1968

68’de ifadesini bulan bütün değerler, insanlık tarihinin en yüksek değerleridir, henüz aşılamamıştır.

İstanbul, Sultanahmet Meydanı, Pudding-shop, 1969 

Herkes Beyoğlu’nu anlatıyor, hiç kimsede çıkıp Sultanahmet’i anlatmıyor. 

Pudding shop

Okuldan arkadaşlarımızla, Sultanahmet’te hippilerin uğrak yeri olan Pudding-shop’ta buluşuyorduk. O zamanlar İstanbul epeyi renkliydi ve büyük bir değişim vardı. Mini etek modası vardı. Erkekler saç uzatmaya başlamıştı. Levis 501’ler yeni çıkıyordu. Hippilerin gelişiyle bu değişim katmerlendi. O zamanlar Sultanahmet bir karnaval alanı gibiydi. Pek çok ünlü hippinin bu yolculuğa katılmak için geldiğini duydum. Ben, Ian Anderson’u ilk defa burada gördüm, ama onun Ian Anderson olduğunu yıllar sonra anladım. Janis Joplin’i görenler olmuş. Janis, sandıkları Zerrin Özer’de olabilir! Çünkü o buralara gelirdi daha ünlü değildi o zamanlar ve Janis’e çok benzerdi.

Mahmut Aksak – Turizmci: Sultanahmet – Katmandu yolculuğu tur operatörü

“Ben 1969 yılından beri turizm işiyle ilgileniyorum. O yıldan beri de Sultanahmet ve buradan yapılan yurt dışı yolculuklarla ilişkimiz devam ediyor. O dönemde sol görüşlü TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı) vardı. Onlar bu yolculukların Avrupa ayağı olan Magic Bus firmasıyla sıkı bağlantı içindeydi. Biz de onlarla birlikte çalışıyorduk. Onlar arıyorlardı bizi, kaç kişilik grup olduğunu söylüyorlardı ve bizde ona göre otobüsleri ayarlıyor yolculuğun organizasyonunu yapıyorduk. O yolculuğa işim gereği hippilerle beraber pek çok kez çıktım. Sultanahmet – Katmandu arası yolculuk on beş gün sürerdi ama yolcularımızın isteğine göre bu süre uzayabiliridi de. Kimileri bazı yerlerde kalır bir sonraki otobüsle devam ederdi yola. 302 otobüslerle giderdik. Sabah yedide Sultanahmet’ten yola çıkardık, Bolu üzerinden Ankara, Sivas, Erzincan, Erzurum, Tebriz, Tahran, Meşet, Herat ve Kabil üzerinden Kandahar’a geçerdik. Kabil’de bir mola verir Lahor üzerinden Yeni Delhi ve sonra da Katmandu’ya varırdık. Bu yolculuğu on bir sene yaptık ama İran’daki rejim değişikliğinden sonra yolda bitti, yolculuklarda…

Magicbus

Ama hippiler İstanbul’u hiç unutmadı.”

Namık Çolpan – Pudding-shop’un sahibi

“Pudding-shop 1957 yılında açıldı. Önceki adımız Lale Pastanesi’ydi. Ama buraya gelen yabancılar özellikle de yoğun olarak gelen hippiler adını söyleyemiyordu. Bu yüzden buranın adı “Pudding shop” olsun dediler. Biz de itiraz etmedik. Bizim dükkânın uğrak yeri olmasının sebebi kahvaltı vermemizdi. O zamanlar Sultanahmet çevresinde kahvaltı ve yemek bulabileceğiniz iki üç yerden biriydi burası. Ama sonra yemek yenilip, çay içilen bir yerden öte bir haberleşme merkezi haline geldi onlar için. Bunun için buraya bir de pano koydular. Yol arkadaşı arayanlar, birbirlerine ulaşmaya çalışanlar bu panoya not bırakırdı. Hatta bazen yurt dışından çocuklarını merak eden, onlara ulaşmaya anne babalar arar not bırakırdı. Biz de panoya asardık isteklerini. Çoğu müzisyendi ve oturup hep beraber müzik yaparlardı. Sonradan buraları görmeye gelenlerle karşılaştım. Hepsi çok iyi yerlere gelmiş. Mesela bir dönemin Almanya Dışişleri bakanı Max Fischer’i ben o zamanlardan hatırlıyorum. Hippiyken gelmişti buraya. Hatta geçtiğimiz yıllarda bakan olarak yaptığı bir gezi sırasında dükkânın önünden geçerken camını açıp el salladı. Clinton’da gelmişti hippiyken. Ben görmedim ama görenler var. Zaten sonradan ziyarete de geldi buraya, Amerikan Başkanı olduktan sonra.”

