zarar verdiğini söyledi.”

Ülkemizin önemli yazarlarından bazılarının bir araya gelerek yaptığı söyleşilerin asıl amacı, söyleşinin sonunda düzenlenen kitap imzalama faslı. Bir sektör haline dönüşmüş kitap imzalamanın önemi, bilindiği üzere kitapların satışını arttırmak. Ürün yerleştirmenin stratejik bir şekilde hedef kitlede farkındalık yaratmak üzere kullanılması gibi, çok satan yazarlarında izlemesi gereken bir strateji.

Demek ki edebiyatın dev isimlerinden olabilmenin ölçüsü, çok okunmak değil, çok satmak. O zaman akla şöyle bir soru geliyor; çok satmak, çok okunmayı da beraberinde getirmiyor mu?

Bunu bir kalite ve kantite sorunu olarak ele almak gerek. Örneğin “Fırıncının Kızı” en çok satanlar listesinin baş sırasında yer alsa dahi kalite olarak hak ettiği ve bulunduğu yer, yazın dünyasının son sırasında.

O halde, bileğinin hakkıyla edebiyatın dev isimleri arasında yer alabilmenin ölçütleri nelerdir ve nasıl olmalıdır?

Bunu belirleyebilmek, bir yemek tarifi vermek kadar kolay değil elbette. Ancak böylesine iddialı bir sıfatı hak edebilmenin de önemli göstergeleri var.

Öncelikle bunu sağlayacak özellikleri sıralamaya çalışalım:

  • Yazar, yaşadığı zamanı ve içinde yaşadığı toplumu iyi tanıyabilmiş midir?
  • Yazar, insanı toplumsal ve bireysel olduğu kadar duygusal ve bilişsel yönleriyle de çözümleyebilmiş midir?
  • Yazar, toplumsal süreçleri, siyasal, ekonomik ve kültürel yönleriyle ele almaktaki yetkinliğini ne şekilde ve hangi doğrultuda ortaya koymuştur?
  • Yazar, kullandığı dilin inceliklerini yansıtabilmiş midir?
  • Yazar, kullandığı dile zenginlik katabilmiş midir? Yazılarıyla okurlarının bilgisine, kültürüne, duygularına, zevklerine katkı sağlayabilmiş midir?
  • Yazarın, yaratılarında edebiyat sanatına katkıları nelerdir?
  • Yazar, yaratılarıyla milli sınırların dışında evrensel boyutlara ne ölçüde ulaşmıştır?
  • Yazarı, yaratılarında bir sanatçı olarak değerlendirebilir miyiz?

Kişisel anlamda belirlemiş olduğum özellikleri genişletmek ve daha ayrıntılı olarak ölçütler sırlamak mümkün ancak bu işin bir formülü yok.

Edebiyat bir sanat, ortaya konulanlar eğer bu sanatın taşıdığı niteliklerinden yoksun, satış kaygısıyla yazılmış olmanın ötesine geçemiyorsa o zaman buna edebiyat demek yanlış. Tıpkı, konfeksiyonun terzilik olmadığı gibi. Bir zamanlar çok revaçta olan tüccar terziler gibi günümüzde tüccar yazarlar çoğalmakta.

Ne yazık ki birdenbire dev yazar olunmuyor.

ZAMANIN ÖTESİNDE YAŞAYANLAR

Yoldan Çıkmış İnsanlar

Murat Beşer bir kitap yazmış, adı “Yoldan Çıkmış Simalar”  kitaba konu olan tüm isimlere yoldan çıkmış simalar demekte, onlar ne kadar yoldan çıkmış olurlarsa olsunlar, aslında onlara “Zamanın Ötesinde Yaşayanlar”  denmesi gerek.

Müzikle tanışmasını sağlayan, elinde taşıdığı bir rock 45’liği ve longplay’i ile göreceği ve tüm yaşamını değiştirecek olan uzun saçlı Apaçi Ayhan ile anlatmaya başladığı öykülerinin tümünde var olan ortak payda, müzik ve müziğe adanmış yaşamlardan birer kesit.

Konu müzik ve zamanın ötesinde yaşayanlar olunca, Kalamışlılık damarımız kriz anındaki jankiler gibi atmaya başladı,  nasıl atmasın ki, öykülerde adı geçenlerin tümü yıllar öncesinde tekrar edilen şu sözde kendilerini aramaktalardı sanki “Hacı hacıyı Arafat’ta, bok boku Kalamış’ta bulur”

Murat Beşer ile imza gününde

Murat Beşer ile imza gününde

Murat Beşer’in Yoldan Çıkmış Simalar’ ı ve onların yaşamalarının birer kesiti olan öyküleri, bu ülkede bir zamanlar var olan güzel günlerin nasıl birer birer umutsuzluğa, güvensizliğe, hayallerin yitirilmesine ve her şeyden öteye evrensellikten uzaklaşarak, faili meçhullere, krizlere, darbelere dönüşüp içe kapanacağının, korkunun ve yılgının olağan hale gelmesiyle bir Ortadoğu ülkesine dönüşmesinin de hüzünlü öyküleridir.

Murat Beşer’in ve Yoldan Çıkmış Simalar’ın öykülerini şu cümlesi çok güzel özetlemekte; Yel değirmenlerine karşı verilen savaş yitirilmişti…

1994 yılını da ilave etmekte bu cümlesine ama yel değirmenlerine karşı verilen savaş çok daha öncesinde yitirilmişti.

The Beatles ile başlayacak olan efsane, 1968 Mayıs’ında Paris’te taçlanacak, yankıları ülkemizde de duyulacaktı. İstanbul’un tarihi yarımadası Sultanahmet ve onun göz bebeği Ayasofya’dan sonraki en kutsal mekânı artık Pudding Shop’tu. Bu yalnız ve güzel ülke, uçmayı öğrenmeye çalışan kuşlar gibi kanatlanmıştı. Dünya bir başka dönmekteydi sanki ama çok uzun sürmeyecek “Darağacında Üç Fidan” ı yazacaktı şair ve zamanın ötesinde yaşayanlar, yel değirmenlerine karşı savaşa başlayacaklardı şarkılarıyla.

Tepelerine inen balyozla darmadağın olacaklardı, takvimler 1971 yılını gösteriyordu, Milenyum için henüz çok erken bir tarihti.

Kış günlerinde domates bulunmuyordu piyasalarda, bahar gelince en gözde bekâr yemeği menemen oluyordu, bol salçalı makarnalara da spagetti denmiyordu.

Elde kalan, büyük umutlar bir de şarkılar ve özerk üniversitelerdi ama birileri kitaplar ile gitarların yerine silahları yerleştirmişti ülkenin geleceğine.

Yoldan Çıkmış Simalar’ın öykülerini bu günleri yaşayanların yazdığını, Murat Beşer ise bir tür aracılık ettiğini söylüyor kitabın ilk sayfalarında.

Herkese iyi okumalar…

Meraklısı için: http://mb.muharrem.co.uk/1968/