GİRİT (CRETE)

Kardeşim Değer’in aile kökenlerine yaptığı Girit gezisinden Hanya sokaklarına ait bir görüntü. Ne kadarda tanıdık değil mi?

 

DEDEMİN İNSANLARI

Yönetmen: Çağan Irmak Oyuncular: Çetin Tekindor, Hümeyra, Zafer Algöz, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır.

Sinema dünyamızda yaptıkları ve yapacaklarıyla övgüyü fazlasıyla hak eden Çağan Irmak, kendi dünyasının yaşanmışlarından yola çıkarak, yerel olan evrenseldir, düşüncesiyle ortaya koyduğu son filmi Dedemin İnsanları kendi yaşam öykümün de bir parçasıydı sanki. Filmin zaman dilimiyle, kendi yaşam öykümdeki zaman dilimi farklıydı. Dedem, anneannem ve üç kızı, ayrıca anneannemin kardeşleri de aynı şekilde Girit’ten göçenlerdendi.

Irmak’ın dedesi mübadele sonrası ülkeye geldiğinde çocuk yaşlarda olduğundan filmin izlediği süreç içerisindeki hayat çizgisi, ülke tarihinde yaşanmış olan 80 darbesinin devamındaki günlere kadar uzanıyordu. Benim dedemin yaşam çizgisiyse 60’lı senelerde son bulmaktaydı. Filmi izledikten sonra Irmak’ın anlattıkları ve anlatmak istediklerinde güzel tatları yakalamak mümkün ancak tatlar zaman zaman farklılaşıyor ekşi tatlı soslu yemekler gibi birbirine karışıyordu. Belki de filmin konusunda olması gereken böyleydi, 80 darbesinin binlerce insana indirdiği darbeden nasibini alan ailenin onuru ve şerefini korumak için intihara kadar giden yolu seçen dede ile ülkenin yaşadıklarını anlatabilmenin siyaset ve politika gerçeğiyle birlikte verilebilmek istenmesinin başka bir yolunu bulmakta zordu.

Film sonuçta bir belgesel olmadığından geçmişte yaşanan tarihsel sürecin anlatılmaya çalışıldığı sahnelerde önemli bir figür olarak ortaya konulan Gülcemal vapuru ile yolcuları Girit’li mübadiller daha çok İskoçya’dan Amerika’ya göç edenleri andırmaktaydı. Belki de göçmen olmanın benzerliğinden hafızamıza kazınmış olan Hollywood filmlerinin tarih yaratma çabalarının bir sonucu olsa gerek. Demek ki, ülke tarihinde yaşanan önemli günlerde arşivlerden çıkarılan televizyonlarda gösterilen siyah-beyaz titrek belgesel filmlerden çok daha fazlasını yaparak kendi geçmişimizi, dünyanın birçok ülkesinde yüzlercesinin yapıldığı gibi tanıtmamız ve bilmemiz gerekir. Bunun ise bir devlet politikası olarak ele alınması gerekir ki başlı başına bir kültür sorunu olarak önümüzde durmaktadır. Her zaman Antalya sahillerindeki otelleri anlatan deniz, kum, güneş temalı turistik tanıtım filmlerinin ülkeyi anlatabilmeye yetmediğini öğrenmemiz gerekir.

Burada gazeteci yazar Selahattin Duman çektiği Bir Ankara Belgeseli nin ardından söylediklerine kulak verelim:

“Türkiye’de belgesel belalı bir iş. Özellikle kurumlardan yardım isterken zorlanıyorsunuz. Sıradan bir görüntü almaya kaktığınızda bile yüksek fiyatlar isteniyor. Kültür Bakanlığı’nda binlerce filmin bulunduğu bir arşiv var, yeterli memur çalışmıyor. Yarın emekli olsalar, neyin nerede bulunacağını bilen yok. Bir üniversite arşivine başvuruyorsunuz başındaki adam kompleksli, istediğinizi vermiyor. Halbuki yabancı kurum ve üniversiteler gayet anlayışla ellerinden gelen yardımı yapıyor. Fiyat olarak da mümkün olan en düşük seçenekleri sunuyorlar. Tarihimizi övmeye meraklıyız ama tarihle ilgili bir taş üzerine başka bir taş koymak isteyeni vazgeçirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Sıradan bir televizyon dizisi üç sene ballandıra ballandıra çekildiğinde herkes kucak açıyor, aynı tavrı bir belgesel için göstermiyorlar.”

Filmde verilmek istenilenin başka şekilde değerlendirilebileceği kaygısından veya başka düşüncelerden kaynaklanan önemli eksikliklerden birisi evde konuşulan dil meselesiydi, her ne kadar milliyetçi bir yaklaşımla Türk’lüğü öne çıkartmanın ardındaki bir başka gerçek ise evlerde konuşulan dilin Türkçeden daha ziyade Rumca oluşuydu, bunda saklanacak veya gizlenecek bir tarafta yoktu gerçekte Rumca çeşitli nedenlerden ötürü daha iyi biliniyor Türkçeyse sokakta konuşulan ikinci dil oluyordu. Elbette ülkede yüzlerce yıldır yaşayan her zamanda mozaik olarak nitelediğimiz değişik kökenler ve milliyetlere sahip insanlar birden bire azınlık haline gelmişler, Osmanlı Devletinin sona ermesiyle değişen koşullarla birlikte yaşanan tehcirler, göçler, sosyal ve siyasal olaylar ile toplumsal değişimin neticesinde mozaik oluşumunda önemli değişiklikler ortaya çıkmış evlerde konuşulan dilde, kullanılan adlarla birlikte değişime uğramıştı. Üzerinde çok fazla durulmadan ve bilinmeden aşırı milliyetçi oluşumlarla birlikte ve aslında büyük bir imparatorluğun elde kalan son topraklarından zoraki olarak gelerek buraya yerleştirilmiş olan bu insanlara nedense Türk olmalarına rağmen gâvur denmesinin ardında nasılda büyük bir cehaletin yattığını görmek mümkün olduğu gibi bilinçsizce doldurulan kafaların Vurun Kahpeye anlayışıyla nelere sebep olabileceğini de görmek mümkündür.

Bir an tersini düşünmek gerekirse Yunansitan’a İstanbul’dan göçenleri gözünüzün önüne getirin, yerleştikleri yerlerde kendilerine Turko diye mi sesleniyorlar yoksa filmde olduğu gibi sünnet kontrolümü yapıyorlardı? Her ne olursa olsun onlar geldikleri toprakların kültürünü ve medeniyetini beraberlerinde getirerek bizlere önemli bir miras bırakmışlar gördükler ve yaşadıklarıyla bir farkları olduğunu daima ortaya koymuşlardır. Yoksa kim bilecekti Girit’i ve Girit’liyi.

İki devlet tek millet denilen anlayışın, Ege denizinin iki kıyısında yaşayan insanlar için olduğunu anlamamız ve öğrenmemizin zamanını çoktan geldi de geçiyor bile. Irmak’ta filmin sonunda Girit’e giderek dedesinin evini bulmayı başarmış ve film bittikten sonra gösterdiği fotoğraflarla da bambaşka bir zevki tattırabilmiş yönettiği filmle, ellerine sağlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir