11. Bölüm

Cenova’da geçirdikleri zamanda Kharon anladı ki, böyle yapısı olan bir Krallığın gözünde canlandırdığı kadarda geniş ve büyük olmadığıydı. Ancak Konstantinopolis’te nasıl olup ta bu kadar büyük bir ayrıcalık kazandığı sorusunun cevabı ise hayli anlaşılmazdı.

Zephyros, gemiye bakma zamanı geldiğini Kahorn’a hatırlattı. Birlikte limana indiler. Gemideki yükleme ve boşaltmanın bittiğini, yola çıkmak üzere son hazırlıkların yapıldığını öğrendiler. Kaptan bir sonraki gün hareket edeceklerini, yarın gecede gemide olmalarını istedi.

Ertesi geceyi de Bruno’da geçirdikten sonra, gemiye döndüler. Çıkacakları geri dönüş yolculuğunda Kharon, edindiği denizde uzun süre kalma deneyimi ile üşümemek için kalın yünlü bir giysi ve başı koruyan berelerden, Minokta içinde Fenike lavantası almıştı.

Kharon, gemide kaldığı kamaraya eşyalarını bırakarak güverteye çıktı. Limanda bağlı olan, yeni yüklenen ya da yüklerini boşaltmakta olan gemiler ile bağırış çağırış sesleri arasındaki tayfaların hareketliliğini, limanda yük taşıyan hayvanları, masaya oturmuş önlerindeki kantara konan balyaları tartarak bir yerlere yazan kâtipleri, etrafta dolaşan uzun kılıçlı ve giysili muhafızları, Korsika ve Sardinya’ya gidecek yolcuları, denizcilere bir şeyler satmaya çalışan çocukları, hırpani kılıklı dilencilerden oluşan kalabalığın yarattığı renkli görüntüleri izlemeye daldı.

Omzuna dokunan elin ürküntüsüyle geri dönüp baktığında kaptan Guido’yu gördü. Toparlanarak kaptana, limanı izlemekte olduğunu söyledi. Kaptan;

“Görüyorum, öylesine dalmıştın ki, yanına geldiğimi dahi fark edemedin.”

“Böyle kalabalıkları izlemeyi hep sevmişimdir kaptan. İnsan gözünü alamaz. Çarşılardaki, pazarlardaki insanlar, oradakilerin yaşamalarını da anlatır bize. Ne yerler ne içerler, ne giyerler… İnsanlar, zengin midir fakir midir?”

 “Kaç gündür burada kalıyordunuz, anlat bakalım neler gördün neler yedin? Zephyros sana yardımcı oldu mu?”

“Zephyros, elinden gelen ne varsa yaptı hatta onun ötesinde, bildiği veya gördüğü pek çok şeyi de benimle paylaştı. O iyi bir denizci olduğu kadar iyi bir insanda.”

“Bende severim Zephyros’u, ne de olsa onu ben eğittim. Denizleri ben öğrettim.”

“Senden hep saygı ve övgüyle söz ettiği kadar, senden ne kadarda çekindiğini gördüm ben.”

“Öyledir, bütün tayfalar öyledir. Bilirler ki, onları sevdiğim kadar, hatalarını da asla affetmem ve en ağır cezayı veririm.”

“Ölümüne kadar cezalar…”

“Evet, affetmek tanrının işidir, bizim değil. Suçu bağışlarsan, cezanın ne hükmü kalır.”

“Ama İsa Mesih, sana bir tokat atana, diğer yanağını da dön diyordu.”

“İnananların, doğru ve olumlu hareketlerde bulunmasını anlatmak istiyordu, yoksa kavgaların sonu gelmezdi.”

“Kavgaların olmadığı bir yer mi var, kaptan?”

 “Bütün, kiliseler, bütün rahipler bunu anlatmaya çalışıyorlar ama ne yazık ki dinleyen yok.”

