3. Bölüm

Kharon, kendisi ve Minokta için en uygun çözümü sağladığını, atölyenin muhafazakâr ve tutucu yapısından kurtularak, gerçekte yapmak istediği ama nasıl olacağını bir türlü tanımlayamadığı, ustalığı aşan sanat yeteneğini kullanarak başarabileceği bir geleceğinde ilk adımını atmıştı.

Sanat yeteneğinin, kendisinden çok daha fazlasına sahip olduğunu gördüğü Minokta’yla birlikte bunu yapması işten bile değildi.

Atölyenin geri çevirdiği siparişlerin çokluğu da düşüncelerini haklı kılıyordu. En son kabul edilmeyen birkaç işin sahibini, yanlarına giderek görmeyi ve eğer yapabilirse kendi üzerine almayı deneyecekti.

Kuyumcular (argiropratoi), tefeciler/bankerler (trapezitai), ipek elbise tacirleri(vestiopratoi), Suriye ipeği tacirleri (prandiopratai),ham ipek tacirleri (metaksopratai), keten tacirleri (othoniopratai), parfüm tacirleri (mirepsoi), mum imalatçıları (kerularioi), sabun imalatçıları (saponapratai) gibi çeşitli meslek gruplarından oturdukları ya da yeni yaptırdıkları malikânelerinde zenginliklerini gösterecek olan mozaik duvar resimleri isteklerini atölye, anlayışına uygun bulmadığından geri çeviriyordu. Bu iş sahipleri de, başka ustalara giderek istediklerini yaptırıyorlardı. Bunların bazılarını görmüş ancak sanatsal yönlerini beğenmemişti, daha iyilerini yapabileceklerine emindi.

Yok, edilememeleri için dehlizlerde gizlenen antik zamanlardan kalma heykellerde gördükleri gibi unutulmayacak güzellikteki kadınların resimlerini yapma isteği hep içindeydi. Belki bu sayede isteğini gerçekleştirebilir, Minokta’nın güzelliğini de resmedebilir, onu sonsuza kadar yaşatabilirdi.

Her şey yerine yerleşmişti. Minokta’yı görmeli, onun pratik olarak mozaik yapmasını sağlamalıydı. Bunun için atölyeden çeşitli tesseraları toplayarak bir çuvala doldurdu, ertesi gece Minokta’nın oturduğu ve takip ederek yerini öğrendiği evine götürmek üzere yola çıktı. Özellikle akşam karanlığını seçmişti, kimsenin Minokta’nın kapısını çaldığını görmesini istemiyordu yoksa onun hakkında iyi şeyler düşünmezlerdi. Sırtında taşıdığı çuvalla, sokağına girdi etrafta kimsecikler görünmüyordu, kapısını çaldı.

Minokta gecenin bu vaktinde kapıyı açtığı zaman karşısında Kharon’u görünce;

“Ne işin var burada?”

“Seni görmeye ve yanımda getirdiğim şu çuvalı sana vermeye geldim kapına.”

Minokta, etrafı pek göremediği halde, Kharon’un arkasından bir gören oldu mu acaba diye karanlığa göz gezdirdi, imkânsız gibiydi, yinede aceleyle Kharon’u kolundan içeri çekti.

“Hadi gir içeri, durma orada öyle.”

Arkasından kapıyı hızla kapadı, Kharon’a bakarak,

“Ne var o çuvalda?”

“İçinde, tesseralar ile birkaç kalıp balçık var. Tesseraları renklerine göre ayırıp, istediğin büyüklükte hazırlayacağın balçık kalıbın üzerine dizerek mozaik tablonun replikasını yapacaksın.”

Minokta, bir çocuğa dokunurmuş gibi sevgiyle çuvala dokundu,

“Çok iyi düşünmüşsün, hadi bana yardım ette çuvalı aşağıya indirelim.”

Minokta’nın peşinden, sırtladığı çuvalı aşağıya bodrum kata indirdiler. Burası eskiden olduğu gibi küçük bir resim atölyesiydi. Boyalar, fırçalar, resim yapmak için gerekli malzemelerin hepsi buradaydı. Kharon, taşıdığı çuvalı yere bırakarak hayranlıkla etrafa baktı,

“Burası ne kadar güzelmiş, sadece sana ait.”