pudding-shop

Görmediğimiz, bilmediğimiz ya da sonradan ünlenecek olan kimlerin yolu Pudding shop’tan geçmişti?

Belki de soruyu şöyle sormamız gerekiyor:

hippi-istanbul-rota

Dünya’da yaşanan bir başkaldırı ve özgürlük ortamı arayışının, doğu ile batı arasındaki kesişme noktası olan İstanbul’da boy göstermesi, geleceğin şekillenmesinde nasıl bir rol oynayabilirdi?

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (İDGSA) Fındıklı, 1967 

Bir baktım Komet (*), yanımda amuda kalkmış, merdivenlerden elleri üzerinde, aşağı doğru iniyor.

ABD’de Vietnam Savaşı karşıtlığı ile geleneksel yaşam tarzının genç kuşaklara dayatılması sonucunda, dünyada adlarına Hippies (Hippiler-Hippilik) denilen bir akım hızla yayılıyordu. Bir araya gelen kadınlı erkekli, saçlı sakallı, giyim kuşam derdinde olmayan, komünler kurarak doğal bir yaşam sürdürebileceklerine inanan insanlar, dünyanın dört bir tarafında Vietnam halkıyla dayanışma içinde, savaşa karşı sokaklara döküldü. Kimilerine göre bu ahlaksızca bir davranış, kimilerine göreyse yapılması gerekendi.

vietnam

1968’de, egemen düzende meydana gelecek köklü değişimlerin eşiğinde bulunulduğu beklentisi bütün dünyaya yayılmıştı. Ana dürtü ise öncelikle öğrenci hareketlerinden gelmişti. Paris’te başkaldıran öğrenciler, Fransız tarihinin en uzun grev dalgasıyla karşı karşıya kalmasına yol açacaklardı. General de Gaulle’un otoriter hükümeti, çökme tehdidi ile zor günler yaşamaktaydı. İngiltere’de, Vietnam Savaşına karşı Grosvenor Meydanında düzenlenen dev gösteriyi, üniversite işgalleri dalgası izleyecekti. Almanya ve İtalya’da üniversiteler işgal edilecek, yığınsal gösteriler peş peşe boy gösterecekti. Kuzey İrlanda’da temel hakları savunan eylemciler, düzenin uzun süreli egemenliğini tehdit ediyordu. Rudi Dutschke, Daniel Cohn-Bendit, Tarık Ali, Bernadette Devlin ve Jerry Rubin adlarını dünya daha sık duymaya başlamıştı. Savaş karşıtı gösteriler, düzene ve baskılara karşı özgürlük mücadelesine dönüştü. ABD’den, Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Pakistan’dan Japonya’ya kadar uzanacak olan geniş bir coğrafyada yayılan sosyal/ siyasal/ toplumsal koşullara eleştiri/ itiraz/ isyan/ ayaklanmalar, Dünya’nın 68’i olacaktı.

Batı ile Doğu’nun yeniden tanışarak yakınlaşmasına neden olacak bu atmosferde, özgür yaşam biçiminin ortaya çıkışı ile hızla yayılmasının ardında, olmazsa olmazları olarak nitelendirebileceğimiz, alkol, uyuşturucu, seks, müzik ve Zen Budizm ya da daha genel biçimiyle doğu felsefesinin yarattığı etkilerden söz etmeden açıklayabilme olanağı yoktur. Bu konu üzerinde söylenenleri ve yazılanları dileyenler pek çok kaynaktan bulabilirler.

Müziğin evrensel dili, hippiliğin tutkalı olacak, tüm dünyada seslerinin hızla duyulmasına yol açacaktır. Zaten dünyada Beatles ile yaşanmaya başlayan büyük devriminin ardından, bir kez daha tekrar edilemeyecek olan Woodstock Müzik Festivali ile Hippilik bir yaşam biçemi olarak benimsenecek ve dünyaya kendine özgü felsefesiyle yayılacaktır.

Woodstockpost

(*) Komet ya da gerçek adıyla Gürkan Coşkun, Türk ressam ve şair. Merdiven olayının tanığı ise mimar, yazar, müzisyen ve daha pek çok şey olan Erkan Şimşek’tir. 

İstanbul Üniversitesi, Atatürk ve Gençlik Anıtı, 1968

“En büyük yanılgımız, gençliğin heyecanının kitlelerde de olduğunu sanmaktı.”

İÜ Hukuk Fakültesi Gençlik Anıtı

Var olanla yetinmeyen, dayatılan koşullara başkaldıran ve daha güzel bir dünya isteyenler arasında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öğrenci gençliği başı çekmekteydi.

Bu dönemin bireyi üniversite öğrencilerinin temel özelliklerine baktığımız zaman, onların kaybedilmişliği daha çok ortaya çıkar. Bu gençler kendileri için bir şey istemeden ülkeyi ve dünyayı değiştirmek istiyorlardı. 1961 Anayasasının sağladığı nispi özgürlük ortamında, öğrenciler sürekli okudu, okudukça ülkenin geri kalmışlığını, çarpıklığını, üniversitelerin yozluğunu gördüler, dünyayı fark ettiler. Avrupa’da 68 kuşağı yeni değerler yaratmaya çabalıyor, bizler ise yaratılmış değerleri öğrenmeye çabalıyorduk.

Kendilerini inançlı birer sosyalist görüyorlardı. Kişinin özgürlüğüne, bireyin haklarına inanmıyorlardı, insan hakları diye bir konsept kafalarında yoktu. Demokrasiye inanmıyorlardı mevcut olan “cici demokrasi”ydi. Sandıktan hep gerici iktidarlar çıkıyordu, dolayısıyla mevcut demokrasinin bir kıymeti yoktu. Adil bir düzen seçim sandığıyla değil, ancak devrimle, silahla gelebilirdi. Halkın iktidarı ancak şiddetle kurulabilirdi. Şiddet tarihin ebesiydi. Özel mülkiyet hırsızlıktı. Piyasa adaletsizlik, gelir ve güç dengesizliklerinin kaynağıydı. Bütün dünya alt üst oluyor, Türkiye’de de demokrasi güçleri, emekçiler, işçiler v.s ilk kez aktif olarak sahneye çıkıyorlardı. 68 esas itibariyle isyandı, değişimdi.

68’in en temel olayı üniversite işgalleri, Amerikan 6. Filo erlerinin denize dökülmesi “Dolmabahçe Direnişi”dir, Samsun-Ankara yürüyüşüdür, Komer’in arabasının yakılmasıdır. Bizim konumumuz, Fransa’daki, Almanya’daki olaylardan çok farklıydı. Elli yıl öncesinin umut dolu gençleri şimdi “Biz devrimi sevmiştik” diyerek o günleri anımsamaktalar. 

Beyazıt Meydanı, Kapalıçarşı girişi, 1970 

Sitar çalmaya çalışan müzisyenler

31 Aralık 1969 gecesi saatler 00.00 gösterdiğinde, bir çağ atlamışçasına sevinç içerisinde birbirlerini kutlayan genç insanlar, ertesi günlerinde diğerlerinden çok farklı olmadığını anlayacaklardı. Ama beklentileri ve yürekleri kocamandı. Ellerindeki gitarın amfisi olmadan, davulun ağızdan çıkarılan seslerle çalınabileceği safdilliğiyle hareket eden, dünyayı müzikle    yeniden kuracaklarına inanan, saçlarını sakallarını uzatan, blujean’leri ve hırpani kılıklarıyla ortalıkta dolaşarak, hippiliğin gereklerini yerine getiren yeni bir kuşak ortaya çıkmıştı.

Altın Mikrofon yarışmaları yapılıyor, turneler düzenleniyor, yeni bir anlayış ve yeni bir yaşam biçemi ülke çapında tanınmaya başlıyordu.