“İnsanlar huzur içinde ve tüm zenginliklerin tadını çıkaracağı başka bir yer yaratmışlar ve öldüklerinde oraya gideceklerine inanmışlar.”

“ Oraya kimin gideceğini, kimin gidemeyeceğini bilen, yalnızca Yüce Rab’tır.”

“O zaman bize düşen, doğrudan, iyilikten ve güzellikten yana olmaktır.”

“Şimdi benimle aynı şeyi düşünmeye başladın işte. Burada ayaküstü konuşacağımıza gel de benim kamaramda konuşalım.”

“Buraya kadar gelme amacının gereğini yerine getirebildin mi bari?”

“Evet kaptan, hem de zamanında tabloyu teslim ederek. Böylece taşıdığım büyük sorumluluğu da yerine getirmiş oldum.”

“Ne büyük mutluluk değil mi? Bende gideceğim limana vardığımda aynı şeyi hissederim. Ama bizimki hep başka bir limana gitmektir. Ne yolumuz, ne sorumluluğumuz sona erer.”

“Galiba benimde öyle, bir tabloyu bitirdiğimde, bir mozaiği tamamladığımda yerine bir başkası gelir. Anlayacağın benimde yolum hiç bitmez.”

 “Haydi, hiç bitmeyen yollarımızı, biraz şarap içerek renklendirelim.”

“Konstantinopolis’e giderken aynı limanlarda mı kalacağız kaptan?”

“Ne o, özledin mi geride bıraktıklarını?”

“Özlemez miyim hiç kaptan, her gün, her an sevgilimi düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Bak ne de güzel renklenmeye başladı yolumuz, her sevda, her aşk yeni bir liman demektir Kharon.”

“Benim bir tek limanım vardır kaptan, onun adı da Minokta’dır.”

“Ne mutlu sana ki, Minokta’nın adı aklından hiç çıkmaz. Ne yaptı ki bu kadın sana her an onu özler, onu düşünürsün?”

“Benim yalnız kalmak istediğim zamanlarda gittiğim, surların dışındaki kıyılarda gizli bir yerim vardır. Oradan denize baktığımda karşı tarafta gördüğüm bir adacıkla üzerindeki küçük kuleyi sende bilirsin herhalde?”

“Evet, her gece üzerinde ateş yanan Leandros’u bilmeyen yoktur Konstantinopolis’te.”

“Ya hikâyesini bilir misin?”

“Bir aşk hikâyesi olduğunu duymuştum ama nasıl bir aşkın hikâyesidir bilmem.”

“Aşk için ölmeli mi kaptan, aşk o zaman mı aşk olur?”

“Âşık olan sensin, bunu sen söyleyeceksin Kharon.”

“Bir zamanlar o kulede adı Hero olan bir kız yaşardı. Leandros kızı çarşıda gördüğünde, gözlerinin derinliği, senin geçtiğin denizlerden daha derin olan kızın, mavi gözleri ile güzelliğine vurularak ne pahasına olursa olsun ona kavuşmak istedi. Bakışlarıyla mı anlaştı, yoksa konuşmalarıyla mı bilinmez ama Leandros, kuleye ulaşmak için yanıp tutuşmaktaydı. Bir gece dalgalara bakarken kulenin tepesinde bir ateşin yandığını gördü. Hero kuleye çıkarak, elindeki meşaleyi sallayıp durmakta, Leandros’u çağırmaktaydı. Deniz durgun, ay, deniz üzerine vuran ışıltılarıyla Leandros’a yol göstermekteydi. Leandros var gücüyle yüzdü, boğazın serin suları dahi yanan gönlünün ateşini dindiremiyordu. Hera’nın elindeki meşalenin yanan ateşi gitgide yakınlaşıyordu. Bir kulaç, bir kulaç daha ona kavuşacak, ince gövdesini kollarıyla saracak, dudakları dudaklarında sevgilisinin yumuşaklığını bulacaktı. Son bir kulaçla karaya ayakbastı, soluk bile almadan kuleye koştu. Kulenin kapısı açıktı, içeri daldı, merdivenleri tırmandı. İlk defa birbirlerine sarılacak bir kadınla, bir erkek nasıl duraklar, karşılarına çıkan mutluluğa nasıl şaşkınlıkla inanmadan bakarlarsa, Hera ile Leandros’ta öyle durakladılar. Meşale söndü…

Bir gece, bir gece daha, Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzüyor, her gece Hero’ya kavuşuyor ve her sabah, yaz gecelerinin kısalığına üzülerek geri dönüyordu.