“Burası bana da hep güzel gelmiştir, içerisinde kendimi bir başka Minokta gibi hissederdim. Resim yaparken böyleydim, şimdi de mozaik yapacağım için aniden o duygunun yeniden canlandığını hissettim içimde.”

Kharon bütün gece oradaydı, atölyede balçık kalıbın üzerine ustalıkla dizdiği tesseraları, Minokta’ya da öğretene kadar yanında kaldı. Ayakta durmaktan yoruldular, bu kadarı yeterdi, öğrenmesi gerekeni öğrenmişti. Bundan sonrası aynı şeyi tekrarlamaktı, tek farkı tesseraları balçık kalıp yerine, yatak harcına dizmekti. Çalışmaya son verdiler. Kharon,

“Dışarısı ışımaya başladı, kimselere görünmeden gideyim artık.”

“Seni tekrar ne zaman göreceğim?”

Kharon, çok istekli görünmesini gizlemeye çalışarak,

“Atölyede bitirmem gereken işler var ancak onlardan sonra gelebilirim.”

“Güzel, işlerini bitirdikten sonra gelirsin. Seni bekleyeceğim.”

Kharon, günün ilk ışıklarıyla birlikte yola koyuldu, uykusuzluktan yorulmuştu ama Minokta’nın yanında olmak, onun sıcaklığını hissetmek bu yorgunluğa değerdi. Onun çalışırken izlediği anın görüntülerini hafızasına kaydetmiş, şimdi attığı her adımda ayrı bir tanesi hayalinde yeniden canlanıyordu. Aklında olansa Minokta’nın gözlerini andıran ışıltıları yansıtan kalsedon taşından yapacağı takılardı. Yolda yürürken, Minokta’yı yapacağı küpeler ile kolyenin ne kadarda ona yakışacağını düşünerek adımlarını hızlandırıyordu.

Taşı yolda yürürken bulması ve şu ana kadar yaşadıklarından sonra, bunun bir tılsımı olduğuna inandı. Bu taşın tılsımıyla Minokta’nın kalbine gireceğine iyice inandı.

Bütün hüneriyle taşı yontarak, Minokta’nın gözlerini elleriyle yeniden yarattı. Son dokunuşuyla birlikte taşın ışıltıları, gökyüzünde parlayan güneşe bakarmışçasına gözlerini kamaştırdı. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdıktan sonra, gördüğü dünya değişmiş gibiydi.

Atölyedeki tezgâhını topladı, taşları avucunda sıkıca tutarak uğuruna inandığı, içinde gümüş bir para olan boynundaki küçük keseceğin içerisine yerleştirdi. Buradaki işini bitirmişti, Minokta’ya gitmeden önce yapacağı bir şey daha kalmıştı, o da Konstantinus Forumunda, dokumaların satıldığı Regia bölümüne giderek, yaptığı takıları saracağı ipek dokumlardan bir parça almaktı.

Kharon, sabahın ilk ışılarıyla kapıdan çıktığında, Minokta arkasından bakıyordu. İyice uzaklaşana kadar kapı aralığından gözleriyle takip ederken, ışıktan ince bir çizgi halinde gökyüzünde duran hilali fark etti. Bütün gece ayakta durmaktan ve Kharon’u izlemekten çok yorulmuştu, evin üst katındaki odasına çıktı. İçeri girdiğinde duvar önünde dua etmek için üzerinde haç ile ikonaların durduğu sandığın önünde diz çöktü. Haç çıkartıp, sabah duasını ettikten sonra yatağına uzandı.

Gökyüzündeki hilali düşündü, bu gün yeni ayın ilk günüydü ve bu günü kendince kutsal kabul etti.

Kharon gözlerinin önünden gitmiyordu, onunla birlikte sabaha kadar yan yana olduğu zamanı sanki tekrar yaşıyor, uyumak istiyor ama uyuyamıyordu. Kharon’u sıcaklığıyla, güçlü bedeniyle yanında hissetti. Kuvvetli kollarıyla kendisine sarılarak sıkıca kavramış, yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı. Soğuk yatağında ter içinde kaldı, uykuya daldığında yaptığı mozaik panolar rüyasında renkten renge, şekilden şekile giriyordu. Kiminde saf ve masum, kiminde olabildiğince fettan bir kadına dönüşüyordu.

Uyandığında Kharon’u yanında aradı, Kharon artık hep yanında olmalı, yanında kalmalıydı. 

