16. Bölüm (Ve devam eden diğer bölümler)

Kharon, ertesi sabah Kapadokia yoluna çıktı, Anatolia’nın sürüp giden çıplaklığının ortasında, suları kızıla çalan geniş Halys nehrinden, Seljuklu yapısı büyük bir köprü üzerinden geçti.

Burada Caeseria giden yoldan ayrılarak, Kapadokia bölgesine doğru hayli zorlaşan bir yola girdi. Yol, sellerin oluşturduğu çukurlarla doluydu. Herhalde kışın buradan geçmek mümkün olmazdı. Yolu karıştırdığını anlayarak geri döndükten sonra manastırlara doğru giden yolu buldu.

Kapadokia bölgesi ters bir ikizkenar üçgene benzer biçimde, Caeseria ile Arkeos’un batısında yer alıyordu. Bu üçgenin tabanı kuzeyde, Halys’le çakışmakta, batıdaysa Aravissos’da biten bir çizgiydi.

Monolitler bölgesi çehresini göstermeye başladığında, insanı çarpan topraktan yapılma boz evlerin oluşturduğu Anatolia’daki diğer köylerle, burası farkıydı.

Burada evler düzgünce kesilmiş işlenmesi çok kolay olan tüf bloklardan yapılmıştı ve cephelerindeki küçük sütunlarla, taşa oyulmuş süslemelerin hoş çizgilerini taşımaktaydı. Sanatı yapan şeyin, büyük ölçüde malzeme olduğunu sık sık tekrarladığı aklına geldi. Bu yöre köylülerinin evleri buna iyi bir örnekti.

Gece olmadan yatacak bir yer bulmalıydı. Çevreyi araştırarak zevk sahibi sevimli bir ihtiyarın kayadan oyulma kare biçimli iki odayı kendine göre düzenlemiş olduğu bir yere geldiğinde, buraların efendisiymişçesine karşılandı. Taşıdığı birkaç parça eşyasını yere bıraktı ve taraçanın kıyısına yorgunlukla çöktü. Önünde, doğa eliyle ya da insan eliyle işlenmiş her türden, her biçimden taşlar, delinmiş, suyla kemirilmiş, kayaya kazılı kapı ve pencerelerle oyulmuş, boşaltılmış taşlar, kimi zaman yıkık dış duvarlar uzanıyordu.

Soluklaşan güneşin ışıkları kaya perdelerine hafif gri, pembe, altın renklerle vuruyor, Khron oturduğu yerden hala ne görme olanağı varsa onları görmeye çalışıyordu.

Beyaz Kapadokia toprağına, bulduğu yerde tutunmuş ağaçlar, gözleri önünde uzanıp giden mezarlık görünümüne garip bir canlılık veriyordu, bir an ürpererek düşüncelere daldı.

Keşişlerin uçsuz bucaksız gömütlerinde sanki yeniden yaşadıklarını duyumsuyor, akan sel sularının açtığı yarıkların içinde, tepelerinde tuhaf biçimli kayaların her an yuvarlanarak düşecekmiş hissi uyandırdığı dik yükseltilerden oluşan çılgın manzaranın renkleri, bir sel yatağından diğerine geçtikçe değişiyordu.

Daldığı derin uykusundan kalkıp dışarı çıktığında, köyün bütünüyle yamaçlara oyulmuş ya da bir cephesi aynı taşlarla örülmüş evlerinin arasından yürüyerek yoluna devam etti. Köyün çevresinden dolaşarak merkezdeki meydanda durdu ve orada bekleyen, hayvanların çektiği birkaç arabayı gördü.

Arabalar, Korama’ya gitmek isteyenleri belli bir ücret karşılığında taşıyorlardı.

Köy meydanının çevresine yerleşen satıcılar ile alış verişe gelenler gündelik yaşamın alışılmış görüntüleriydi. Aniden bir boşluk duygusuna kapılarak, bin bir delikli kayanın gölgesinde geçen zamanın uçurumuna dalmıştı.

