7. Bölüm

Kharon, önceden olduğu gibi atölyenin işlerini de aksatmadan yerine getirmekte ve oradaki varlığını bir üst düzeye taşıyarak yönetici olarak hizmet ettiği kimselerle ilişkilerini, hem atölyenin kimliği hem de kendi kimliğiyle sürdürebilme ayrıcalığını kullanmaktaydı.

Kadınlar sosyal yaşamdaki kısıtlanmalarına rağmen, aktif olmayı başarabilmek için dokuma yapmışlar, kitap kopyalamışlar, biyografi ve anı yazmışlar, müzik bestelemiş ve ilahiler seslendirmişlerdir.

Minokta’da babasından öğrendiği sanatını azimle ve inatla sürdürerek, yeteneği sayesinde Bizantion ideolojisine başkaldıran güçlü bir kadın olarak tanınmıştı.

Elde ettiği tanınmışlık ile sanatçı kişiliği için yapılan yorumlarda, konu bir kadın olunca, en eski en dar kafalılık tutuculuktan ve iki yüzlülükten vazgeçilmez ve ahlakçı yergilerle karşılanırdı. 

Hakkında yapılan olumlu yorumlar ise bir mozaik sanatçısının yaratıcılığını takdir etmekten çok, Kharon’un öğrenci yetiştirme konusundaki becerisini öven nitelikteydi.

Oysa Minokta, sadece önemli bir sanatçı değil aynı zamanda, çağının kalıplarını hem sanatsal boyutta hem de bir kadın olarak yıkmak için ölesiye mücadele etmekteydi.

Öyle görünüyordu ki, ulaştıkları çizginin ötesine geçebilmeleri için ne kadar uğraş verseler de, bir adım daha ileri gitmeleri engelleniyordu.

Olumlu ya da olumsuz tüm değerlendirmelere karşın, yılmadan çalışarak elde ettikleri protomaistores unvanını korumak ve devam ettirmek için imge seçimlerini belirlerken, istekte bulunanların toplumsal konumlarını yansıtmasına dikkat etmekteydiler.

Minokta’nın yaptığı mozaiklerin özelliğini sağlayan, kullandığı küçük ölçülü tesseraların insan yüzlerindeki detayları verebilmesiydi. Dikkatli gözlerle bakıldığında kullanılan tesseraların bir el büyüklüğünü geçmeyecek alandaki sıklığı onun yaptığı işlere ne kadar büyük bir ustalık kattığının deliliydi. Aynı şekilde Kharon’un fresklerinde kullandığı renk tonlarının çokluğu ve çeşitliliği de benzersiz ustalığının kanıtıydı.

Yaptıkları işlerin aranırlığı ile çok sayıdaki çalışmaları, iş ortaklıklarının ne kadar doğru ve mükemmel olduğunun bir göstergesi olarak, Nikolaus’un da ergolaboi unvanını elde etmesini sağlamıştı.

Bu kadar tanınmaları ve tercih edilir isimler olarak elde ettikleri başarıları, katı dogmacılığın yerine, antik ruhu yeniden canlandırmaya çalışmakla karşı karşıya kalacakları bir sürece girmelerine neden olacaktı.

Eserlerinde seçtikleri konuları amaçlarını sağlayacak şekilde göstermeleri,  kadını ön plana alarak, görünür olmalarını önemsedikleri ve bazılarında işi yaptıranında onayı ile kadını antik heykellerde olduğu gibi giysilerin vücudunu kapatmadığı halde dikkat çeken bir biçimde resmetmiş olmaları bu sürecin başlangıcına yol açmıştı.

Bu süreç, işlerinin azalarak devam ettiği bir süreç olmuştu. Artık konu seçimlerinde karşılaştıkları beğenilerde değişmeye başlamış, manzara resimlerinin,  av sahnelerinin, kuşların, çiçeklerin daha çok görünür olduğu mozaikler ile freskler tercih edilir olmuştu.

Bu tercihlerin çoğalması ise anlayışlarından ve sanatlarından uzaklaşmaları demekti. Bu da hiç istemedikleri, sanki kendi varlıklarının inkârına çalıştıkları bir süreçti. Bunun daha fazla devam etmesine göz yummaları mümkün olmadığından bir süre yeni iş almadılar.

