5. Bölüm

Kharon, sipariş ettiği yüzükleri almak üzere kuyumcular çarşına Minokta ile birlikte giderek onunla aynı anda yaşayacakları mutluluğu görmek istedi. Onları sonsuza kadar birleştirecek olan yüzüklerin yarattığı kutsallığın kalkanıyla bütün saldırıların önüne geçecek ve görmek istediklerini, kem gözlerine sokacaktı.

Evdeki Maria Ana ikonu önünde diz çökerek, yanan kandilin ışığında yalvarıyorlardı;

“Ey Rab, Yüce Tanrımız, gerçeği miras edindikleri ve vaatlerini de tarafından seçilmiş hizmetkârlarına gönderen sen, Kharon ile Minokta’ya bak, onların nişanını imanda, fikir birliğinde, gerçekte ve sevgide mühürle.

Ey Rab, bu yüzüklerin takılmasını göksel kutsamanla kutsa ve senin meleğin tüm hayatları boyunca bu hizmetkârlarının önünde olsun.”

Duaları bitirip, yüzükleri parmaklarına taktıkları anda birden Maria Ana’nın kımıldandığını gördüler. Bu, belli ki kurtuluşun müjdesiydi. Bunun için hala dizlerinin üzerinde, gözlerini resme dikerek ümitle bakmışlar, Maria’nin başındaki haleden çıkan ışık içlerine dolmuştu.

Bu anın huşusu ile aydınlanan yaşamlarında görülmeyeni, görebilme yetisiyle tüm kısıtlamalara rağmen, egemen ideolojiye baş kaldıran sanatçıların tarafında bulunmanın zorluğunu yeneceklerdi.

Mimarlıkta kubbeli kiliseyi, tasvir sanatında Hıristiyan sanatının temelini oluşturan biçemi yaratanların yanında, mozaik panoları duvar bezemesinde ve opus sectile ile avlularda, banyolarda ve yemek odalarındaki mozaiklerde, ikonasal resimlerde yaratarak aşacaklardı.

Minokta, kendisi için söylenen onca haksız ve aşağılayıcı sözden zalimce haz duyanların, zifos kusan ağızlarını kapatmak üzere, arkadaşı Leania’nın yanına gitti.

“Sevgili Leania, şu parmağımdaki yüzüğe bir bak ve onlara de ki; Minokta’nın taktığı yüzükte Tanrı’nın kutsamasını gördüm. Kendi başlarına başarmalarının mümkün olmadığı tarzda tek bir ruh ve beden olmalarını, bu dünyada başlayan sevginin ölümde sona ermeyip, Tanrı’nın katında mükemmel bir şekilde amacına ulaşıp devam etmesi için Kutsal Ruhun verildiğini gördüm.”

“Seni itham edenlere yazıklar olsun, kimler sana gözyaşı döktürdülerse onlara ayrıca şunu da diyeceğim; bu genç kıza söylediklerinizden utanın, görün ki o iffetli, dürüst ve namuslu bir insandır ve her şeye kara çalmaktan vazgeçin.”

 “Onlar saldırmaktan hiç vazgeçmezler. Bir ihtirasın cinnetiyle toplanan kudretleri, birden bire infilak ederek din ve ahlak adına birer cehennem zebanisi kesilirler. Şunu bilsinler ki; hesabını veremeyecekleri hiçbir lafı etmesinler.”

“Onlar senin kim olduğunu bilmezler ama senin direncini ve kararlılığını görecek, sanatını tanıyacaklardır. Senin arkadaşın olmaktan gurur duyuyorum Minokta.”

“Bundan sonra hep güzel günlerde birlikte olalım Leania.”

Kharon, Mennipos ile Philonides’ten aldığı boyalarla çalışmaya başlamış evdeki atölyede yaptığı taslağı şimdi gerçek bir resme dönüştürmek için kolları sıvamıştı. “Kış” adını verdiği ilk tablosunu kusursuzca boyamış ve Minokta’nın beğenisine bırakmıştı.