Tüm kadınların en güçlü ve her şeyden önce gelen, kendilerini görünür kılma isteğini en güzel şekilde yansıtacağı mozaiğin replikasını yapmak üzere bodruma indi. Kharon’un getirdiği, taş, seramik ve cam tesseraları bir resim yaparmışçasına balçık kalıbın üzerine özenle dizmeye başladı. Mozaik, bir dokuma deseni gibi yavaş yavaş ortaya çıkan görüntüler, süslenen bir kadının tablosuydu.

Koltuğa oturan kadının yanında, parlak bir metali kaldırarak kendisini görmesi için tutan yardımcısı duruyor, bir fırça yardımıyla süslenen kadının görüntüsü, parlak metal üzerine yansıyordu. Süslenen kadının etrafında da toprak kaplar ile hasır sepetler yer alıyordu.

Ne kadar süre çalıştı, ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama yapacağı ilk mozaiğin replikasını tamamlamıştı. Üst kata çıktığında hava kararmıştı, tekrar gökyüzüne baktığında hilali göremedi, gökyüzü bulutlanmıştı.

Birkaç gece sonra yine gökyüzüne baktığında bulutlar aralandı ve hilali biraz daha belirginleşmiş olarak gördüğünde Kharon’un geleceğini hissetti.

Kharon, ipekten bir dokuma parçasına sardığı kalsedon taşından yaptığı takıları elinde sıkıca tutarak, karanlık sokaklardan Minokta’nın evinin önüne kadar geldi. Kapıyı çalmadan önce etrafına bakındı, kendisini gören, duyan olmadığından emin olduğunda, tahta kapıyı yavaşça tıklattı.

Kharon’un gelmesini bekleyen Minokta, aceleyle kapıyı açtı. Birlikte içeri girdiler. Kharon sarındığı kalın yün pelerini üzerinden çıkardıktan sonra, elinde sıkıca tuttuğu ipek dokuma parçasını Minokta’ya uzattı.

“Bunları senin için yaptım.”

Minokta, ne olduğunu sormadan Kharon’un elinde sıkıca tuttuğu ipek dokuma parçasını aldı. Parmaklarının ucuyla ne olduğunu kontrol ederek anlamaya çalıştı, içerisinde birkaç tane boncuğun bulunduğunu sandı ama dokuma parçasını açtığında içindeki küpeleri ve kolyeyi gördü.

“Kharon, bunları benim için mi yaptın? Ben ne yaptım ki bana böyle kıymetli takılar armağan ediyorsun.”

“Bunları seni iblislerden, kötü güçlerden korusun diye yaptım.”

“Öyleyse, bunları senin takman gerekmez mi?”

“Doğru söylüyorsun, bana doğru yaklaş o halde.”

Minokta, bir kol boyundan daha fazla yaklaştı, Kharon’un gözlerinin içine bakarak kıpırdamadan bekledi.

Kharon, önce kolyeyi taktı Minokta’nın zarif boynuna. Minokta bir eliyle kolyeyi yokladı, sıkıca avucunun içine aldı. Gözleri kapandı ve Kharon’un adaleli kollarıyla bedenini sardığını, sonrada öptüğünü hissetti. Minokta’da Kharon’a sarıldı ve doyumsuzca öpüşmeye başladılar.

Nefessiz kalana kadar öpüştüler. Minokta, bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor, gözlerini açmamak için sıkıca yumuyordu. Kharon derin bir nefes almak için başını geri çekince, gözlerini açan Minokta, rüyasından uyandı. Kharon’un tutku dolu bakışlarının yüreğine bir mızrak gibi saplandığını hissettiğinde hiçbir acı duymadı. 

Kharon, kollarının arasındaki Minokta’nın kuş gibi çarpan yüreğine, kalsedon taşından yaptığı takıların tılsımıyla girmişti. Minokta’nın tuttuğu küpeleri elinden alarak, kulak memelerine dikkatlice taktı.

“Onu yüreğine takıyorum, içindeki marifeti o zaman hissedeceksin o sendeki akıl, bilgi ve duygudur.”

Minokta, kulağındaki küpeleri iki eliyle yokladı, kolye ile küpeleri bundan sonra hiç çıkarmayacağına dair Kharon’a söz verdi. 

Kharon ertesi günde Minokta’nın yanından ayrılmadı. Günü, birlikte yaşadılar. Minokta, ilk yapacakları mozaiğin repliklasını Kharon’a gösterdi.