Kendilerince, olumsuz bir hava içerisinde kalmalarına yol açan nedenleri gözden geçirmek ve yeniden bir yapılanma içerisine girerek, seçimlerini belirlemek maksadıyla bulundukları ortamdan uzaklaşarak, bir ipek böceği gibi kozalarına kapandılar.

Neden düne kadar olan takdir gören sanatçı kişilikleri ile eserleri, bu gün kabul görmemeye başlamıştı? Neden seçtikleri konularda beğeniler değişime uğrayarak, yeniden bağnaz bir Bizantion kimliğini kazanmaya başlamıştı?

Minokta ve Kharon günlerce bu ve bunun benzeri soruların cevabını bulmak üzere konuştular, tartıştılar ve sonuçta devlet ile dinin el ele gittiği bir anlayışın ülkeyi yeniden ele geçirmekte olduğuna ve esas karşı konularak mücadele edilmesi gerekenin bu anlayış olduğuna kanaat getirdiler.

Peki, bu değişim nasıl başlamış ve bu günlere nasıl gelinmişti? Bu sorunun cevabını bulmak çokta zor değildi;

Bizantion devleti ile Haçlılar birbirlerine hiç güvenmiyorlar adeta düşmanlık duyuyorlardı. Bu düşmanlık, Latinlerin özelliklede kentin yağmalanması sırasında “aslan payını” alan Venediklilerin aç gözlülüğünü sergileyen IV. Haçlı seferi ile doruk noktasına çıkmıştı.

Haçlılar kenti yerle bir etmişler, alanları bezeyen tüm anıtlar ve Hipodrom talan edilmiş, sanat eserleri kırılıp dökülmüştü. Bundan sonrada kalıcı olmadıklarını varsayarak, gereksiz harcamalar yapmamak üzere kentte hiçbir yapım etkinliğinde bulunulmamış, yalnızca bazı kiliseler Latin kültürüne tahsis edilmişti.

Büyük bir İmparatorluk imgesinin yok olup yerini bağnaz bir Bizantion kimliği taşıyan yapıya dönüşmesi, Latin istilasının olduğu bu dönemde meydana gelmişti.

Kente hâkim olan anlayışın dayatması ile din dışı kalan kültürel alanlar ve sanatsal yapıda, haçın simgeselliğine dayanan katı bir görüş ortaya çıkmıştı.

Latin yönetimi altındayken kent hem sayı olarak hem de içinde barındırdığı değişik unsurlar bakımından daralmıştı.

VIII. Mikhael’in, 1261 yılında idareyi tekrardan ele geçirmesiyle birlikte şehir hemen çok uluslu hüviyetini yeniden kazanmaya başladı.

Latin tahakkümü altındayken şehirden ayrılan Yahudiler tekrardan döndüler. Zanaatkâr ve tacir olarak yeniden hizmetlerine başladılar. Bu dönemde hatırı sayılır Rus’ta kente gelmiş ve içlerindeki papazlar ile keşişler, Studios Manastırını kendilerine mesken edinmişlerdi.

Ve elbette geride kalan Latinler, kentin ele geçirilmesinden ve yağmalanmasından sorumlu olabilirlerdi ama bu Bizantionlıların bütün Latinlere karşı inancını kaybettiği anlamına gelmiyordu.

Venediklilerin can düşmanı olan Cenevizlilerle ittifak içine giren VIII. Mikhael, önceden sahip oldukları imtiyazları kendilerine geri verdikten sonra, Venediklilerden doğan boşluğu doldurmak üzere kente akın ettiler. O kadar çok Cenevizli geldi ki, şehirde hoşnutsuzluk olmasın diye önceden Khrysokeras civarında tahsis edilen bölge yerine, bir zamanlar yaşadıkları Sikai bölgesinde onlara özel bir mahalle tahsis edildi.

En önemli deniz gücüne sahip olan Venedikliler de potansiyel bir düşman olarak dışarıda bırakılamazdı. 1268 yılında onlarla da yapılan bir anlaşmayla önceden sahip oldukları imtiyazlarına yeniden kavuşacaklardı.