Modellik yaptığı bu tabloyu, Kharon boyarken izlemiş ve resmin dikkatli gözlerden kaçmayacak bir tarafına yerleştirdiği M ve X harflerini hemen fark etmişti. Görenlerin ‘Bin on’ sayısı olarak algılayacağı bu harflerin, aslında Minokta’nın M’si le Kharon’un Kh’si olduğunu bilecekti.

Diğerlerinden ayrılmaları ve tanınmaları için kendiside yapacağı mozaiklerde aynı imgeyi kullanacaktı. Bu şekilde tanınan ve bilinen mozaikler ile resimlerde kendine güvenen ve cinsiyetinden gurur duyan kadınları göreceklerdi. Her ne kadar anonimliğin dünyada verilmiş övgünün yerine geçeceğine inanmaları dolayısıyla sanatçı isimlerinin gizli tutulması onurlandırılsa da, kadınların cinsiyetlerinden çekinmeden bilinmelerini isteyen eserlerin gerçek sahipleri olacaklardı.

Kharon, yeni eserleri için taslaklar yaparak fikirler oluşturmaya çalışıyordu. Aynı şekilde Minokta’da yapacağı mozaikler için taslak çizimler yapıyordu. İmparator Valens’ten kalan yasalarla korunmakta olan ev ve açık alan atölyelerinde aynı şekilde çalışma yapan sanatkârlara sıkça rastlanırdı. Bunların dışında sanat öğrenilen başka bir okulda olmadığından, pek çoğunun kişisel sanat stilinden çok daha güçlü olduğu dini mekânlardaki eserlerde sanatkârların kişisel özellikleri diğerinden ayrılmalarını zorlaştırdığını bildiklerinden, kendi stillerini yaratabilmek için çoğunlukla evlerdeki atölyeler kullanılırdı.

Minokta’nın taslakları yaratıcılığını öne çıkarırken, Kharon esin kaynağı bulmakta onun kadar şanslı değildi. Bu birazda, geçmişte kaba, dağınık ve kirli inşaat alanlarında gelişen kişiliğinden kaynaklanıyordu. Minokta’da bunu biliyordu, ancak ona fark ettirmeyecek bir şekilde ufkunu açmak ve yeni esin kaynakları yaratabilecek şekilde, babasının da incelikle yaptığı gibi mitolojik öyküler ile efsaneler anlatarak oluşturmaya çalışıyordu.

Gecenin ve karanlığın iyice derinleştiği anlarda, soluk kandil ışığı altında, Minokta’nın anlattığı öyküler, Kharon’un yüreğini aydınlatıyor ve yapacağı resimlerin esin kaynağı oluyordu.

Geriye kalansa, gözlerinin önünde beliren sahneyi resmetmekti. 

Minokta, rahatça uzandığı bir biklinium üzerinden Persesus’un öyküsünü anlatıyordu Kharon’a;

“Akrisios, kızı Danae’yi yeni doğan Perseus’la birlikte bir sandığa koyarak denize atar. Ana-oğul, Zeus’un yardımlarıyla Seriphos adasına çıkarlar. Onları sahilde kral Polydektes’in kardeşi Diktys bulur. Aradan zaman geçer, Perseus büyür. Fakat kral Polydektes, Danae’ye tutulur ve bir ayak bağı saydığı Perseus’u ortadan kaldırmak için, ona, gidip Gorgo Medusa’nın başını getirmesini buyurur. Böylece çetin bir iş karşısında cesareti kırılan Perseus’a Hermes ve Athena görünerek, kendisine yardım edeceklerini söylerler.

Bu iki tanrının da öğüdüne uyan Perseus, önce üç ihtiyar kadın Graialar’a gider. Bu kadınların sırayla ve ortaklaşa kullandıkları tek gözleriyle tek dişleri vardır. Aynı zamanda Perseus’un bu çetin işi başarmasını sağlayacak üç vazgeçilmez şeyi saklayan Nymphalara nasıl gidildiğini bilmektedirler. Perseus Graiaların tek gözü ve tek dişlerini almayı becerir ve kendisine yol göstermeleri koşuluyla geri verir.