Arabanın gıcırdayan ağaç tekerleri, her an insanı yutabileceği kumdan bir toz bulutu içinde dönüyordu. Başını kaldırıp baktığında sivri dağın göğe doğru yükseldiği, yalnızlığı ve ıssızlığın içindeki mağrurluğunu hissetti.

Bir süre daha yol aldıktan sonra insan aklının alabileceği en şaşırtıcı biçimlerin ortasındaydı. Olabilecek tüm sivrilikler; diş, çivi, köşe, eğe, testere, bıçak hepsi de olağanüstü boyutlarda, parçalanmış kırılmış, karmakarışık, taşlaşmış halde çevresinde sıralanıyordu. Anlatılmaz bir toprak parçalanması her yandaki tepelerde kayadan külahlarıyla dikilen monolitleri oluşturuyordu.

Her taraf aynı düşsel manzaranın ışığındaki tablonun renk değiştiren ayrılmaz parçalarıydı.

Arabaya koşulu hayvanların sürücüsü, vahşi ve hızlı saldırılar yapan, yağma peşinde koşanlardan kaçıp korunmak için gelenlerin bu bölgeye yerleştiklerini söyledi. Onun da söylediği gibi dışarıdan belli olmaması için manastırların girişlerinin örtüldüğü, şimdi ise girişin yanında duran kocaman değirmen taşlarını gördü. Böylece saldırıların geçmesini, yer altına oydukları mağaralara kapanıp, yeniden gün ışığına çıkmak için günlerce bekliyorlardı.

Toprağın yüzünde açık olan delikten içeri girdiğinde, sütunlarıyla, baştanbaşa fresklerle kaplı tonozları ve kubbeleriyle koskoca bir kilisede buldu kendisini. Altındaki kaya, başka oyuklarla da doluydu; içinde koca bir manastırı barındırıyordu. Bakire Maria’nın, Baş Meleklerin fresklerini, duvarlardaki boyalı haçları gördü. Bir başkasında, masa, oturma sıraları, yunaklar, kap kaçakların konduğu yerlerin hepsi taştan oyulmuştu. Burası aynı anda otuz, kırk kişinin yemek yiyebileceği kadar büyüktü.

Her yanda kocaman taşların, kayaların yamaçlarının kale burçları gibi yükseldiği ama gökyüzünün aynı mavilikte güzel göründüğü yolları geçerek, Sinassos, Arkhangelos, Tomissos, Sovessos, derken Potamia’ya kadar geldi.

Saymaya bile değmeyecek kadar çok sayıda şapellerin bulunduğu vadide yamaca oyulmuş kiliseyi, kaya çıkıntısındaki, yarı karanlık kiliseyi ile bir dış mimari biçimi olan, kubbesi bir papazın başlığına benzeyen tek kaya kilisesini gördü.

Duvarlara işlenen freskler Hıristiyanlığın tüm destanını yansıtmaktaydı. Sanki bir halk sanatıydı bu, acemilikleri olduğu kadar, bir yandan da içten gelmenin tüm tazeliğini duyumsatıyordu.

Kapadokia sanatının izlerini, Başta Khora Manastırında ve tüm Biazantium sanatında izlemek mümkündü. Bizantion sanatının kökleri buradaydı.

Kharon, Kapadokia macerasına bir son verme vakti geldiğine karar vererek İkonia yoluna gidecek olan bir arabaya bindi. Tam hareket edecekken bir keşiş, arka yüzünde haç olan bakırdan bir parayı avucuna tutuşturdu. Yola çıktıklarında onu veren keşişi düşündü, sanki bir sadaka vermişti.

Uzun ve hayli zorlu bir dönüş yolu olacağını göz önüne alan Kharon, yaklaşan kış şartlarına da uygun olacak, köylülerin dokuduğu kalın yünlü giysilerden almayı ihmal etmemişti, buna rağmen akşam saatlerine doğru iyice yüzünü hissettiren soğuk havada zorlu yolları aşabileceği arabalardan bulmalıydı. 