Böylece Konstantinopolis, 1204 yılı öncesinde olduğu gibi çok etnikli ve uluslararası bir kent hüviyetini kazandığından, bu çeşitliliğin getirdiği zorluklarla da başa çıkması gerekiyordu.

Zorluklar, Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınmasının üzerinden daha 15 gün geçmeden yeni seçilen Papa IV. Urban’la başladı. Latin yönetiminin sona ermesini kabul etmediğini açıklayan Papa, Latin İmparatorluğu’nu Konstantinopolis‘de yeniden kurmak için devrik İmparator II. Baldwin ve Venediklilerle ittifak içine girerek epeyce bir gayret gösterdiğine dair haberler kentte hızla yayıldı.

Ancak o sırada Papa IV. Urban öldü ve yerine geçen IV. Klemens için önemli olansa, bir Latin İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasından çok, Doğu ve Batı Kiliselerinin birleştirmekti.

Üzerinden çok geçmeden, 1268 yılında Papa IV. Klemens’te ölünce yerine uzunca bir bekleyişin ardından, 1271 yılında Papa X. Gregorius seçildi. O da aynı IV. Klemens gibi Kiliselerin birliğinden yanaydı. 

1274 yılında Papa X. Gregorius’un çağrısıyla Lyon Konsili toplandı. Bizantion adına toplantıya katılan Georgios Akropolites, Papa’nın üstünlüğünü ve Roma inancını kabul ettiğine dair yemin ederek, heyetin diğer üyeleriyle birlikte bildiriyi imzaladı.

Böylece ilk defa ve resmen, üzerinde çalışılan Kiliseler birliği gerçekleşmiş oldu.

Roma Kilisesinin üstünlüğü ve Kiliseler birliği, çoğu Roma’dan nefret eden Bizantion ruhani sınıfınca kabul edilemezdi, hele hele Ortodoksluğa bağnazlıkla bağlı olan keşişlik müessesesi ise asla ikna olmadı ve halk arasında kendi inançlarına ihanet edildiği düşüncesini yaygınlaştırdı.

Bundan sonra, yakın geçmişe duyulan öfke ile başkaldırı, Kiliselerin birliği oluşumunun yol açtığı inançlar karmaşasının bir sonucuydu.

Kente ayrıcalıklar sağlanarak yeniden yerleşen Cenevizli, Venedikli, Pisalı ve Amalfi’lililer ile Latin inancı yeniden hayat kazanmaya başlamış, birbiriyle uzlaşması çok zor hatta imkânsız görülen Ortodoks ve Latin inancın etkileri, yaşam içindeki belirsizliklere neden olmaya başlamıştı.

Kharon’la Minokta’nın gözden düşmesi, yeni gelişen renksiz ve kişiliksiz bir sanat anlayışının da nedeniydi.

Bu dönemin freskleri ile mozaiklerinde, insan figüründen çok, tabiat manzaraları tercih edilir olmuştu.

Bu yaklaşımı Minokta asla kabul etmiyor, istedikleri gibi baskıcı ve yıldırıcı bir anlayışın yeniden hayat bulmasıyla, kendi olduğu kadar, tüm kadınların seslerinin kesilmek istenmesine de karşı çıkmanın yeni yollarını arıyordu.

Kharon’un düşünceleri de aynı yöndeydi, ancak halen atölyenin artık iyice azalmakta olan işlerini, Nikolaus’un hırslı tutumuyla yerine getirmekten de vazgeçemiyordu.

Dışarıda ise, yeni türeyen zengin tüccar kesiminin zevksiz, şatafatlı ve lüks içinde yaşadıkları evlere yaptırdıkları freskleri, Minokta ile kendi adının baş harflerinden oluşan simgesini koymadan tamamlıyordu. Çoğu birbirine benzeyen ve sıradan bir ustanın elinden çıkmışçasına boyanmış duvarlar, sadece gelir temin edebilme maksadıyla yapılıyordu.

Bir üslup, bir kişilik yahut sanat değeri taşımayan bu freskler için daha fazla uğraş vermenin de anlamı yoktu.

Yapılması gereken, Minokta’nın da kafasında olan yeni çıkış yolunu bulmak ve ezilmeye uğraşılan başkaldırının, sanatını yaratabilmekti.

Sessizce izledikleri, rotasını şaşırarak, varacağı yönü bulmaya çalışan bir gemiye benzettikleri kafası karışık insanların, neyi nasıl kabul edecekleri ve nasıl bir tepki vereceklerini kestiremedikleri bu ortamda Minokta, çok tartışmalı bir ismi ortaya attı ve Kharon ile bu isim üzerinde konuşmaya başladılar;

“Kharon, öyle bir iş yapmamız gerekli ki, görenlerin ya beğenecekleri ya da nefret edecekleri bir tablo olsun.”

“O güzel yüzünü aydınlatan ve gözlerinden okunan düşüncelerin, neye karar verdi de bu kadar mutlu görünmektesin.”

“Uzun zaman kadının başının eğilmesi ve aşağılanması ile geçti, oysa yeniyi oluşturmak için iki yön arasındaki dengenin iyi bilinmesi, yaşanması ve hakkının teslim edilmesi gerekmiyor mu?”

“Bunu bana mı söylüyorsun Minokta?”

“Hayır, hayır güçlü ve yaşam dolu karakteriyle, kadınlar için var olan yasaklar ve kısıtlayıcı adetlerin önüne korkusuzca kendisini atan bir azizenin tablosunu yapmak istiyorum.”

“Günahkâr ve tövbekâr kadınların koruyucusu Maria Magdalene’mi olacak bu Azize?”

“Başkası mı var Kharon! Bizlerce, Katoliklerde olduğu gibi dışlanmayan Azize’nin tablosu, kafa karışıklığı içinde olanlara da yol gösterici olacaktır.”

“Yoksa sen de mi ‘elçilere gönderilmiş bir elçi’ olacaksın?”

“Belki de; Maria Magdalene, Mesih’i en iyi ve en doğru anlayan kişiydi, buna karşın erkek havariler tarafından ‘içinden yedi cin çıkan’ bir kadın olarak tanımlandı. Hıristiyanlıktaki önemine rağmen, Batı Kilisesi ve Papalar tarafından ötekileştirilen ve giderek dışlanan bir kadın oldu. Bu nedenle de ikonlarda ve hikâyelerde yer almadı.

Ama bize anlatılan, Mesih’in dirilişini on bir elçiye duyurmakla görevlendirilerek, elçilere gönderilen elçi olduğudur.

Kadınlar sadece; anneliği, ailesi ve bekâretleriyle kutsanmışlar, onun ötesinde kapatılmış, yok sayılmış ve yaşamdan uzaklaştırılarak dışlanmıştır.

Oysa kadınların erkeklerle aynı değerde görülmeleri için, Maria Magdalene gibi yeni bir elçi mi olmak gerek?”

“O zaman sorumun cevabı tam olarak, Maria Magdalene mozaiği yaparak, tüm kadınlara adamak ve görünürlüklerini ortaya çıkarmak oluyor.”

“Evet, bu mozaiğe bakan kadınların görmelerini istediğim, tek şey; kendilerinin de erkeklerle aynı değere sahip olduklarını düşünmeleridir.”

Bu günleri karşılıklı konuşarak ve tartışarak, ulaştıkları çizgiden taviz vermeden bu işi sürdürmekte karar kıldılar. Varlıklarını nedeni buna bağlıydı yoksa sıradan ve hiçbir özelliği olmayan işler yapmakla ayakta kalmaları mümkündü ancak kendi varlıklarının inkârı olan bu durumda, kişiliklerini ve düşüncelerini satarak yaşamlarını sürdüren saray soytarılarından farklı bir iş yapmış olmayacaklardı. Böylesine bir aşağılanmayı da kabullenmeleri imkânsızdı.

Kharon’da atölyede alınan siparişlerin çok azaldığını söylüyordu. Yeni gelen birkaç işi de kendileri reddederek, gelecek tekliflerin zamanını bekliyorlardı.

Bekleyeceklerdi, ta ki gelecek yeni iş teklifinin kendi koşullarınca yapılması istensin. Bu güne kadar yaptıklarıyla yeteri kadar ünlenmişlerdi; elbette birileri kıymetlerini görerek isteklerine karşı çıkmadan talepte bulunacaktı.

Çok geçmeden Kharon’a atölyeden bir çağrı geldi ve görüşmek üzere, atölyeye gitti. Patriyarkos kendisini bekliyordu;

“Benimle görüşmek üzere haber göndermişiniz, vakit geçirmeden geldim bende.”

“Evet Kharon, biliyorsun artık eskisi gibi değiliz, kentin dokusu yeni gelen Katoliklerle tamamen değişti. Onların eskiden yaptığı bunca yağmaya, bunca yıkıma rağmen bazılarınca kabul görmektelerse de benim bütün bu olup bitenlere karşı kayıtsız kalabilmem mümkün değil. Çok sevdiğim ve kıramayacağım dostum Maximus’un benden bir isteği oldu. Atölyenin de karşılayamayacağı bir istekti bu. Aklıma sen ve değerli eşin Minokta geldi, belki siz bu isteği yerine getirebilirsiniz.”

Kharon, Minokta ile henüz evlenmediklerini söyleyecekti ancak vazgeçti, bunu söylemekle ardından gelecek pek çok soruya da yanıt vermek zorunda kalacaktı ki;

“Sayın Patriyarkos, dostunuz Maximus sizden ne istemişti?”

“Ah, yaşlılık işte, bu isteğin ne olduğunu söylemedim değil mi?  Evet, bana bir tablo sipariş edeceğini ve bu işe yardımcı olmamı istedi. Dediğim gibi benimde aklıma sizler geldiniz, eğer bu işi yapmak istersen gidip Maximus’la konuşursun.”

“Pekala Sayın Patriyarkos, Maximus’u nerede bulurum?

“Dostum Maximus, Antigoni’de Hristos Manasatır ve Kilisesinde papazdır.”

“Anladım Sayın Patriyarkos,  siz bu işi bana bırakın ben Maximus ile anlaşırım.”

“Benim payımı da unutmazsın değil mi, Kharon?”

Kharon, Patriyarkos’un yüzsüzce yaptığı isteği duymazlıktan gelse de, alacağı paranın yarısının ona gideceğini gayet iyi biliyordu, kendisine haber vermesinde sanki başka bir neden mi vardı?

Neyle karşılaşacağını ve ne isteneceğini bilmiyordu, gidip Maximus’la görüşüp öğrenecekti. Ama oraya gitmek için bir tekne bulmak gerektiğinden önce limana gitti ve Antigoni’ye gidecek olan bir kaptan aramaya başladı. Sonunda Laskaridis’i bularak anlaştı. Ertesi sabah gün doğumuyla yola çıkacaklar, gün batımından önce döneceklerdi.

Durumu Minokta’ya anlattı, eğer kabul edebilecekleri bir istek olursa derhal anlaşarak işe başlayacaklardı.

Ertesi sabah Kharon söylendiği gibi gün doğumuyla birlikte limana geldi, Kaptan Laskaridis’i buldu, hamallar limandaki çuvalları teknenin ambarına yüklüyorlardı. İşleri bitene kadar beklediler ve kaptan, bekleyen diğer yolcularla birlikte onları tekneye aldı. Yola çıkmaya hazırdılar, tatlı bir sabah esintisi çıkmış güvertedeki yolcuları adaya götürmek üzere yelkenlere dolmuştu.

Ada uzaktan görünmüş, sakin sularda ve parlak güneşin altında tüm güzelliğiyle, diğerleriyle birlikte duruyordu. Kaptan ustaca bir manevrayla iskeleye yanaşarak yolcularını indirdikten sonra akşam dönüşü için açıkta demir atarak beklemeye başladı.

Kharon, adaya birlikte geldiği yolculardan Maximus’un bulunduğu manastırı öğrenmiş ve kapısına kadar gelmişti. Geldiğinde kendisini kapıda karşılayan bir diyakoza, Papaz Maximus’la görüşmek için geldiğini söyledi.

Diyakoz onu, Maximus’un yanına götürdü. İçeri giren Kharon;

“Sayın Maximus, beni buraya gönderen Patriyarkos’tur. Kendisinden bir isteğiniz olmuş, bende bunu öğrenmek için geldim.”

“Senin bir adın yok mudur evladım?”

“Çok özür dilerim sayın efendim, beni bağışlayın heyecandan olsa gerek, adım Kharon, Patriyarkos’un yöneticisi olduğu atölyede mozaik ustasıyım.”

“Tamam evladım, şimdi beni iyi dinle. Şehirde yerleşik hayırsever bir Fransisken olan Bayan Federica’nın isteği üzerine Patriyarkos’tan yardım istedim. O da bana seni tavsiye etti. Sen bu işlerden anlarmışsın.”

“Evet efendim, benim ve eşim Minokta’nın yaptığı pek çok fresk ve mozaik vardır, belki sizde görmüş olabilirsiniz, demek istediğim bizim bu işleri iyi bildiğimizdir ancak bunun için bazı şartlarımız vardır.”

“Bunlar beni ilgilendirmiyor evladım, sen şehre döndüğün zaman Cenova’lı Carlo Angio’yu sor, Bayan Federica’da onun eşidir, onları Sikai’de tanımayan yoktur. Ne diyeceksen onlara dersin.”

 “Sağ olunuz efendim, dediğinizi yapacağım. İzninizle, şehre dönüş için limandaki gemiye yetişmem lazım.”

“Yolun düşerse yine gelirsin Kharon, Patriyarkos’a da saygılarımı iletmeyi unutma sakın.”

Akşam saatlerinde eve dönen Kharon, Minokta’ya esas görüşmesi gereken kişinin hayırsever Fransisken, Bayan Federica olduğunu ve kendisini görmeye birlikte gitmelerinin bu nedenle daha iyi olacağını söyler.

Gitmelerinden önce Kharon, Carlo Angio’nun kim olduğunu ve nerede bulunduğunu soruşturur. Gerçektende onu tanımayan yoktur, gemi sahibi çok zengin bir tüccar olan Carlo Angio’nun evinin Megalos Pyrgos (Büyük Burç) civarında olduğu ve eşi Federica hakkında topladığı bilgiler çerçevesinde; Fransisken tarikatından, aynı zamanda günlük yaşamına devam eden kadınlar arasında yaygınlık kazanan inancın, yardımseverlik ve kardeşlik temeline dayalı, manastır kuralları dışındaki ayrı bir cemaate bağlı olduğunu öğrenir.

Minokta’yla birlikte Bayan Federica ile konuşmaya gittiklerinde son derece samimiyetle karşılanırlar. Böylesine tanınan ve zenginlikleri ile bilinen ailenin, mütevazı ve sade bir yaşam içerisinde olduklarını görürler.

Bayan Federica isteğini söylemeden önce onlara bir öykü anlatmaya başlar;

“Messina, Bakire Maria ile çok güçlü bağları olan şehirlerden biridir. Havari Paulus’u, Roma’ya zincirlerle götüren yolculuğun rotası, Malta kıyılarındaki ünlü gemi enkazından sonra Messina’da durdu. Asil şehir ve Sicilya’nın başkenti Messina, Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki birleşme noktası, İspanyadan Mısıra, Kartacadan Küçük Asya’ya kadar çeşitli dillerin konuşulduğu bir yer, bir limandır.

Yunanlı, Romalı ve İskenderiyeli filozofların düşüncesi Yeni Fikir’le, özgürlük kadar, eşitlik ve kardeşliğin şehri Messina, Paulus’a kesinlikle kayıtsız kalamazdı.

Hıristiyan Cemaatinden 4 temsilci (mesinessi), Kudüs’e erişmek için Messina limanından ayrıldı. İsa’nın hayatındaki en önemli anların geçtiği yerleri ziyaret ettikten sonra, Mesih’in annesi onları nazik bir şekilde karşıladı ve dönüşlerine sevindi. Uzun konuşmalardan sonunda Maria,  mutluğunu ifade eden bir anne olarak,  tüm şehri kucaklayan inancıyla Messina’nın korunmasını sağlayacak bir mektup yazdı. Birkaç ay sonra temsiciler Kutsal Mektubu getirdiler. Messina’nın hamisi ve koruyucusu azizin yerine, şahsen onu seçenin Madonna’nın olması Hıristiyanlıkta nadir görülen bir örnekti.”

Bayan Federica’nın anlattığı öykü bittiğinde, Minokta sorar;

“Sayın Bayan Federica, bize bu öyküyü anlatmanızın sebebini öğrenebilir miyiz?”

“Evladım, senden yaşça büyük olabilirim ama sanatçının değerini sizden daha fazla bilecek kadar büyük değilim. Öyküyü, isteğimin ne olduğunu söylediğimde gözlerinizin önünde canlandırmanız için anlattım. İsteğimde, Messina’nın koruyucusu Madonna’nın gönderdiği mektubu resmetmenizdir. Bana bu tabloyu yapın ve getirin, bende böylece sizin koruyucunuz ve haminiz Bayan Federica olayım.”

“Sayın Bayan Federica, biz bambaşka düşüncelerle buraya gelmiştik ama şimdi bize öyle bir şey söylediniz ve öyle bir istekte bulundunuz ki, ne benim ne de Kharon’un bunun üstüne diyecek bir şeyimiz kalmadı. Bizi kardeşlik, iyilik ve yardımseverliğinizle kucaklamanız ne büyük bir lütuftur. Ancak sizden tek isteğimiz, yapacak olduğumuz çalışmalarda özgür kalmamızdır.”

“Benim sevgili kızım, yapacağınız çalışmalar benim için değil, kendiniz içindir. Ben size ve yapacaklarınıza hiç karışabilir miyim?”

“İyilik ve hayırseverliğinize minnettarız Bayan Federica.”

“Güzel, şimdi bana tabloyu ne zaman tamamlayacağınızı söyleyebilir misiniz?”

“Yapacağımız iş zaman alacaktır, Azizler gününe kadar yapacağımızı umuyorum.”

“Anlaştık o halde, gidin ve eşim Carlo’dan işinizin bedeli neyse isteyin. Yapacağınız tablonun Azizler gününden önce yerini bulması oldukça önemli, sizi umutla bekliyor olacağım.”

Bayan Federica’nın evinden ayrılan Kharon’la Minokta, yolda hızlıca ilerlerken kendilerini sanki bambaşka iki insana dönüştüren bir büyünün etkisiyle hareket ediyorlardı. Kelimeler ağızlarına kadar geliyor, bir türlü iki dudaklarının arasından çıkamıyordu. Sessizce birbirlerine bakıyorlar, hissettikleri karmaşık duyguları ve düşünceleri ifade etmekte zorlanıyorlardı. En sonunda Kharon’un ağzından titrek ve zayıf bir cümle döküldü;

“Minokta, biz ne yaptık?”

“Bende bilmiyorum Kharon, buna ne demeli; kendimizi tutsak mı ettik, yoksa özgür mü bıraktık anlamış değilim. Yaptık bir şey işte, daha fazla soru sorup durma bana.”

Gece boyunca hiç konuşmadılar, sabah kalktıklarında Minokta’nın gözleri, Kalsedon taşlı küpeleri gibi ışıldıyordu.

Çünkü Minokta o gece rüyasında, Kutsalların Kutsalı Maria’in kendisine mektubu okuduğunu gördü;

“Ben Maria, Joachim’in kızı, Tanrının mütevazı hizmetkârı, çarmıha gerilmiş İsa’nın annesi, Yehuda kabilesinden, Davut soyundan. Tüm Messinessi’ye sağlık ve Yüce Baba’nın kutsamasıyla;

Büyük bir inanca sahip olan hepiniz, bize temsilci gönderildiğini ve Tanrı’dan bahseden oğlunun, Tanrı ve insan olduğunu ve dirilişten sonra cennete gittiğini ve yolu bildiğini itiraf ettiğini elçi Paulus’un vaazıyla biliyoruz. Bunun için sizi ve sürekli koruyucusu olmasını istediğiniz şehri kutsuyorum.