Yaz geçmiş, dondurucu rüzgârlar esmeye başlamıştı. Kulede meşalenin yandığını gördüğünde ne rüzgâr, ne dalga, ne soğuk durdurabiliyordu Leandros’u, denize dalar dalmaz durmadan kulaç atarak varıyordu kuleye. Hero korkmaya başlamıştı, denizden çıkan sevgilisinin bedenini saran hızla esen buz gibi rüzgârlar, meşalesini söndürecek gibi oluyordu bazı geceler. Yine de gelme diyemiyordu Leandros’a. Öpüşemeden, koklaşamadan, biri boğazın bir kıyısında öbürünün ayrı kıyısında kalması, akla sığmayan, olmayacak bir şeydi.

Bir gece fırtına daha sert esti Hero’nun elindeki meşalesini söndürdü. Yükselen dalgalar Leandros’un gövdesini döve döve kuleden uzağa götürdüler, bütün gücüyle karşı koymaya çalıştı ama kulenin tepesinde yanan meşalenin ateşini görmüyordu ki, nereye doğru yüzeceğini bilsin. Yol gösterecek olan ay ışığını da kara bulutlar kapatmıştı. Leandros’un yüreğindeki ateş henüz yanıyordu ama kollarının gücü tükenmişti. Buz gibi bir donukluk sarıyordu bedenini. Ne olduğunu bilemeden bıraktı kendini denize. Sabaha karşı deniz ölü bedenini attı kulenin olduğu adacığın kıyısına. Kurşun gibi bir sabahtı. Hero sönen meşalesini yakmış, bitkin ellerinde tutuyordu. Kıyıya çarpan Leandros’un cansız bedenini görünce, ona ölümde olsun kavuşmak için kendini azgın dalgaların arasına bıraktı.”

“Âşık olmayı bende çok istemiştim Kharon. Doğrusu bende çok zaman önce sevdalandım ama suç bendeydi. O güzel kız her gün gelip beni görüyor, aşkından ölüyordu. Ben ne yapıyordum; acele etmiyor, nazlanıyor, onu üzmekten hoşlanıyor, beğenmezlikten geliyordum. Sonra o ahlaksız çıktı ortaya, kandırdı kızcağızı. Benim olan kızla seviştikten sonra, onu unutmaya çalıştım. Biliyorum bütün suç bendeydi ama bana; sen istemedin ki dediğinde, bir daha sevdalanmak hiç içimden gelmedi. Artık her gittiğim limanda başka bir sevgilim var.”

Sabahı etmişler, geçen zamanı anlamamışlardı. Dönüş için limandan ayrılmanın vakti gelmiş, kaptan tayfalara emirlerini yağdırmaya başlamıştı. Güzel bir günün sabahında esen rüzgârla yelkenler dolmuş, denize açılmışlardı.

Güneş ışıkları altındaki denizin, gümüş parıltılar saçan köpüklü dalga tepeleriyle kesintiye uğrayan sonsuz görüntüsüne gözleri alışmış, onu hayalini kurduğu geleceğe taşıyordu.