Yeni müzisyenler ile yeni müzik akımları doğuyor, türkülerle rock’ı birleştiren Anadolu Pop/Rock, eski dönemin üzerini örtüyor, ekonomik ve sosyal anlamda bütün çelişkileriyle göreli bir özgürleşmenin yolunu açıyordu. Siyasal ve toplumsal gelişmelerin hızla tırmandığı bu dönemde Aşık Mahzuni’den Aşık İhsani’ye, Ali İzzet Özkan’dan Ruhi Su’ya uzanan geniş bir kültürün sağlam yapısıyla, bir başka protest müzik türü de devrimci gençliğin sesi oluyordu.

Sultanahmet’te Pudding-shop’un masalarında oturanlardan bazıları Katmandu’dan geri dönmekte, ülkelerine gidecek yol parasını denkleştirmek üzere ellerindeki tüm varlıkları olan müzik aletleri ile Hindistan’dan, Pakistan’dan veya Nepal’dan getirdikleri ilginç aksesuarları satmaya çalışmaktaydılar. Doğu ile batının kesiştiği bu büyük kentin, birkaç bin yıl önce kurulduğu ünlü meydanında yer alan tarihi çarşının giriş kapısında, o güne kadar hiç görmediğimiz, bilmediğimiz doğuya has pek çok aksesuarın yanında, tuhaf sesler çıkartan müzik enstrümanlarını da görmüştük. Hintlilerin milli çalgısı olan sitar ile ilk defa bu meydanda tanışmıştık. Bizde, sitar çalan usta bir müzisyen olmadığı gibi o günlerden bu yana hiç kimsede sitara heves etmemişti. Ama heves edilen başka şeyler vardı. Ülkemizin usta müzik isimlerinden olan İlhan Usmanbaş anlatıyor: “Doğu Anadolu’da bir yurt gezisindeydik. Otobüs yolculuğundan sonra, traktörlerle yola devam ettik. Sonrada yürüyerek; vardığımız köyün evlerinden birinde bizleri misafir ettiler. Dikkatimi çeken ilk şey, duvarda asılı duran bir gitar oldu.” 

Fenerbahçe Lisesi Kadıköy, 1971 

14 yaşındaki kız çocuğu Sibel Erkan, niye rehin alındı? 

Okul sıralarının üzerindeki Cumhuriyet Gazetesinin baş sayfasında, “2 Gerilla bir kızı rehin tutuyor” başlığının altında yer alan satırları okuyan ve gazete sayfalarındaki fotoğrafları gören genç lise öğrencileri, yaşanan günlerin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyorlardı. Baş döndürücü bir hızla yayılan işçi ve öğrenci eylemlerinin, o güne kadar işitilmemiş banka soygunlarının, silahlı çatışmaların, baskınların, rehin almaların tozu dumanı içerisinde, 12 Mart Muhtırasının yayınlanması, büyük bir tedirginliğin yanında, duyulmak istenen bir beklentinin de sesi oluyordu. Eylemlerin önüne geçilemediğinden, 11 ilde, sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasaklarının başladığı ilan ediliyordu.

Gazetelerde isim listeleri yayınlanıyor, duvarlara, eylemcilerin “Aranıyor” ilanları asılıyor ve resimlerinin altına yeni duyulacak olan anarşist, kır şakisi gibi sıfatlar eşliğinde isimleri yazılıyordu. Halk arasında derhal karşılığını bulacak olan bu sıfatlar, hakaret, aşağılama ve suçlama içerecek şekilde kullanılmaya başlanacaktı ancak ifade biraz farklı olacak ve yabancı kelimelere bir türlü dili dönmeyen ulusumuz tarafından anarsişt olarak benimsenecekti.

Yakalananlar ve ceza evlerinde tutuklu tüm devrimcilerin serbest bırakılmasını talep eden bir grup eylemci, İsrail Başkonsolosunu rehin alıyor ve şartlar yerine getirilirse Başkonsolosu serbest bırakacaklarını ilan ediyordu. İstekleri yerine getirilmeyen eylemciler, Başkonsolosu öldürecekler ve bu eylemin akabinde Başkonsolosu öldüren örgüt elemanlarının yakalanması için geniş bir operasyon başlatılacaktı. Bu operasyonlara yaygın bir ihbar kampanyası da eşlik etmekteydi, yakalanacaklarını anlayan 2 Gerilla, Maltepe’de bir apartman dairesi sığınmış ve bir Binbaşının kızı olan 14 yaşındaki Sibel Erkan’ı rehin almışlardı.