Güneş battıktan kısa bir süre sonra, İkonia yakınlarındaki Sultan Hanı’na geldiğinde, avluda isteğine uygun olan arabaların durduğunu gördü.

Arabalar, üzeri kış şartlarına göre hazırlanmış, kar ve yağmurdan korunaklı şekilde, kösele kadar kalın hayvan derileriyle kapatılmış, iri toynaklı, kalın bacaklı katırların çektiği, altı yolcu alacak büyüklükteydi.  Dört yöne gidecek, dört araba, yola çıkmak için yolcularını bekliyordu.

Onu buraya kadar getiren arabanın sürücüsüne parasını ödedikten sonra geceyi geçireceği hana girdi. İçeride yanmakta olan ocağın yanındaki bir masada oturmakta olan adamları gördü. Yanlarına yaklaşarak;

“Dışarıda bekleyen arabalar gördüm, sahipleri sizler misiniz?”

İçlerinden, kara sakalları göbeğine kadar inen birisi, Kahron’u tepeden tırnağa süzdükten sonra;

“Biziz, ne diye sorarsın?”

“Konstantinopolis’e kadar gidecek bir araba bulabilir miyim?”

“Biraz zor, ama yeteri kadar paran varsa neden olmasın.”

“Ne kadar mesela?”

“Bir Bizantion altını olabilir.”

“Bizantion altınım yok ama Seljuk sikkem var, olmaz mı?”

“Ne kadar mesela?”

“Çok değil, on bakır sikke.”

“Bu kadarla bir yere gidemezsin.”

“Biraz silkelen bakalım, belki başka şeylerde vardır yanında.”

“Unutmuşum, yola çıkarken keşişin elime tutuşturduğu bakır bir sikke vardı. Kıymetli bir şey sanıyorum.”

“Ooo! Bu sikke yeterli olacaktır işte.”

“Nedir peki bunu bu kadar değerli kılan şey?”

“Bunu bilmek istiyorsan, önce kabul etki sonra geri istemeyesin.”

“Anlaştık, beni Konstantinopolis’e kadar götürmek karşılığında sikke senindir.”

“Sikke, eski Bizans İmparatoru İoannis Tzimiskes zamanından kalmadır. Kapadokya duvar resimlerinin çoğu bu dönemde yapıldı. Derken Seljuklar çıktı ortaya.”

“Seni görende kara sakallı bir arabacı sanır, sende daha ne hikâyeler vardır kim bilir? Belki değeri çok daha fazladır ama paramın boşa gitmediğine sevindim doğrusu.”

“Kendine yatacak bir oda ayarla, yola çıkmak için birkaç kişinin daha gelmesi lazım.”

“Ne kadar bekleriz daha?”

“Bilmiyorum ama burada kaç kişi varsa hepside yola çıkmak için birilerini bekliyor. Fazla sürmez herhalde.”

“Anlaşılan daha bekleyeceğiz. Benim adım Kharon, ya seninki?”

“Magar, senin dilinde Şanslı demek.”

“Adın gibi şanslısındır umarım.”

“Öyle derler ama kendimi hiçte şanslı saymam.”

“Sana Magar yerine, Şanslı desem?”

“Nasıl dersen de, benim için ikisi de aynı.”

“Pekâlâ, o zaman Şanslı, yatacak bir yer bulayım kendime.”

Suratsız hancı Kharon’a kalacağı yeri gösterdikten sonra;

“Bilesin ki burada üç gece kalırsan para ödemezsin ama daha fazla kalırsan her gece için bir bakır sikke alırım senden.”

Kharon bunu önceden kaldığı yerlerden öğrenmişti. Suratsız hancı dört kişilik bir odayı göstererek;

“Üç gün buradasın, sonra istersen başka bir yere geçersin.”

“Ne yani başka yeriniz yok mu? Para ödeyeceksem tek başıma kalmak isterim.”

“Sen kendini ne sanıyorsun! Sultan falan mı tek başına kalmak istersin!”

“Ama başka hanlarda öyleydi.”

“Ben başkalarını bilmem, beğenmiyorsan çeker gidersin.”