Kharon’un günlerdir süren yolculuğunun ve yokluğunun özlemiyle geçen zaman içinde Minokta, sık sık Bayan Federica’nın yanına giderek, üzerinde çalıştığı Agora Manastırına bağışlanacak olan tabloyu tasarladığı şeklide yapmasında sorun çıkmaması için görüşmekteydi. İsa’nın çarmıhtan indirilişi sırasında yanında bulunan ve acı içinde haykıran Maria Magdalene’in, göğsünü ve sırtını geniş şekilde açık bırakan giysisi ile yapmayı tasarladığını, bu görünüşünün fahişe geçmişiyle bağlantılı olması ile günahkâr ve tövbekâr kadınların koruyuculuğunu anlatmak isteğinden söz ediyordu.

Bayan Federica, buna karar verecek olan kişinin kendisi olduğu düşüncesini her ne kadar önceden söylediyse de, manastıra giderek görmesini ve oradaki rahiplerinde yaşadığı ruhu içinde hissettikten sonra yapmasını salık verdi.

Kharon’un yokluğu sırasında Bayan Federica’ya yaptığı ziyaretlerde “Kız Kardeşler” topluluğuna da ilgisi artmıştı. Bu ilginin odağında olan rahiplerin (Fréres Minours) ve manastırın yaşatacağı duyguları da iyice içinde hissedebilmek isteğiyle oraya gitmek için birkaç gün daha bekledi. Belki bu sürede Kahron’da geri dönmüş olur, birlikte gidebilirlerdi.

Cenevizli tacirlerin, gemileri ile uzun zamandır yürüttükleri deniz ticaretinin güvenli limanı Konstantinopolis’e dönmek üzere Cenova’da yelkenlerine dolan rüzgârın gücüyle yola çıkan Elettra gemisi, giderken izlediği rotayı takip ederek denizleri aşıyordu. Yol boyunca uğradıkları limanlar değişmemişti. Giderken uzaktan görerek yanından geçtikleri Lemnos adası, bu defa rotayı değiştirerek girdikleri tek liman olmuştu. Adada uzun zaman öncesinden beri elde edilen ve pek çok hastalığa ilaç olduğu kadar, muska olarak ta kullanılan kutsal tozdan almak üzere Pournika körfezine girerek demir atmışlardı.

Kharon, Terra Lemnia olarak bildiği, pembe renkli ve oldukça değerli tozu, özel olarak bazı mozaiklerin yapımında kullandığını anımsayarak, üretildiği yerleri görmek üzere yanına Zephyros’u da alarak birlikte karaya çıktılar.

Yüklemenin yapılacağı kısa süre içerisinde, Moskhylos tepesine tırmanarak bu toprağa atfedilen erdemlerin çıkarıldığı alanı gördüler. Kharon buradan kendisi için, her türlü kötülüklerden koruyan beyaz renkli Lemnia Sphragis toprağından bir kese aldı.

Adadan, çanak çömlek yapımında kullanılan toprağın yüklemesi bitmeden de geri döndüler. Artık Konstantinopolis’e kadar uğrayacaakları başka bir yer kalmamıştı. Bir fırtına ile karşılaşmazlar, boğuşacakları dalgalar olmazsa ertesi gün oradaydılar. Bu kadar azgın denizleri geçtikten sonra, kaptan Guido’nun avucunun içi gibi bildiği Propontis denizini de herhalde aşarlardı, hem yanlarında iblislerin şerrinden, her türlü kötülükten koruyan kutsal tozdan da bol miktarda bulunmaktaydı.

Minokta, yüzünde beliren bir gülümsemeyle, nefes kesecek kadar güzelliğiyle ilgi çeken ve ölümüyle bile unutulmayacak olan İskenderiyeli matematikçi kadın, Agora’nın adını daha öncede duymuş olduğunu anımsadı. Bunu bir işaret olarak kabul edip, tek başına Sikai kıyısındaki manastıra giderek Fréres Minours olarak bilinen rahipleri görecekti. O günde Kharon’un gelemeyeceğini anladıktan sonra, yapacağı mozaik tablo için çizdiği örnekleri göstermek üzere; giriş kapısının ortasında, Latin haçı etrafında çapraz şekilde duran iki kolun yer aldığı armasıyla (İnsignia) Fransisken tarikatına ait olduğu belli olan simgenin altından geçerek içeri girdi.