Kadıköy, Kalamış Sahili 1971 

Venceremos

“İnsan, bütün güzel müzikleri dinlemeli, alabildiğine” 

Volkswagen minibüsün kapısını sertçe kapatarak, park ettiği sahilin önündeki çay bahçesine doğru yürümeye başlayan orta boylu, siyah saçlı genç adam, masanın yanında duran iskemlelerden birisini çekerek üzerine oturdu. Giymiş olduğu gömleği ile pantolonunun altındaki sandaletleri ve sade görüntüsüyle hiç dikkat çekmiyordu. Elini kaldırarak, garsona “çaaay” diye seslendi. Sonra etrafındaki masalarda oturanlara yüksek sesle bir şeyler söylemeye başladı. Diğer masalarda oturanlardan bazıları da ona cevap verdiler ve konuşmalar masalara gelen çaylar eşliğinde sürüp gitti.

Adam şöyle diyordu: “Bulamadım bir tek çare derdime, arayıp sordum hep kendi kendime, söyle sazım ne söylersin.” 

Muhtıranın ardından yapılan açıklamalarda, “Reformların yapılması hükümetin başlıca görevidir.” deniliyordu. İlk önce toprak reformu yapılacaktı, Ardından eğitim reformu, hukuk ve adalet reformu, yönetim reformu, enerji ve tabi kaynaklar reformu hayata geçirilecekti. Oysa çalışmalar “anarşiyi durdurmak”  şiarıyla çok tartışılan baskıcı-antidemokratik uygulamalara yönelmiş, sıkı maliye politikaları, dış politikada daha çok içe kapanmacı bir çizgi izlenmeye başlanmıştı. “Kültür Devrimi”ni ayağa kaldıracak atılımları hayata geçirmek amacıyla Kültür Bakanlığı kurulmuştu. Özel öğretimi kısıtlayan kanun değişikleri çerçevesinde, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine bağlı Heybeliada Ruhban Okulu kapatıldı. Sonra bazı siyasi partiler ile sendikalar ve dernekler. Reform sözleri verilmişken, aksine, 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ve demokrat öz taşıyan maddelerinde büyük değişiklikler yapılmış, kişi özgürlükleri yerine devlet lehine vesayet kurumlarını güçlendirici bir yapı sağlanmıştı.

Mecliste sıkıyönetim iki ay daha uzatılacak her türlü, işçi direnişi, grevler ve gösteriler ile toplantılar yasaklanacaktı.

 Ernesto ve Alberto, Sivas Gemerek 1971 

Motosiklet Günlüğü

Nurhak dağlarında üslenmiş olan bir grup gerillaya katılmak üzere motosikletle Malatya’ya doğru yola çıkan Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan, Sivas’ın Şarkışla ilçesinde motosikletleri bozulunca, durumdan şüphelenen köylüler tarafından jandarmaya ihbar edildiler. Çıkan çatışmada, Yusuf Arslan yaralı olarak yakalandı. Deniz Gezmiş bir otomobili gasp ederek kaçmayı başardı. Ancak, Sivas’ın Gemerek ilçesi yakınlarında jandarma tarafından önü kesildi. Bu kez jandarma ile çatışmaya giren ve etrafı sarılan Deniz Gezmiş, 16 Mart 1971 günü kaçamayacağını anlayarak teslim oldu.

Yakalananları kurtarmaya çalışan gruplar, harekete geçmekte gecikmediler.

Hükümetin bu eylemlere tepkisi çok sert oldu ve “Balyoz Harekâtı” başladı. Ev ev aramalar yapılarak geniş göz altılara girişildi. Bu gözaltılar ve izleyen tutuklamalarla entelektüel ve genç kuşak neredeyse toplumsal alandan siliniyordu. Ceza evlerine gönderilenler arasında gazeteciler, sendikacılar, politikacılar, öğrenciler, öğretim üyeleri ve sol görüşlü pek çok insan bulunmaktaydı.