Kudüs isimli ev sahibinden…”

Yalnızca mektubu okumakla kalmamış, birde mektubu nasıl resmedeceğini anlatmıştı. Minokta’ya yol gösterenin Kutsal Maria’in olması, bir türlü cevap veremediği soruların cevabıydı.

Kharon uyandığı zaman, Minokta’nın dün geceki sessizliği ve durgunluğundan eser kalmadığını, aksine neşe ve canlılıkla dolu olduğunu gördü. Bir gecede bu değişikliğe yol açan neydi acaba? Kharon sormaya da çekiniyordu, belki de öyle görünmekle moralini yüksek tutmaya çalışarak kendini kandırıyordu.

“Anlatacaklarıma inanamazsın Kharon, dün gece Kutsal Maria’le konuştum. Ve bana öyle bir yol gösterdi ki, bu yoldan yürümek artık benim için bir ibadet oldu. Nereye kadar gideceğim bilmiyorum ama sonunda bir yere varacağım kesin.”

Kharon cevap vermekte zorlandı, şaşkınlık ve hayretle Minokta’ya bakıyordu.

“Bana öyle bakma Kharon, henüz delirmiş falan değilim, sadece Bayan Federica için yapacağım tablo neye benzeyecek artık biliyorum. Kararlı olmak güzel şeydir, insanı bilinmezlikler ve belirsizlikler dengesiz hale getirir. Şimdi huzura kavuşmanın verdiği rahatlığın tadını çıkarıyorum.”

“Beni şaşırtıyorsun Minokta, hatta korkutuyorsun bu davranışlarınla. Mademki ne yapman gerektiğine karar vermişsin neymiş bu kararın, bana da söyler misin?”

“Sana söylemeyeceğimde kime söyleyeceğim Kharon, Bayan Federica’ya yapacağımız tablo için, çok küçük ve renkli cam tesseralar lazım ve çokça da altın renkli olanlarından. Ne kadar gerekecek bilmiyorum, yaptıkça göreceğiz. Bir mozaik tablo olacak bu. Messina halkı adına yazdığı mektubu elinde tutan Kutsal Maria’in tablosu.”

“Vakit kaybetmeden istediğin malzemeleri temin etmem gerekecek. Benim bu arada gidip Bay Angio ile konuşmamda lazım.”

“Kharon, bu işi kabul etmemizdeki büyünün bozulmaması adına Bay Angio ile konuşmaya gittiğin zaman ondan çok cüzi bedel iste. Bu davranışımızla onlara olan minnetimizi de ifade etmiş olacağız öyle değil mi?”

“Öyle olmasını umarım?”

Kharon, Bay Angio ile görüşmek üzere, Porta S.Chiara’da bulunan işyerine gitti. Minokta’nın söylediği gibi Bayan Federica için yapacakları tablonun bedeli olarak istediği 1 duka altını çok azdı. Bunun üzerine Bay Angio merak ederek sordu;

“Buraya gelmeden önce muhtemel ki hakkımda bilgiler toplamışsındır ve yapacağın iş için benden istediğin para miktarı neden bu kadar az, yoksa sen yapacağın işi değerli görmüyor musun?”

“Hayır Bay Angio, aksine ne kadar kıymetli ve kantarla ölçülmeyecek kadar ağırlığı olan bu tabloyu Bayan Federica’nın kardeşlik, iyilik ve yardımseverlik duygularıyla yaptırdığını biliyorum ve kendisine olduğu kadar size de, eşim Minokta ile birlikte minnettarlık duyuyoruz. Ve inanıyoruz ki aynı duygularla bu işi yapmış olalım. Sizden istediğim bedelse yalnızca bunun bir nişanesi olacak miktardır.”

“Senin güvenilir birisi olduğunu ve fırsatçılık yapmadığını anladım Kharon. Böyle insanları hiç sevmem, hiçbir işlerinden hayır gelmez onların. Gözleri paradan başka şey görmez, bütün zenginleri yolunacak kaz sanırlar.”

“Böyle insanları bende hiç sevmem.” “O halde eşim Federica’nın isteğini yerine getirmek için çalışmaya başlayabilirsiniz.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

54 ÷ 9 =