Soğuk ve karanlık olan manastırdan içeri girdiğinde, beyaz renkli kalın bir iple belini bağladığı toprak renkli cüppe giyen bir rahip karşısına çıkarak Minokta’yı içeri aldı. Adının Angelo olduğunu söyleyen rahip ona yol gösteriyordu.

Girişteki holün sağ tarafında bir çarmıh tablosu ile sol tarafında adını bilemediği bir azize ait resim bulunmaktaydı. İç kısma geçmek için iterek açılan iki giriş kapısından biri üzerinde on iki yıldızın çevrelediği Maria’in sıfatlarından “Mater Ave” yi simgeleyen M ve A harfleri, diğer kapının üzerinde ise İsa sembolü olan X ve P harfleri işlenmişti.

İç kısımda ana sunağa doğru yürürlerken, sol tarafta başları üzerinde dolaşan meleğin altında karşılıklı duran iki Fransisken rahibin resmedildiği bir tabloyu gören Minokta, Rahip Angelo’ya;

“Peder, buraya Bayan Federica’nın isteği üzerine yapacağım bir mozaik hakkında görüşmek için geldim, burada da kimseyi tanımıyorum, acaba sizinle konuşabilir miyim?”

“Bayan Federica mı dediniz? Bayan Federica bizim için çok saygın ve önemli birisidir, hatta bakın, ana sunaktaki Maria tablosu da onun manastırımıza bağışıdır.”

“”Evet, kendisi tanıdığım en iyiliksever insanlardan biridir.”

“Yalnız iyiliksever değil, aynı zamanda bizim hamimizdir de; tarikatımız kendisini Konstantinopolis’teki tüm kız kardeşlerin başkanı olarak tanımıştır. Ne için gelmiştiniz buraya?”

“Bir mozaik tablo üzerinde konuşmaya”

“Nedir söylemek istediğiniz?”

“Söylemekten çok, size yaptığım taslakları gösterebilirim?”

“Pekâlâ, alttaki trapezaya ineriz o zaman ama önce Bayan Federica’nın bağışı, Acı Çeken Maria tablosunu göstermek isterim.”

Ana sunağa doğru ilerlerlerken, daha küçük olan sağ yandaki sunakta, arkasındaki haçın önünde, ellerini havaya kaldırmış duran İsa ile alt tarafa işlenmiş dört adet değişik figürün bulunduğu tablo vardı.

“Peder Angelo, bu figürler neyi temsil etmektedirler?”

“Melek Aziz Matta’yı, Aslan Aziz Markos’u, Boğa Aziz Luca’yı ve Kartalda Aziz Yuhanna’yı.”

“Biz daha çok Aziz Yuhanna’yı biliriz.”

Karşı taraftaki yan sunakta ise elleri yaralı Aziz Francesco’nun bir tablosu durmaktaydı.

Ana sunağı önüne geldiklerinde de, göğsüne saplanmış yedi adet hançerin simgelediği Acı Çeken Maria tablosunda İsa’nın cansız bedeni, beyaz kefenin üzerinde Maria’in kucağındadır. Göğsündeki yara izinden kan sızmakta olduğu halde yüzünde huzur dolu bir ifade ile resmedildiği tabloda, Maria’in göğsüne saplamış yedi hançer, çektiği acıları ifade etmektedir.

Minokta, kendi bildikleriyle karşılaştırmak adına;

“Peder Ancelo, Maria’in göğsüne saplanmış bu hançerlerin anlamı nedir?”

“İsa’nın çarmıha gerilmesini görmekle kehanetlerin doğrulanması, Maria’in acılarını anlatmaya yeter sanırım.”

Minokta, gözlerinden sızan yaşlara mani olmadı. Başındaki mapharionun ucuyla gözyaşlarını silerek;

“Bu tabloda, Maria’in olduğu kadar tüm kadınların da acılarını gördüm peder!”