O günlerde ev ev yapılan aramalarda, gazetelerde kupon karşılığı verilen “Meydan Larousse” adlı ansiklopedinin cildini okumakta zorlanan jandarma erinin; burada üzerinde “Rus” yazan bir kitap var, bu adam gomonist diyerek komutanına seslenmesiyle, yaz günlerinde evlerin bacalarından tüten soba dumanları herhalde hafızalardan hiç silinmeyecekti.

Aslında hafızalardan silinmeyecek olanlardan çok daha fazlası vardı. Temmuz 1971’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, Ağustos 1971’de de Mahir Çayan ve arkadaşlarının yargılanmasına başlandı. Kasım 1971’de, Maltepe Askeri Cezaevi’nden tünel kazarak kaçan Mahir Çayan ve arkadaşlarının ardından, nefes kesen bir kaçma-kovalamaca hikâyesi ile çeşitli eylemlere sahne olan ve sonu felaketle biten olaylar dizisi yaşanacaktı.

Kadıköy Bağlarbaşı, Bağ Pastanesi 1972 

“Let the sunshine in” 

Masanın etrafında oturan yedi sekiz kişilik bir grup gencin içtikleri sigaraların dumanları pastanenin yarı karanlık ortamını, kış mevsiminin kasvetiyle daha da karartmıştı. Dostlar Tiyatrosu’na gitmek üzere buluştukları pastanede, ünlü besteci Shostakovich hakkında hazırlayacakları bir çalışma üzerinde tartışmaktaydılar. Bestecinin eserlerine ait bulunabilen plakları defalarca dinlenmiş, müziği üzerine çeşitli yorumlar yapmışlardı. Ama onlar, aslında Shostakovich’ten çok, “Hair” müzikalini sevmişlerdi.

hair

1972 yılının başlarında, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idam cezaları onandı, Deniz Gezmiş idam edildiğinde henüz 24 yaşındaydı. 

Fenerbahçe mendireği, 1973 

Arkadaşım Fumo 

Bağdat Caddesinden sonra İstanbul’un en popüler yerlerinden olan Fenerbahçe, genç kuşağın kendine özgü yaşamıyla, sanki ülkenin dünyaya açılan bir penceresiydi. Sultanahmet meydanından başlayan doğuya yolculuk, yaşam hakkında pek çok şeyi de beraberinde getirmiş, artık İstanbul sadece doğuya yapılan yolculuğun başlangıcı değil, aynı zamanda batıya yapılan yolculuğunda ilk durağı olmuştu

Seslerini duyurmak için yurt dışına açılan sanatçılar, elde ettikleri deneyimleri ve becerileriyle, yepyeni bir ülkenin doğumuna aracılık etmekteydiler. Yurda dönenlere eşlik eden yabancı müzisyenler ve diğerleri, ülkenin ufkunu açmakta, yeni müzik akımları, yeni sanat akımlarının tanınmasına ve pek çok şeyin birlikte yaşanmasına neden olmaktaydılar. İstanbul ya da Türkiye, Avrupa’nın popüler bir coğrafyası olma aşamasına gelmek üzereydi. Paris’ten postalanacak bir mektup zarfının üzerinde, adres olarak sadece İstanbul adının yazılı olmasıyla, Hippi Can’ın eline ulaşabilmesi ancak bu dönemde gerçekleşebiliyordu.

Kültürel ve ekonomik bağlamda dünyaya açılmanın başlangıcı, geleceğin şekillenmesinde ülkenin önünü açacak, (AB) Avrupa Birliği’ne yıllar önce girmiş, gelir seviyesi günümüzdekinin üç dört katına ulaşmış, modern bir toplum olarak, 21. Yüzyılın gereklerine uygun şekilde yaşamlarımızı sürdürebilme imkânlarına sahip olacaktık.

Fenerbahçe mendireğinin üzerinde arkadaşım Fumo ile birlikte yürürken, esen sert rüzgârda saçlarımız dağılıyor, sonbaharın hüznü üzerimize çöküyordu.

Yararlanılan Kaynaklar:
Türkiye Tarihi
– Suavi Aydın-Yüksel Taşkın
1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı – Ronald Fraser
Sokak Güzeldir – Nadire Mater
Katmandu Yolları – Rene Barjavel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir