15. Bölüm

Kharon taze samanla dolu, duvarın içine oyulmuş yatağa uzandığında, söylediği gibi yorgunluktan bitap halde uyuyakaldı ve ancak sabahleyin uyanabildi. Yattığı odanın, aslında kilisenin yaslandığı yamaca oyularak yapılan odalardan biri olduğunu fark etti. Düzgün olmayan duvarlarından bunu anlamak mümkündü, yattığı yerden duvara dokunarak tırnağını sürttüğünde kayacın ne kadarda yumuşak olduğu anladı. Herhalde bölgedeki doğal yapının bir özelliği olsa diye düşündü. Kilisenin diğer yerlerinin de aynı taşlardan olduğunu varsayarak kilisenin uzun ömürlü bir yapı olamayacağından şüphe etti. Biraz daha dikkatle baktı, duvarların yüzeyine sıva dahi sürülmemişti. Bu durum işini hayli zorlaştıracağa benziyordu. Merakla yataktan kalkıp odadan dışarı çıktı.

Peder Armando ile dolaştığı yerlere biraz daha yakından incelediği zaman korktuğu gibi olmadığını anladı. Kullanılan malzeme, oyularak yapılan odalardakinden farklıydı. Yine de duvarları eliyle yokladığında bundan iyice emin oldu. Çünkü alacağı boya ile uygulayacağı yüzeyi iyi tanıması gerekiyordu.

En başta karar vermesi gereken şeyse fresklerde, ıslak yüzeye uygulanan Al Fresko tekniğini mi ya da kuru yüzeye uygulanan Secco denilen tekniği mi kullanacağıydı. Sonrada, tercihe göre belirlenecek olan duvarın hazırlanmasıydı.

Birde isteğine uygun boya bulabilecek miydi? Bunu şehre gittiğinde göreceğinden biran önce Peder Armando’yu bulması gerekti.

Etrafa bakındığında onunda dışarı çıktığını görerek yanına gitti.

“Günaydın Peder Armando, iyi uyudunuz mu?”

“Sana da günaydın Kharon, ben yaşlı bir adamım, doğru dürüst uyku tutmuyor artık beni. Ya sen, yemeğe gelemediğinden yorgunluktan deliksiz uyduğun belli oluyor.”

“Evet, öylece yatıp kalmışım, beni yemeğe bekledinizse üzülürüm doğrusu.”

“Üzülmene gerek yok, gelemeyeceğini tahmin etmiştim zaten.”

“Peder ben şehre inerek, freskler için gerekli malzemeleri temin etmeye çalışacağım. Alacağım şeylerin bir listesini size göstermek isterim.”

 “Sen şimdi iyice acıkmışsındır hadi gel sana sabah sabah bir Caeseria tavası yedireyim önce.”

“Buna hayır demek mümkün değil Peder.”

Gerçektende buradan başka yerde bulmanın hayli zor olduğu taze etten baharatlarla yapılan sucuk, bir tavada kızartılarak üzerine kırılan yumurtayla doyumsuz bir tada ulaşıyordu. Yanında da fırından yeni çıkmış sıcak ekmekle yenildiğinde, sanki yatakta bir eşle geçirilen gecenin hazzına ulaşmanın başka şekli gibi oluyordu.

“Peder ben hayatımda bu kadar lezzetli bir şey yemedim. Bu nasıl bir şeydir?”

“Dur, dur bundan daha ötesi de var! Buralarda hayvancılık ve etçilik önemli bir kültürdür. Zaman içerisinde uzaklardan gelip de buralara yerleşen kavimlerin yanlarında taşıdığı bir lezzettin adı da bastırmadır. Başka bir sabahta sana ondan ikram edeyim de bir tat bakalım, ona ne diyeceksin?

“Beni şımartıyorsunuz Peder.”

“E ne yapalım, bizim paramız yok, pulumuz yok. Ama güzel yemeklerimiz var işte.”

“Buna güzel demek az bence Peder, bu sanki bir patlama, ağızda bir lezzet patlaması.”

“Senin işin uzundur, istersen artık yola çık sen. Akşama ancak dönersin.”

“Peder ikramınız beni öylesine doyurdu ki, şehre koşarak gidebilirim.”

“Yorma kendini o kadar.”

“Alacağım freskler için gerekli olan malzemelerin listesini yapmıştım isterseniz bir bakın?”

“Ben ne anlarım onlardan, bu senin işin ne lazımsa alırsın, gerisini düşünme; oda bizim işimiz.”

“O halde ben gidiyorum Peder. Malzemeleri temin edince dönerim artık.”

Kharon Mutalaski’nin dar sokaklarından yürüyerek şehir merkezine doğru yola çıktı. Yalnız başına geçeceği yolları adımlarken aynı yöne doğru gitmekte olan bir adam gördü. Adımlarını sıklaştırarak arkasından yetiştiği adamın yanına geldiğinde ona ne tarafa gittiğini işaret diliyle sormaya çalıştı.

“Giyimine bakılırsa sen yabancısın buralara”

Adamın konuştuğu dili anlayan Kharon hayretle;

“Sende kimsin, benim dilimden konuşursun?”

“Giyiminden buralara yabancı olduğunu ve bir Hıristiyan olduğunu anlamak hiçte zor değil. Adım Garabet, Endürlük’den şehre inerim. Etlikçi esnafındanım, ya sen kimsin?”

“Benim adımda Kharon, Mutalaski’de Aziz Bonaventure kilisesinden şehre, boya satılan çarşıyı bulmaya gidiyorum.”

“Boyacı esnafından mısın?”

“Öylede denebilir, işim boyalarladır.”

“Benim dükkânımda çarşıdadır. Şehir merkezinde Katırcı Han çarşısında, başka kurulu çarşılarda vardır. Birinden birinde aradığını bulursun. Kavurucu sıcaklar olduğunda şehrin içinde yaşamak dayanılmaz hale gelir. İmkânı olanlar yüksek tepelere çıkarlar. Bu nedenle dükkân sahipleri sabahları şehre iner, akşamları evlerine dönerler.”

Şehre geldiklerinde Garabet çarşı içindeki dükkânına gitmeden önce Khron’un da yanında gelmesini istedi. Dükkânın kapısı önündeki genç bir çocuk ikisini de karşıladı.

“Aferin Kirkor, dükkânı temizlemiş ve hazırlamışsın. Yanımdaki bu adam Kharon’dur, onu burada veya öteki çarşıdaki boyacılara götüreceksin, anladın mı?”

 “Evet usta, Kharon’u boyacı esnafına götüreceğim.”

“Çokta zekiymişsin Kirkor.”

“Bir an önce bulun bakalım boyacıları, hadi bakalım sana da kolay gelsin Kharon.”

“Bu iyiliğini unutmayacağım Garabet.”

Kirkor, çekirge misali hızlı adımlarla yürürken, Kahron ona yetişmekte zorluk çekiyordu. Bir iki yere sorduktan sonra boyacı esnafının olduğu çarşıyı buldular ve gözüne kestirdiği bir dükkândan, Kirkor ile birlikte içeri girdiler.

Burası, halı ve kilim yapılan iplik boyaları ile kumaş boyalarının satıldığı bir dükkândı.

Bir kaç dükkâna daha baktıktan sonra aradıklarını buldular. Kapadokia toprağından elde edilen kırmızı, en çok bulunan renkti. Sarı aşı boyası, yeşil toprak renkleri ve Egypt mavisi ve kireçtaşından elde edilen beyaz boyalardan yeteri kadar aldıktan sonra, fresk yapımı için gerekli olan başka malzemelerinde siparişini verdiler. Kharon bütün malzemenin, Mutalaski’deki Aziz Bonaventure kilisesine teslim edilmesini istedikten sonra, istediği malzemeleri bulmuş olmanın mutluluğuyla fazla oyalanmadan yola çıkmadan önce Kirkor’a iyi bir bahşiş bıraktı.