“Ah kızım, şimdi anlıyor musun Aziz Francesco’nun, kadınları yücelterek çektiği acılara ortak etmesini?”

“Bu acıların bir sonu yok mudur peder?”

“İsa, bütün insanları ilk günahtan kurtarmak için haça gerildi. İnanç kutsal kitaptan, akıl ise düzenlenmiş ve yorumlanmış duyulardan beslenir ve her ikisinden ortaya çıkan bilginin dayanağı Tanrı’dır. Bu iki bilginin uyumlu olması gerekir, yani; inanç, akıl ile bağdaşır.”

“Bunu duymak beni çok rahatlattı peder.”

“O zaman yemekhaneye inebiliriz.”

Sade yaşamlarında olduğu gibi düzenlenen yemekhanede, Minokta, yapacağı tablo için hazırladığı taslakları, Peder Angelo’ya gösterdi. Uzun uzadıya taslakları inceledikten sonra;

“Maria Magdalene’yı mı yapacaksın?”

“Evet Peder, gördüğünüz gibi yapmak istiyorum onu. Günahkârların en açık örneği; Mesih’i en iyi ve en doğru anlayan Magdalene’yı, açık olan göğsü üzerine dökülen uzun saçlarının kapatamadığı çıplaklığını, sarındığı örtünün altından dahi belli olan vücut hatlarıyla, bakışlarını yukarıdaki uçan iki meleğe doğru çevirmiş, bir haçın önünde duran kayanın üzerine oturur şekilde. Bir elini, hayatın geçişini anlatan kafatasının üzerine koymuş, oturduğu yerde duran kök demeti de sıra dışı olarak, orucu hatırlatacak şekilde tasarladım bu tabloyu.”

“Bu, bu resim inanılmaz bir şey. Bunu tasarlayabilmek dahi sanatının gücünü göstermekte ve tamda Aziz Francesco’nun söylediklerini işaret etmekte;

Issız yerlerde yaşamak isteyenlere açıkça belirttiği gibi; hayattan çekilip, dindar ve gözlerden uzak yaşamak isteyenler üç veya en fazla dörder kişi olsunlar, ikisi annelik yapsın, diğer bir veya iki din adamı da onların evlatları gibi olsunlar. İlk adı geçen Marta gibi, diğer ikisi de Maria Magdalene gibi yaşasınlar. Maria’in örneğini takip edecek kişilerin bir küçük avlusu olsun ve her kişinin içinde yatacağı ve yaşadığı bir hücresi bulunsun. Öyle ki beraber yaşamasınlar. Her gün güneş battığında günün son duasını söylesinler ve sessiz durmaya gayret etsinler. Belirli zamanlarda dualarını söylesinler ve sabah duası için şafakta kalksınlar. Dualarında her şeyden önce Tanrının hükümdarlığını ve onun adaletini dilesinler.

Manastırımıza nadide bir eser bağışlayacak olduğunu Bayan Federica’ya iletebilirsin.”

“Peder Angelo, buraya gelirken duyduğum en büyük kuşku, kadınları dışlamayan, aksine onları birleştiren, Aziz Francesco’nun, yolunda olanların yapacağım tabloyu kabul etmeyecek olmaları düşüncesiydi. Ben basit bir sanatçıyım peder ve kardeşliği yeni tanıyorum. Benim yaşadığım yerde kadınlar görülmez ve işitilmez, hatta onların adları dahi bilinmez.”

“Varlığımız ve birliğimizle, bulunduğumuz yerlerdeki kadınların inancını kazanmak istiyor. Onları sığınacakları ve korunacakları dayanışmaya çağırıyoruz.”

“Beni aydınlattınız Peder, yapacağım tabloyu tamamlamak biraz zaman alacaktır ama sakın merak etmeyin, bitirdiğimde getireceğimi bilmenizi isterim.”

“Yolun açık olsun evladım. Kapılarımız herkese ve her zaman açıktır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

42 ÷ 7 =