“Kharon, ilk gördüğü anda suratsız ve kaba saba bir adam olduğunu anladığı hancıyla fazla tartışmaya girmeden, kaderine razı oldu. Dört kişilik odadaki yatağının üzerine oturdu. Eliyle şöyle bir yokladı yatağı, fena sayılmazdı; daha kötülerini de görmüştü. Yapabileceği fazla bir şey olmadığını biliyordu, tabi hancıda bunu biliyor ve buraya gelenleri yolunacak birer kaz olarak görüyordu.

Gece oldukça soğuktu ama kaldığı odanın tek iyi tarafı sıcak olmasıydı. Yanan ocağın bacası odanın duvarlarını ısıtıyor ve odanın sıcak kalmasını sağlıyordu.

Sabah kalkıp aşağıya indiğinde masalarda oturanlara göz gezdirdi. Tek tanıdığı olan, arabacı Şanslı’ya bakındı, dünkü yerindeydi ve yanında ayakta duran bir başkasıyla konuşmaktaydı. Kendi gibi yola çıkmak için, araba bulmaya çalışan yeni birisiydi herhalde bu adam. Biraz bekledi, konuşmaları sona erince Şanslı’nın yanına giderek;

“Yeni bir yolcu muydu konuştuğun adam?”

“Evet, bak benimle tanıştıktan sonra seninde şansın dönmeye başladı ha, ne dersin?”

“Galiba öyle, bu kadar çabuk olacağını beklemiyordum ya sen o kadarda şanslı olmadığını söylemiştin.”

“Sen bana güven, iki güne kadar hazır oluruz. Ayakta durma, gel otur şöyle.”

 Şanslı, hancıya işaret ederek, sıcak içeceğinden getirmesini istedi.

“Nedir bu içtiğin?”

“Buralarda yapılır, bir otla kaynatılıp hazırlanan içecektir. Hem insanın içini ısıtır hem de şarabı aratmaz ama dikkatli içmek lazım, adına güzelavrat otu derler. İçen kadının gözleri büyür güzelleşirmiş.”

“Yoksa içen adamlar kadını daha mı güzel görmeye başlarlar?”

“Onu bilmiyorum ama ben içtiğim zaman her yeri daha güzel görüyorum.”

“Ne olursa olsunda, kadını daha güzel görsün. Kadınların hepsi güzel görünmeye layıktır. Yeter ki ona bakan gözler onun tüm güzelliklerini görsün. Ruhunu anlasın, yüreğinin sevgiyle aşkla çarptığını hissetsin.”

“Dur bakalım daha bir yudum içmedin, içince nasıl olacaksın Tanrı bilir.”

“Şanslı; benim kafam hep aynı, benim işim resim yapmak, bütün kadınları güzel göstermek.”

 “Yani hiç çirkin kadın yok mudur sence?”

“Bütün kadınlar güzeldir, onu çirkin gören yalnızca erkeğin gözleridir.”

Hancı, elinde dumanı tüten kupayı Kharon’nun önüne bıraktı ve arkasını dönüp giderken, Şanslı bir tane daha getirmesini istedi.

“Belki ikinciyi içince seninle aynı dilden konuşmaya başlarız.”

“Ne yani dediklerimi anlamıyor musun?”

“Anlamasına anlıyorum da, kelimelerin ruhuna giremiyorum. Çünkü sen bir ressamsın, ressamların yaptığı resimlerin görüntüleri ile anlamlarının farklı olduğunu görebilmek ve anlamlandırabilmek istiyorum.”

“Konuşarak anlaşabilmemizin tadına varalım o halde.”

“Eski Yunan filozofları da böyle yapıyorlardı herhalde, konuşarak anlaşabilmenin yollarını arıyorlardı.”

“Asıl kötüsü, hiçbir noktada birbirleriyle uzlaşamıyorlar, biri ne söylerse öteki onun tam tersini söylüyor, yine de her biri insanı kandırmak, ille kendi dediğine, kendi yoluna çekmek istiyordu.”