Perseus, Nymphaları bulur ve onlardan üç vazgeçilmez şeyi alır, ilki kanatlı sandallar, ikincisi Hades’in insanı görünmez kılan miğferi ve üçüncüsü Kibisis adı verilen büyülü torbadır. Ayrıca Hermes elmastan bir kılıç, Athena ise tunçtan bir kalkan hediye eder.

Kanatlı sandallarla havalanan Perseus, Okeanos kıyısına doğru yola çıkar. Orada üç Gorgo’yu uyurken bulur, saçları yılan, yaban domuzu dişli, tunç elli, altın kanatlı bu yaratıklar, baktıkları kimseleri taşa çevirirlerdi. Bu üç kız kardeş içinden yalnızca Medusa ölümlüydü. Perseus, Medusa’ya bakmamak için Athena’ın kalkanından gördüğü yansımayla Medusa’ya geri geri yaklaşır.  Böylece Hermes’in kılıcıyla uyuyan Medusa’nın başını keser. Akan kanlardan Khrysaor ile Pefasos doğar. Perseus, Gorgo Medusa’nın kesik başını heybesine yerleştirip uçarak ayrılır oradan. Bu arada uyanan iki kız kardeş Gorgolar onu izlemeye koyulurlar ama Hades’in başlığı onu görünmez kıldığından yakalayamazlar.

Perseus, birçok ülkeyi geçtikten sonra Erythra’ya varır. Buranın Kralı Kepheus’un karısı Kassiepeia, güzelliğiyle çok övünerek Hera’ya meydan okuduğundan, Hera’da, bu kendini çok beğenmiş kadını cezalandırmak üzere Poseidon’dan yardım ister. Deniz tanrısı Poseidon, önüne gelen her şeyi parçalayan bir ejderi Erythra’ya gönderir. Erythra’lı biliciler bu dertten kurtulmanın tek çaresi olarak, Kassiepeia’nın kızı Andromeda’nın ejdere yem edilmesini söylerler. Böylece Andromeda bir kayaya zincirlenerek ejdere yem edilir.

Tam bu sırada oradan geçmekte olan Perseus, kayaya bağlı kızı görür görmez âşık olur. Kızı çözer ve ejderi de elmas kılıcıyla öldürür. Ancak Andromeda bir başkasıyla sözlüdür. Perseus’u öldürmek isteyen Andromeda’nın sözlüsü bir pusu kurar fakat Perseus, Medusa’nın başını göstererek adamı taş yapar.

Perseus, Andromeda’yı da yanına alarak Seriphos’a döner. Bu dönüş Danae içinde bir kurtuluş olur, çünkü Polydektes, Danae’yi rahat bırakmamakta, onunla zorla evlenmek istemektedir. Perseus, Medusa’nın başını gösterek Polydektes’i ve arkadaşlarını taşa çevirir. Sonra iyi yürekli Diktys’i kral yapar. Kanatlı sandalları, torbayı, kendisini görünmez kılan başlığı Hermes’e, Medusa’nın başını da Athena’ya verdikten sonra annesi Danae ve Andromeda ile Argod’a gider.

Dedesi Akristos ise, Danae’den olacak torununun kendisini öldüreceği konusunda bilicinin söylediği kehanetten korktuğu için, Teselya’daki Larissa Kenti’ne kaçar. Ne var ki insan yazgısından hiçbir zaman kurtulamaz. Perseus’da, Larissa’ya bir spor yarışmasına katılmak üzere gider ve attığı diskle, istemeyerek dedesini öldürür. Perseus, bunun üzerine tahtından vazgeçer. Persesus’un oğullarından Amphitryon, Alkaios’un; Alkmene, Elektryon’un; Euroypstheus ise Sthenelos’un çocuklarıdır.

Kharon, huşu ile dinlediği öykülerin canlandırdığı hayal gücüyle, yapacağı resmin taslağını unutmamak için alelacele bir parşömene çizerdi. Mozaik atölyesinde, gündüzleri inançlı bir Hıristiyan, geceleri ise evde çok tanrılı bir Pagan gibi iki ayrı insanmışçasına davranmak onu birazda korkutuyordu. İkonsal resimlerde çoktanrılı inancı çağrıştıracak şekilde tasvirler yapmak ne anlam ifade ederdi. Kilise bu resimlere nasıl bakar, nasıl yorumlardı?

Oysa geometrik desenli mozaiklere, hiçbir inançta ve kültürde karşı çıkılmaz aksine, beğeniyle karşılanırdı. Şimdiyse düştüğü ikilem içerisinde bir yandan kadının ve kadınlığın görünürlüğünü ortaya çıkartmanın, diğer yandan kilise tarafından dini sapkınlıkla yorumlanabilmesinin zorluğu ile korkusunu yaşamaktaydı.

Duygu ve düşüncelerini Minokta’ya açmak istiyor ancak oluşturdukları fikir ve yaşam birliği içerisinde ikisinin de aynı koşullarda mücadele edeceğini biliyordu. Bu durumda bir başka kişinin görüşlerine başvurması gerekiyordu ve en uygun kişi olarak da Philonides geliyordu aklına.

Korktuğu ve pek dillendirmek istemediği düşüncelerini açmak için Philonides’e giden Kharon, önceden de yaptıkları gibi şarap eşliğinde konuşuyorlardı;

“Philonides bu kez senin yanına gelmemin sebebi yapacağım ikonsal resimlere ilham kaynağı olacak mitolojik öykülerdeki sahnelerin yaratacağı etkinin, kilise tarafından nasıl değerlendirileceği düşüncesidir. Bilirsin ki mitoloji çok tanrılı inanışa aittir. Sen böyle bir resmi görsen ne dersin? Bu resmi yapanın cezalandırılmasını, resmin de yakılmasını mı istersin?”

“Ey Kharon, senin adın bile mitolojiden gelir. Yer altı ülkesinin kayıkçısı Kharon, şu içtiğimiz şaraba bir bak ve ne olduğunu bir kez daha anla. İsa Mesih son akşam yemeğinde eline ekmek aldı, şükran duasını yapıp ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. <<Alın, yiyin>> dedi, <<bu benim bedenimdir.>> Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, <<Hepiniz bundan için çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır.>> Size doğrusunu söyleyeyim, insanoğlunun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda.

Khora’da yaratan, kutsal, sonsuz, mükemmel ve güçlü olan Tanrı’ya geliriz. Bu koşul, mozaiklerdeki ekmek ve şarap temasında gizlidir. Bunu görür ve biliriz, oysa ben bu sözleri başka bir yerden daha anımsıyorum. Tanrı Mitra da böyle demişti: <<Benim bedenimden yemeyecek kanımdan içmeyecek ve böylece benimle bir olmayacak kişi, kurtulamayacak kişidir!>>

Hıristiyanlığa sızan imgecilik aslında çok tanrılı inancın içindedir. Bu imgeler ve imgelerin kutsallıklarını anlatan öykülerimizin benzer oluşları da bunun bir kanıtı değil midir?

Korku duymana gerek yok Kharon, Hıristiyanlığın ilk zamanlarında da farklı görüşler yayılmasın diye felsefi kitaplar yok edilmiş ve yasaklanmıştı, çok yakın bir geçmişte de, Latin köpeklerin sefil yaşamlarından sonra kenti terk etmeleriyle, dinsel simgeli resimlere ve esas anlamıyla inancımıza karşı durulması anlayışı da kenti terk edip gitti.”

“Her zamanki gibi güzel şeyler söylersin Philonides, boyalarında sözlerin kadar güzeldir. Şimdi yüreğime su serpildi, bana verdiğin bu cesaretle resimlerimi korkmadan boyamaya devam edeceğim.”