Kaldığı kiliseye dönen Kharon, siparişleri olan malzemeler gelene kadar geçecek olan birkaç günün, dinlenmesi için iyi bir fırsat olacağını düşündü.

Fransisken ve mistik bir yazar olan Bonaventure,  İsa’yı yücelten, yapılandırılmış ve yenilenmiş bir düzeninde kurucusuydu. İsa ve Kiliseye olan Fransisken sevgisiyle, kalpleri yakalamıştı.

Fresklere yansıyacak olan görüntülerde, Bonaventure’nin öne çıkardığı, İsa’nın yaşamının destanını anlatacak şekilde olmalıydı. Yapacağı tablolar Biznation’lu bir mozaik ustası ile Seljuklu çinilerini yapan bir ustanın resimlerinde birleşmeliydi. Bunun üzerinde düşünmek ve örneklerini yapabilmek için birkaç günlük aradan yararlanmalı ve seçimlerini yapmalıydı.

Kilisenin yapımında kullanılan taşlar, fresk yapımına son derece elverişli olan tüf adı verilen volkanik bir taş türüydü. Gözenekli yapısıyla rutubet tutmaması ve kolay işlenmesiyle yörede tercih edilen bir yapı malzemesi ve ufalanmasıyla harç yapımında kullanılması, fresk için gerekli altyapının da kolayca hazırlanmasını sağlıyordu.

Kilisenin üç yöndeki duvarlarında yapacağı fresklerin konusu Doğum, Çarmıha Gerilme ve Göğe Yükselişin canlandırıldığı resimler olacaktı.

Bu sahnelerin betimlenmesinde Seljuklu çini mozaik sanatının izlerini görmekte mümkün olacaktı. Freskleri bir mozaik şeklinde çerçeveleyerek, Seljuklu halı ve kilimlerde görülen desenleri de andıracak şekilde yapacağı geometrik motifler, çinilerdeki sonsuzluk duygusunu çağrıştıracak ama bir bütünlükte sağlayacaktı.

Uyumluğu yakalamak ve bütünlüğü bozmamak adına belirgin çizgiler kullanmayacak, renkleri öne çıkarmak suretiyle bunu sağlayacaktı.

İlk yapacağı, Doğum sahnesini betimleyen fresk batı yönünde narteksin duvarında, ikonastasis için ayrılan yerden önce, Çarmıha Gerilme kuzey ve Göğe Yükseliş, doğu duvarında olmalıydı.

Duvarlara bakarak hayalinde canlandırdığı fresklerin görüntülerini belirlemişti ancak boyamaya başlamadan önce, taslaklarını artık fırça sürmeye hazır hale gelen duvara çizerek Peder Armando’ya gösterecekti.

Bir katırın çektiği araba, Kharon’nun beklediği malzemeleri birkaç gün sonra Kiliyse getirdi. İstediği boyalar ile harç yapımında kullanacağı malzemelerin tamamını teslim alan Kharon, artık hiç vakit kaybetmeden çalışmaya başlamalıydı.

İşe önce duvarları Secco tekniğinde kuru fresk yapımına uygun hale getirerek başlayan Kharon, duvarların kurumasını beklemek zorundaydı. İşin en zor taraflarından biriside buydu. Bir yandan işin tamamlanması için zaman kaybetmemesi gerekiyor, diğer yandan zorunlu olarak günlerce beklemesi gerekiyordu. 

Bütün yorgunluğuna rağmen freskleri yapacağı duvar yüzeylerini tek başına hazırladı.

Kilisenin içindeki çalışmaları devam ederken kendisini izleyenlerden aşırı derecede rahatsızlık duyan Kharon, şikâyetini Peder Armanando’ya söyledikten sonra, duvarların önünde bulunan sütunlar arasına dokuma kumaştan perdeler çekerek çalışmaya devam edebildi.