“Desene ki o adamların hepsi de hiç sıkılmadan atıp tutuyordu!”

“Ben sakallarını o kadar uzatan kimselere inanmazlık edemiyorum.”

“Ama ben onlardan biri değilim, yani dostum ben de içlerinden birine inanmak isterken, ‘içimde başka bir istek uyandığını’ duyuyordum.”

“Sen neler gördün bu kadar gidip geldiğin yollarda, neler öğrendin, neler anladınsa onu anlat da, bende öğrenip anlayayım.”

“Neler görmedim ki, Khorassan’dan, Thracia’ya ve oradan İllirya’ya kaç sefer gidip geldim. Herkes birbirini öldürmeye, birbirine tuzak kurmaya kalkıyor, her yerde hırsızlık, her yanda zorbalık, her yanda korku, her yanda hepsi soylarına soplarına hainlik edip duruyor… Daha neler gördüm! Kimi duvar örüyor, kimi rüşvet alıyor, kimi faize para veriyor, kimi borçlusuna dava açıyor. Kısacası yeryüzünde bir komedyadır gidiyor, bütün insanlarda o komedyanın oyuncuları.”

“Peki ama sen, yalnız o dediklerine bakıp da iyisini kötüsünden nasıl ayırt edebildin?”

“Nasıl bilmeyeyim Kharon. Zor mu anlamak? Sen şunu söyle bana: senin gidip şarap aldığın hiç olmadı mı?”

“Çook!”

“Her seferinde kentin bütün şarapçılarını dolaştın, hepsinin şarabını tattın, birbiriyle karşılaştırdın da ondan sonra mı aldın?”

“Hayır.”

“Tadı hoşuna giden, pek de pahalı olmayan bir şarap bulunca onu aldın, evine götürdün, değil mi?”

“Evet, öyle oldu.”

“Bir yudum tatmakla bütün şarap nasıldır anladın, değil mi?”

“Orası da doğru,”

“Ya kalkıp şarapçılara şöyle deseydin: “Ben bir testi şarap alacağım, her biriniz birer fıçı verin içeyim, hepsini deneyeyim de hanginizin şarabı daha iyidir anlayayım” Evet, sen onlara böyle bir şey söylesen hepsi de sana gülmezler mi? Biraz daha üstelersen başından aşağı birer kova dökmezler mi?”

“Dökerler elbet. Ben de hak etmiş olurum.”

“İyiyi kötüden ayır etmekte öyle işte. Birkaç yudum içmekle bütünün ne olduğunu anladığına göre, ne diye kalkıp da bir fıçı içesin.”

“Yani sen, doğruyu, yalandan ayırabilecek hale gelmek, gümüş ayarcıları gibi saf gümüş hangisidir, kalpı hangisidir anlamak istiyorsan, bunun başka bir yolu yoktur. Böyle bir güce eriştikten, bu hüneri edindikten sonra, sana söylenenlere sorgulamadan inanırsan, bil ki onlardan her birinin seni burnundan sürüklemesine ses çıkaramazsın mı demek istiyorsun?”

“Bu dediğin hoşuma gitti ama kusura bakma, biz şimdi bir çember içinde dolaşan insanlara döndük; nasıl oldu bilmem, yine başladığımız yere geldik, demin ne kadar bilmiyorsak, yine o kadar bilmiyoruz.”

“Bunu yapan galiba o senin içtiğin ot. İçtiğinde gözün, kulağın açılıyor, çenen düşüyor. Güzelliklerle dolu başka bir ülkede buluyorsun kendini. Benimde şöyle bir yer canlanıyor gözlerimin önünde: İnsanların hepsi mutlu, evet hepsi mutlu, hepsi de bilgeliğe ermiş, yiğit, doğru, her işlerinde ölçülü insanların yaşadığı. Kandırıp aldatmanın, zorbalığın, açgözlülük yüzünden haksızlık etmenin, bizler arasında çok görülen suçlardan birinin bile işlenmediği, herkesin barış içinde, dirlik düzen içinde yaşadığı, öteki ülkelerle didişmediği, kavgaya, insanların birbirine saldırmasına neden olacak şeylerden hiç birisinin olmadığı. Ne altını, ne eğlencesi, ne de ün salıp alkışlanma hırsının olmadığı; ne diye düşsün insanlar birbirlerine. Oranın yasaları yalnız hak, yalnız doğruluk gözetilerek kurulmuş, birbiriyle eşit olan tüm insanlar, kadın ve erkekler tam bir özgürlük içinde olduğu, her türlü her türlü nimetten paylarını alarak yaşadıkları bir yer.”

“Sen avluda bekleyen arabaların ne işe yaradığını düşünüyorsun?”

“Bilmem, sadece birisinde yer bulurum herhalde diye düşündüm.”

“Doğru, her insan avluda hazır bekleyen arabaların birinde yer bulacağını umar. Ama senin hayal ettiğin yere götüren o yol tek değil. Dikkat ettiysen orada dört araba vardı. Hiç biride ötekine benzemeyen; biri batıya, öteki doğuya, biri kuzey yönünde, diğeri güneye götüren dört araba. Birine bakıyorsun: kırlardan, korulardan geçiyor, türlü serin gölgelikleri var, güzel güzel ırmaklar akıyor, zevkli sefalı bir yol, insanın ayağını incitecek, gözünü korkutacak hiçbir şey yok. Ötekine bakıyorsun, inişli, yokuşlu, her yanı taşlarla dolu; güneş insanın tepesinde kaynıyor, belli ki susuzluktan bunaltacak. Ama yol gösterenlerin dediklerine bakarsan o yollardan hepsi de; birbirlerine karşıt yönlere gittikleri halde, yine de hep aynı yere varıyorlar. Yaşlı bir adam bana kendisiyle birlikte oraya gitmemi söylemişti.  Bana kendisi yol gösterecek, oraya varır varmaz beni de mutlulardan biri edecekti. Uymadım ona, gençliğim, toyluğum onu dinlemedi. Kim bilir? Şimdiye kadar belki de o yerin kapılarına varmış olurdum.”

“Görüyorsun ya, Şanslı, bende öyle bir yere gitmeyi, o mutluluk ülkesinin insanlarından biri olmayı hayal etmekle kötü etmiyorum, çocukça işlere girişmiş olmuyorum değil mi?”

“Haklısın Kharon, senin gibi bende isterim oraya gitmeyi, oranın mutlu insanlarından biri olmayı. Buralardan çok uzaklarda olan o yerin yolunu aramaktan, bir gösteren bulmaktan başka çare yok. Belki sen, benden daha şanslısın, seni şanslı kılan şeyse sanatın. Elindeki fırçayı duvara vurduğunda, o hayalini kurduğun yere geldin demektir.”

 “Beni buralara kadar ne getirdi sanıyorsun. İşte o yeri bulmaya çalışıyorum, cebimde fırçalarım arayıp dururum. Benim şansım kadınımdır, beni buralara gönderen de, yaşayacağımız; kimsenin nerede doğduğunu, arkasına ne giydiğini, boyunu posunu sormadığı, soyunu sopunu karıştırmadığı, erkeğin kadından üstün olduğunu söylemediği, soylu, soysuz, köle, özgür adam gibi sözlerin ağza alınmadığı o yerleri arayıp bulmamı da isteyen odur.”

“Ne mutlu sana ki, kadının sana yolu göstermiş. Bunca senedir bende o yolu bulmak için arabacılık yapar, insanları yaz, kış demeden istedikleri yerlere götürüm. Galiba şimdi gitmek istediği yeri iyi bilen bir yolcum var.”

“Ben de, iyi bir yol gösterici buldum sanıyorum.”

“Mademki ikimiz de varacağımız yerlerde, bulmak istediklerimizi biliyorsak, yola koyulma vakti gelmiştir. Yeni bir yolcu beklemeye de lüzum kalmadı. Hazırlan, yarın yola çıkıyoruz”

“Ben bu işe çok sevindim, ne de olsa her günümüz çok değerli.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 + 9 =