Kharon, beğenisini gizlemedi, aksine bir kadını böylesine yansıtan hiçbir mozaik görmemiş olduğunu ve bunun gibi başkalarını da en ustaca biçimde yaparak adlarını duyurabilme isteğinden söz etti.

Atölyelerin isimlerinin her zaman kendi isimlerinin önünde olduğunu bilerek, benzer şekilde çalışmış olduğu inşaatlarında sorumlularının kim olduğu bilinmez, övgülerin tümünü yaptıranlar alırdı. Oysa yetkin bir maistor olarak kendi adını ve usta bir ressam olarak Minokta’nın adını, yapacakları işlerin benzerlerinden üstünlüğü ve kalıcılığı ile yaratacaklarına inancı tamdı.

“Alacağımız ilk işte bu söylediklerimin hiç birinin olmayacağını biliyorum. Çünkü yaptıracak olan kim olursa olsun mutlaka bir şekilde işe karışacaktır. Sonuçta bir kazanç elde edeceğimizi de düşününce, taviz vermememiz imkânsız gibi görünüyor. Ne zaman kendimizi kabul ettiririz bilemiyorum ama işte o zaman taviz vermekten kurtulur, özgünlüğümüzü kazanırız.”

“Bende esas işimizin bundan sonra başlayacağını kabul ediyorum. Kadın bedenine ve kadın ahlakına yönelik kısıtlamaların her türlüsü, kadının hareket sınırlarını da belirler. İnsanların yaşadığı yerlerde, kadınların bedenleri tüm yaşam alanlarında görünür olmalı ve dişiliğin yeniden inşasına aracılık etmelidir.”

“O halde, adı duyulmayan, bilinmeyen ve kalıcı eserleri sanatı ile yaratacak, kadını ve kadınlığı görünür kılacak olan Minokta’nın emeği ve ustalığı ile Kharon’un, yapacakları iş birliği onları ölümsüz kılacaktır. Mermeri yontarak, tapınaklardan, saraylara, en kudretli ve en ihtişamlı yerleri inşa edenler, resimlerle, mozaiklerle bunları süsleyenler kimlerdir? Heykellerden, seramiğe, taşa toprağa hayat verenler kimlerdir? Benim bildiğim, Azize Sofia’nın İnanç, Umut ve Sevgi adlı üç kızı adına inşa edilen gördüğüm en muazzam yapıyı inşa eden Antemios ile İsidoros’un efsaneleşen adlarıdır.”

“Bizler gibi basit ve sıradan olan insanların yapacakları mozaikleri kimlerin yaptığını bilmek isteyen kaç kişi olacaktır?”

“Evet ama onların isimleri eğer efsaneleştiyse, bu yalnızca Azize Sofia’nın inşaası ile olmadı, o zaman iyi birer zanaatkâr olurlardı, oysa gökyüzü ile yarışacak yükseklikteki bu benzersiz eseri yaratırlarken, dışarıdan bakanı da içine katmayı becerecek şekilde yapabildikleri için onlar birer sanatçı olarak efsaneleşebildi.”

“Sanatçı olabilmek yaratmanın, yaratabilmenin özü, neden canlıların resimlerini, heykellerini ve buna dair ne varsa yasaklayan bir anlayış, aslında yaratmayı yasaklamanın peşindedir. Eğer insan bunu zanaat olmaktan öteye taşıyıp bir eser yaratabilme yeteneğine sahipse, bu gücü ona Tanrı bahşetmiştir. Öyle olmasaydı, insan hiçbir eseri yaratabilecek yeteneğe ve güce sahip olamazdı.”

“İnsan, yaratıcılığın sadece bir aracısıdır. Ondan ötesi Tanrı’ya aittir. Bu gücü aslında insana verirken erkeğe ve kadına birbirinden ayrılmayacak şekilde, birinin diğerine üstünlüğü olmaksızın vermiştir ve biz yani sen ve ben bir araya gelerek, zanaat ile sanatın birleşerek kadının, günahların ve kötülüklerin anası olmadığını ortaya çıkartacağız.”

“Yoksa seni tanımamın nedeni de bunun için miydi?”

“Gelip beni bulman ve ilk görüşte sana âşık olmamın tek nedeni bu olsa gerek.”

“Kharon, inan ki bende aynı duygular içerisindeyim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 × 3 =