Sonsuzluğu yansıtan yıldızların geometrisinin oluşturduğu göksel desenlerin çerçeveleyeceği fresklerin taslaklarını duvarlara işleyen Khron, kendisi ile Minokta adının ilk harfleri olan MX simgesini, duvarın göze batmayan bir bölümüne “Pinxit et torpens ad manum coeunt frescoes MX”  (Eli bilekten uyuşmuş boyadı freskleri MX) şeklinde yazdıktan sonra, Peder Armando ile Kilisede bulunan diğer rahipleri davet ederek sordu;

“Değiştirmemi istediğiniz bir taslak var mıdır Peder?”

Her bir freskin taslağı önünde durarak uzun uzadıya bakan rahipler aralarında fısıldanarak kendi görüşlerini Rahip Armando’ya ilettiler. Anlaşılan oydu ki, ittifakla, yapılacak olan freskleri onaylamışlardı.

“Seni buraya kadar boşuna yormamışız Kharon, bu eserler Kilisemizin onuru olacaktır. Adınızın yılların ötesinde anılacağından emin olun. Benim ve Kilisenin söz sahibi diğer Rahiplerinin ittifakla onayladığı fresklerin tamamlanmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.”

“Benimde buraya kadar yaptığım zahmetli yolculuğumun sonunda takdirlerinize mazhar olmak benim için büyük bir onur. Fresklerimi gören gözlerde, İsa’nın ışığı, yollarını aydınlatsın.”

Kharon fresklerde kullanacak olduğu tüm renkleri önceden belirlediği gibi hazırladı ve dikkatle taslakları boyamaya başladı. Her fırça darbesiyle biraz daha belirgileşen freskler, kilise içinde yanan mumlardan dağılan dumanlar ile her pencereden ayrı ayrı süzülen güneş ışığı demetlerinin havada asılı kaldığı uhrevi bir tablo oluşturuyordu. 

Kharon’un çalışmasını uzaktan ama dikkatle izleyen Peder Armando’nun beğenisi, yüzüne yansıyan ifadeden belli oluyordu ve kilisenin duvarlarının Kharon’un fresklerine yetersiz kaldığına üzülüyordu. Belki bir başkasında çalışma imkânı olursa o zaman arzuladığı şekilde freskleri görebilecekti ama artık bunun için ikisi de yeteri kadar yaşlı ve yorgundu, en azından kendisi için böyle düşünüyordu Peder Armando.

Kharon’un freskleri, bölgedeki insanların yaşamlarına uyan sakinlikte, görenlerin düşüncelere dalarak kiliseye tekrar tekrar gelerek dua etmeyi isteyeceği ulvilikte, belleklerinden çıkaramayacakları şekilde, Bizantion ile Seljuk ilişkisinin kurulduğu, soyluluk, ölçülülük ve zarafet içerisindeydi. 

Kilisedeki işini tamamlayan Kharon, birkaç gün içerisinde ayrılarak artık Konstantinopolis’e dönme zamanının geldiğini Peder Armando’ya ilettikten sonra hazırlıklarını yaptı.

Önce Kapadokia’yı görecek oradan tekrar yollara düşecekti. Soğuklar gelmeden, karlar yağmaya başlamadan Konstantinopolis’e ulaşmalıydı, yollar kapanırsa günlerce beklemek zorunda kalacak, belki de ulaşabileceği bir köy ya da sığınabileceği bir yer bulmak için hayli zorlanacaktı.

Peder Armando, Bayan Federica’ya hitaben yazdığı bir mektubu Kharon’a teslim ederek;

“Bayan Federica’ya sonsuz saygılarımı ilet, onun varlığı sayesinde bir araya geldik ve bu güzelliği yarattık. Ne mutlu bize ki, Anatolia’nın ortasında kurduğumuz kilisenin freskleri senin ellerinle duvarlara işlendi. Kilisemiz ve eserlerin sonsuzluğa kadar yaşasın.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

20 − 11 =