Kharon, içtiği şarabın ve Philonides’in de yüreklendirmesiyle Minokta’dan duyduğu Perseus’un öyküsünü, ikon tahtası üzerine geçirerek boyamaya başladı.

Ayakta duramayacak kadar yorgun düştüğünde ise resmi bitirmişti, karşısına geçip şöyle bir baktı;

Bir üçgenin tepe konumuna yerleştirdiği Perseus, ayağında kanatlı sandalları, başında onu görünmez kılan miğferi, bir elinde elmas kılıcı, diğer elinde ise taşıdığı Medusa başıyla uçmakta. Üçgenin sol alt köşesinde, denizde yüzen korkunç ejder. Üçgenin sağ alt köşesinde ise kayalara zincirlenmiş, korku dolu gözleriyle yer alan güzeller güzeli Andromeda’nın, parçalanmış giysileri altından görülen yarı çıplak bedeninden oluşan tablo ile, arka kısmı dolduran kara bulutların arasından sızan güneş ışıkları resmi tamamlıyordu.

Minokta resme baktığında, kendisini aynı savaşım, aynı mücadelenin içinde gördü. Kharon’la da gurur duydu, o da aynı tabloda yer alıyor ve bir ejder kadar korkutucu olan skolastik düşüncelere karşı savaşım veriyordu.

Ancak Kharon kadar, kendisini de endişelendiren, konusunu doğrudan mitolojiden alan resimlerin kilisenin tepkilerini üzerlerine çekebileceğiydi. Bunu aşmanın yolunu Kharon’u incitmeden yapmak istediğinden, yeni öykülerini kutsal kişiliklere yönelik olarak anlatarak deneyecekti.

Kharon’un ne kadar yorulduğunu biliyordu. Böyle yapmakla, onun yaşadığı ikilemlerini rahatlatmış olacak aynı zamanda gelecek tepkilerin yönünü de değiştirmiş olacaktı.  En azından dinsizlikle suçlanmayacak, yalnızca görselliğin ortaya çıkardığı aykırılık cezalandırılmak istenecekti.

Minokta, anlattığı öykülerin Kharon’un resimlerine yansıyarak görsel bir şekle dönüşmesinden büyük haz alıyordu. Bakalım yeni anlatacağı öykü nasıl bir resme dönüşecekti. Aynı hazzı, babasının kendisine anlattığı öykülerin resme dönüşmesinden aldığı günler aklına geldi.

 Minokta bu kez, Antiokheia’lı Ayia Marina’nın öyküsünü anlatıyordu;

“Antiokhei’lı Pagan bir rahibin kızı olan Marina, bakıcısı tarafından Hıristiyan olarak yetiştirilir. Antiokheia valisi bu genç ve güzel kızı görünce evlenmeye karar verir, ancak Marina kendisini İsa’ya adadığından bu teklifi reddeder. Azizeyi kararından döndürmek isteyen vali genç kıza çeşitli işkenceler yapsa da Marina kararlıdır. Bunun üzerine zindana atılır. Şeytan ateş saçan bir ejderha biçiminde genç kıza görünerek onu korkutur. Dizleri üstüne çöken Marina göğsünde taşıdığı haçı çıkarır. Ejderha kızı yutar ancak Marina’nın elinde taşıdığı haç ejderhanın gövdesini ikiye bölecek kadar büyür, yaralanmadan kurtulan genç kızın cesareti ve kararlığını görenler bundan çok etkilenerek Hıristiyan olurlar. Buna bir son vermek isteyen Antiokheia valisi kızın idam edilmesini ister. Marina asılacağı yere götürülürken, doğum sancısı çeken kadınların, kendisinin ejderhanın bedeninden kurtulduğu gibi acısız biçimde doğurmaları için dua eder. Bu nedenle hamile kadınların, günahsız yere suçlanan insanların koruyucu azizesi olur.”

Kharon, Ayia Marina’yı kutsallık içeren figür halinde, ikona benzeri bir biçimde resmetti. Tek göğsünü açıkta bırakacak şekilde beyaz ipek giysisi omuzlarından dökülen kadın, dağınık saçları ile oturduğu yerden anlam dolu gözlerle bakmakta, İncil ve büyükçe bir haçı kucağında duran ellerinde tutmaktadır.

Minokta’nın tamda görmek istediği gibi olmuştur resim. Günahsız yere suçlanarak asılan bir kadının kutsiyetini gözler önüne seren resim, kilise tarafından da beğeniyle karşılanacaktır.

Kharon’u incitmeden istediği sonuca ulaşan Minokta, kutsal kişilikler ve mitoloji kaynaklı öyküleriyle her seferinde bambaşka tablolara ilham vererek, Kharon’un geometrik desenli mozaiklerden iyice uzaklaşmasını sağlamıştı. Üstelik ondaki yeteneğin gelişmesine de yol açmıştı.

Kharon ise kendi yaratıcılığını takdir etmekten çok, başarısını Minokta’ya bağlamasının, sanat içinde kadına fahişelikle eş tutulan modellikten öteye geçmesinin dahi tartışılmadığı bir zamanda yer almasının üzüntüsünü duyuyordu.

Estetiğin sadece nesnesi konumuna indirgenen kadının, insan kimliği, benliği sinsice parçalanmakta, çünkü kadına etkin ve özerk bir özne olma hakkı -az sayıda ayrıcalıklı kadın dışında- tanınmıyor. Bu inançta kadını simgeleyen, temsil eden olması çok güç görünüyor, çünkü kendisi bir simge. Simgeleme yetkesi, nesneleri adlandırma/tanımlama yetkesi geleneksel olarak erkeğin elinde olunca, kadın da simgelenen bir nesneye dönüşüyor. Baskın inanışın özündeki bu edilgin simge, etkin simgeleyen ayrımı, eşitsizliğin, baskının ve iktidarın önemli bir ideolojik desteği oluyor. Sanatçıyı etkin ve erkek özne, kadını ise onun edilgin yaratısı olarak gören yaygın inanç, bu ikilemin başka bir ifadesi olan kadın-erkek ayrımına dayanmakta. Buna göre kadın, Havva’nın günahından sorumlu; aldananda Âdem olmadığı için, kadın aldanıp suç işlediğinden, erkek ölümsüz simgeler yaratırken kadına da yalnızca ölümlü bedenler yaratmak düşüyor.

Kadının yaşamdan sonsuza dek dışlanmak istendiği bu yapı içinde, kadın sanatçı da, “kadınca” işlerin ve olguların dünyasını anlatmak ya da sanat dünyasında kabul görebilmek adına, kurallarını erkeklerin koyduğu oyuna, erkek gibi katılmak zorunda kalmakta. Salt bu nedenle bile, erkeklerin dünyasında kadınlar, uzun süre ya suskun kalmış ya da yalnızca kendileri için belirlenen alanlarda üretebilmişler. Güzel sanatların herhangi bir dalıyla uğraşan ve bu alanlarda başat eserler veren kadınların sayılarının az oluşu, hep bir suçmuş, ya da onun başını örtmesi ve saçını uzatmasının bir kanıtıymış gibi kadının önüne koyulmakta. Ama kimse onlardan, susturulmuşluklarının, ömür boyu boyun eğmelerinin, bastırılmışlıklarının nedenlerini ortaya koymalarını beklemez ve özne/ben olmaya çalışırken ne gibi bedeller ödediklerini sormaz. Zaten, en azından  “kadınca” eserler ortaya koymanın bedeli de ciddiye alınmamak, küçümsenmek ve toplumdan “tecrit” edilmek oluyor ne yazık ki!

Kharon, bu güne kadar kendine hiç dert etmediği, hatta farkında bile olmadan yaptığı mozaiklerin ustalığı sayesinde kendi dünyasında sessizce işini görmekteydi. Yaptığı işlerde, bir sanatçı sorumluğu ile yaşamı anlamlandırma, dönüştürme gibi kendisine dert edeceği bir yan yoktu. Atölye, yalnızca izlediği ve kalıplarını belirlediği şekilde, merkezileşme ve kurallara bağlı kalma çizgisinde teolojik bir bakışla iş yapılmasına izin veriyordu. Atölyenin dışındaki yaşamda ise efsane kahramanların, mevsimlerin ve erdemlerin simgelendiği çeşitli figürler, av sahnelerinin yer aldığı tablolar yapılmaktaydı.

Ne olduysa Minokta ile tanıştığı günden sonra oldu. Yeni bir dünya ve yeni bir anlayış uğruna kendisine, kadının ve kadınlığın suçluluktan kurtulmasını ve başka kadınların da bunu görmelerini dert etti.

Kadına yönelik kin ve nefret dolu olan; “İyi ki bir hayvan olarak doğmadım, iyi ki bir kadın değil bir erkek olarak doğdum ve iyi ki bir barbar olarak değil bir Yunanlı olarak doğdum.” Sözlerinden sonra, değiştirmeye uğraşacağı dünyanın ne olduğunu daha iyi kavradı.

Bir şeyleri değiştirebilir ve o değişiklik, küçük bir damla olup, diğerleriyle yağmur olabilirdi.

Dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir biçimde sürdüğü yaşamı, Minokta ile anlam kazanmış; ipek böceği, kelebeğe dönüşmüştü.

Kharon, yolunu bulmuş ve peş peşe resimlerini yapar olmuştu. Her bir diğerinden daha anlamlı ve daha çarpıcıydı.

“Terk edilmiş Psyche” resmiyle; bedeni üzerindeki örtünün omuzlarından dökülerek ayakucunda toplanmış, koluyla göğsünü kapamaya çalışan kadının terk edilmişliği ile yalnızlığını; “Helene ve Klytaimestra” resminde yan yana ve birbirlerine sarılmış halde ayakta duran, Troia savaşının komutanı Agamemnon’un karısı ile Troia savaşına neden olan kız kardeşi ve dünyanın en güzel kadını Helene vardır.

Kharon, bunların benzeri, mitoloji kaynaklı ve kutsal kişilikler ile kutsal temalı resimlerde, kadını görünür kılarak, görünmezliğini yok etmek, onun sesini duyurmak ve erkeğe itaate mecbur bırakan zihniyetin karşısına dikilmek için gece gündüz hiç durmadan çalışıp çabalıyordu.

Atölyedeki işlerini fazlasıyla boşlamıştı. Ancak biliyordu ki, orası ileride yapacakları için bir basamaktı. Atölye olmadan, işi sürdüremezdi. Şöyle güzel bir imkân doğsa da, bir başlangıç yapabilseydi.

Vakit kaybetmeden, Azize Sofia Kilisesine giderek, beklentisinin gerçekleşmesi inancıyla diz çöküp, ellerini gökyüzüne açtı ve dua etmeye başladı.

“Tanrım, lütfet bana, sevgin uğruna; sil isyanlarımı, sınırsız merhametinle.

İnsan yardımına muhtaç etme beni. Ey kutsal Maria, sen kabul et bu evladının yakarışlarını, çünkü sıkıntıdayım. Senden başka tesellim yok, insanların umudu ve yardımcısı, yalvarışlarımı hor görme ve bana yardım et.

Sana sığınanlar asla utanarak geri dönmez. Her iyilik dileyen senden bir hediye alır. Önümde açacağın yolda cehaletin karanlığından uzaklaşıp, sanatımla gerçeğin ışığına yürüyeyim, şu ellerimin amelini reddetme, senin merhametin ebedidir. Şimdi ve her zaman ve sonsuzluklar boyunca, Âmin.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

+ 73 = 82