AŞKIN ÜÇ HALİ

Karasevda, başlangıçtaki heyecanlı kısımdır. Gerçek aşk da arkasından gelen sıkıcı bölüm.

Suyun halleri tanımı içerisinde diğer bileşiklerin aksine, iki hidrojen ve bir oksijenden oluşan bu bileşiğin farklı isimleri kullanılır. Katı hali için buz, sıvı hali için su ve gaz hali için buhar adını alır. Su, dünya üzerinde bu üç hal arasında döngü halindedir. Katı halden sıvı hale geçiş erime veya sıvılaşma, sıvı halden gaz haline geçiş buharlaşma veya kaynama, gaz halden sıvı haline geçiş yoğunlaşma, sıvı halden katı hale geçiş ise donma olarak adlandırılır. Tabi bütün bu hallerin, aşkın üç hali ile hiç bir ilgisi yoktur.

AŞKIN İLK HALİ

1972 yılının o korkunç yazı olmasaydı hayatım bambaşka olacaktı. Yeni aldığım, gri çizgili pantolonumla ki o yazın trend giysi modeliydi; deniz kıyısında dolaşırken kulağıma gelen müzik sesleriyle irkildim. Duyduğum sesler “Child in Time” in melodileriydi. Belki de çok uzaklardan geliyordu, bilmiyordum ama duyuyordum işte. Sonra, peşine düştüm uzaklardan kulağıma gelen bu harika müziğin. Her notasıyla bir adım daha yaklaşıyordum benliğime.

Her şey şu cümleyle başladı; “Gel, bak sana ne göstereceğim.” Beni yanına böyle çağırdı ve elinde tuttuğu bir kaç fotoğrafını gösterdi. Bu fotoğraflar renkliydi. Bundan öncede renkli fotoğraflar görmüştüm ama onun renkli fotoğraflarını ilk defa görüyordum. Aklım başımdan gitti.

Oksipital lobuma yerleşen bu fotoğraf kareleri bir daha beni hiç terk etmeyecekti. Fotoğraflara tekrar bakma veya görme şansım olmadı ama bu fotoğraflardakine benzer görüntüleri, istediğim ve olmasını arzu ettiğim şekilde, hatta şöyle de diyebiliriz “hayalini kurduğum” şekilde yaşantım boyunca defalarca görecektim.

Çağrılı olduğum ev partisine erken gitmiştim. Diğerleri de arkamdan gelmeye başlamıştı. Bu ev partisi öyle çok önemli falan değildi. Arkadaşların bir araya geldiği, müzik, dans ve birazda kafaların iyi edilerek hoşça vakit geçirildiği, yeni yetme yaşların yaşandığı, aşkların itiraf edildiği, okuldaki derslerin hiç düşünülmediği ve babalara “bizim moruk” dendiği zamanlardan birisiydi. Plakçalar’a üst üste yerleştirilen beş altı adet LP sırayla çalmaya devam ediyordu. Partinin dozu artmaya başlamış, evin salonundan ufak ufak arka odalara doğru geçilmeye başlanmıştı. Geride bizimle beraber iki çift daha kalmıştı, salonda dans etmeye devam ediyorduk. Bu dans bildiğimden farklıydı, sanki katı halden sıvı hale geçen bir eriyik oluşumu halinde yapılıyordu. Tekrar eski halime dönebilmenin ne yazık ki imkânsız olduğunu, o günkü partiden ve o unutulmaz dansımızın ardından anlayacaktım. Zaten o günden sonra da dans etmekten çok sıkılır oldum, ne zaman dans etmek zorunda kalsam kendimi hep bir çuval gibi hissedecektim.

Nedense, hep istenmeyen şeyler insanın başına istenmeyen zamanlarda gelirdi. “Dünyanın en mutlu çifti” olabilmeyi hayal ediyordum. Olmaması için hiç bir sebep yoktu. Bütün yaşantım onun üzerine kurulmuş, onunla bir anlam kazanmıştı. Benden bir kaç yaş büyüktü, hadi itiraf edeyim tam altı yaş büyüktü. Tüm kişiliğimin üzerine imzasını hiç çıkmamak üzere atmıştı.

Babam, çalıştığı işyerinin yurt dışında bulunan merkezine çok kısa bir süre içerisinde gitmemiz gerektiğini söyledi. Bu habere sevinmek mi, yoksa üzülmek mi gerektiğine karar veremedim ama bunun bir zorunluluk olduğuna hemen karar verdim, henüz liseyi dahi bitirmemiştim. Sonuçta “Dünyanın en mutlu çifti” olabilmeyi hayal ettiğim insandan uzaklaşacaktım ama hiç geriye dönüşü olmayacak bir ayrılık değildi bu. Yaz tatili, sömestr tatili vardı, hem babamın çalıştığı havayolu şirketinden pas bilet imkânım da vardı, onu özledikçe, görmek istedikçe gidip gelebilirdim. Sayfalar dolusu mektuplar yazmaya başladık birbirimize. Ona anlattım, yaşantımı, yakında yanına geleceğimi ama biraz zaman tanıması gerektiğini, beklemesini söyledim. Yazdıklarımdan pek de rahat olmadığım anlaşılıyor, kendimi önemsizleştirip, onu yücelterek benden altı yaş büyük büyük bir insanın hoşuna gitmeye çalışıyor gibi bir izlenim uyandırıyordum.

Ağustos 1972 başında, Boğaz kıyısındaki okulun bahçesinde arkadaşlarıyla beraber çekilen fotoğrafında, 22 yaşından daha genç görünen, kısa kıvırcık saçlı, güzel ve canlı bir kadın duruyordu. Onun bulunduğu her yerde diğer kadınlar geride kalırdı, o her şeyiyle bir başrol oyuncusuydu. Sonraki yıllarda bu fotoğrafta olanlardan bazıları ünlü sanatçılar arasında yer alacaktı. Ama o, “first lady” olmayı hiç bir zaman elden bırakmayacaktı.

Kaldığım yerde devam ettiğim lise düzeyindeki okulu iki yıl içerisinde bitirdim. Artık özgürlüğümü ilan edebilecek yaştaydım. Burada yüksek okula imtihanla girilmiyordu, bende burada gireceğim okuldan kaydımı yatay geçiş yapacağım başka bir okula taşıyacak ve İstanbul’a, onun yanına geri dönebilecektim. Her şey düzene girecekti, sadece biraz daha zaman gerekiyordu. Bu sefer de, beni kabul edecek okulun İstanbul’da değil, Ankara’da olduğunu öğrendim. Gitmek mi zordu, kalmak mı?

Ondan gelen bir mektup zarfından çıkan, kara kalem yapılmış kendi portresine ait resmin arkasında “Evlendim, Amerika’ya gidiyorum.” yazıyordu. Sonra aldığım haberlerde okulu bıraktığını ve o işe yaramaz ressamla birlikte gittiğini öğrendim. Ben de bir kaç yıl sonra “Sanat Tarihi” eğitimimi tamamlayarak yurda geri döndüm.

AŞKIN İKİNCİ HALİ

Kalamış Marinası’ndan Fenerbahçe’ye doğru yürürken her nasılsa ayakta kalmış eski bir eve ait bahçe duvarlarının kalıntıları durur, daha ne kadar orada duracağı bilinmez ama yıllar öncesinin “Orhan Restaurant” ına ait olan bu bahçenin deniz kıyısındaki masalarından birinde otururken, orada ders çalışan genç kızlara gözüm takıldı, bana bakarak bir şeyler işaret ediyorlardı. Öğrenci oldukları masanın üzerinde duran kitaplardan belli olan bu kızların yanına gittim. İçlerinden bir tanesi benim resmimi yapmaya çalışıyordu. Resme dikkatlice baktım ve hangi okula gittiklerini sordum. Önce benim resmimi yapmaya çalışan kıvırcık saçlı olanı “Heykel bölümü 2.sınıf”  dedi. Diğerleri de cevap verdi ve bu tanışmayla başladı arkadaşlığımız. Adı Su’ydu

Ne yapacağıma ya da nasıl yapacağıma dair hiç bir fikrim yoktu. Yurda döneli bir kaç ay olmuştu, eski arkadaş çevremle görüşmekte ve atölye haline getirdiğim evde resim çalışmaları yaparak, galerileri gezerek, sanat tartışmalarıyla ve kitap okumakla günlerimi geçirmekteydim.

Su, bu ülkede yaşayan pek çok genç kız gibi aile baskısından kurtulamamıştı ama limitleri zorlamakta oldukça başarılıydı. Evime geldiği ilk gün masamın üzerinde duran küçük heykelciği göstererek; “Şamot çamurundan mı bu?” diye sorduğu zaman başıma gelecekleri anlamıştım.

Bir gün Bağdat Caddesinde elele yürürken, bize doğru gülümseyerek yaklaşan arkadaşı İlkin’le tanıştırdı beni. Evlenme hazırlıklarından söz etti ve bizi mutlaka düğününde görmek istediğini söyledi.

Su ile devam eden ilişkimin bir çıkmaz sokağa doğru gittiğini hissediyordum. Neden’ini bilmiyordum. Resimler, heykeller, kalemler, fırçalar, boyalar, tuvaller, çamurlar, alçılar ve daha pek çoğu yaşantımızla iç içeydi ama beni rahatsız eden bir şey vardı. Ayrılmamızın daha iyi olacağını söyledim Su’ya.

Kendi yolumu daha iyi bulacaktım böylece, tepeden tırnağa bir bataklığın içindeydim, onu da yanıma çekmek istemiyordum.

Artık uzaklardan kulaklarıma gelen müzik sesleri çok başkaydı. Ve onları daha yakından dinlemek için bir süre buralardan uzaklaşmaya karar verdim. Londra, Paris, Amsterdam ve Berlin’de konserlere gittim. Müzeleri gezdim, resim ve heykel sergilerini dolaştım. Bavul dolusu sanat kitapları aldım. Param bitince de babamı görmeye gittim, bana iyi bir koltuk çıkmıştı.

Kadıköy’de Akmar Pasajına bir LP bakmaya gittiğim gün, arkadaşlarına tutunarak yürümeye çalışan Su’yu gördüm, pasajın içerisinden geçiyordu ve çok kötü görünüyordu. Eve döndüğüm zaman posta kutusunda bir zarf buldum, üzerinde US AIR MAIL damgası ile göndericinin 8605 So. Broadway St.Louis II MO USA olan adresi okunuyordu. Kimden geldiğini anlamam fazla zaman almadı ama zarfı açıp açmamaya karar vermem için bir hayli zaman geçmesi gerekecekti.

Bodrum’a yerleşmek istediğini, kendisine orada düzgün bir ev bulmasına yardımcı olmamı istiyordu. Bana bunu neden yaptığını anlamaya çalışmanın hiç bir mantıksal açıklaması yoktu bence. Bu ülkede tanıdığı bir tek ben değildim, ona yardımcı olacak, hem de Bodrum’da yaşayan pek çok arkadaşı vardı.

Ortak tanıdıklardan kimi arayacağımı düşünmeye başladım, Evren geldi aklıma ilk önce, İstanbul’da sergi açmaya geldiği zaman görüşmüştük, sergi hazırlıklarında ona yardım etmiştim. Bir kaç günde bende kalmıştı.

Evren’e anlattım durumu, benim bilmediğimi anladı, burada evlenip Amerika’ya beraber gittiği adamın “overdose” dan öldüğünü söyledi. Benim bildiğimi sanıyordu. Mektubun neden benim adresime geldiğinin mantıksal açıklaması da böylece anlaşılıyordu.

Evren, Bitez’de güzel bir ev buldu onun için. Telefonda sesini duyunca ona şu soruyu sordum “Neden geri döndün?” saatler kadar uzun süren sessizliğin ardından, “Hava alanında seni bekliyorum, gelip beni alabilir misin?” diye cevap verdi. Bir el çantası ve çok büyük olmayan bir bavul ile Amerika’dan dönmüştü, her an “hayalini kurduğum” kadın karşımdaydı ve ben ne yapacağımı bilmiyordum.

Birlikte geçirdiğimiz bir kaç günde toz şeker gibi dağılmıştım, hiç durmadan konuşuyor ve anlatıyordum, bazen sinirleniyor sesimi yükseltiyor, elimin altına ne gelirse duvarlara fırlatıyordum. Sessiz, sakin ve elinden hiç düşürmediği  Chesterfield sigarasının dumanlarını savurarak beni dinliyor ve gözleriyle beni takip ediyordu. Sonunda şunu söyledi “Evren’e haber verir misin? Bodrum’a gitmek istiyorum.”

Dışarı çıktım, bir telefon kulübesinden Evren’i aradım, hava yağmurluydu, akşama kadar sokaklarda dolaştım durdum, Moda’ya gittim, çitlembik ağaçlarının altındaki banklarda oturdum. Eve döndüğüm zaman gittiğini anladım, kül tablası tepeleme sigara izmaritiyle dolmuştu, yanında buruşturulup atılmış boş bir kaç paket Chesterfield ile bir resim defteri duruyordu, üzerindeki notta  “Belki bu resimleri seversin.” yazıyordu. Yorulmuştum ve çok üşüyordum.

AŞKIN ÜÇÜNCÜ HALİ

Su’yu merak ediyordum, “La Paix” hastanesinde olduğunu öğrendim, yanına gitmek istedim ama izin vermediler. Sonra hastaneden çıktığını ve durumunun iyi olduğunu söylediler. Güneşli ve güzel bir günde balkonda oturmuş gazetemi okuyordum, sayfayı çevirince bir ölüm ilanı çıktı karşıma, Su’nun arkadaşı İlkin’in eşi bir trafik kazasında aramızdan ayrılmıştı. Düğünleri gözümde canlandı. Ertesi gün öğlen namazını müteakip Erenköy camiinden kaldırılacaktı cenaze.

Su arkadaşını yalnız bırakmamıştı. İlkin’in yanında duruyordu. Cenaze kalktıktan sonra hep birlikte İlkin’in evine gittik. Su, çantasından çıkardığı haplardan bir kaç tanesini ağzıma attı ve buzdolabında bulduğu bir kutu birayı kafasına dikti. “Ne yapıyorsun sen” diyerek yanına gittim “Görmüyor musun?” diye cevap verdi. Ortam konuşmaya pek uygun değildi ve bende kendimi nasıl ifade edebileceğimi bilmiyordum. Dolabın kapısını açtım ve bende bir kutu bira alıp kafama diktim. Mutfak tezgâhına dayanıp konuşmaya başladık, soğuk biralar iyi gelmişti.

Yanımdan uzaklaştırmaya çalıştığım, bana benzemesini istemediğim insan şimdi yanımdaydı ve yeniden birlikteydik. Hem de eskisinden daha tutkulu bir şekilde. Evlenmeye karar verdik. Bir ajansta kreatif direktörlük yapacaktım, Su’da özel bir sanat okulunda öğretmenlik.

O yılın son gününde hava çok soğuktu, ertesi gün tatildi ve ben yeni işime başlayacaktım. Kafam bi dünya eve doğru yürüyordum, kar yağmaya başladı ve kendime bir söz verdim; yeni bir hayata başlayacaktım. “Dünyanın en mutlu evliliği” olmayabilirdi ama bu sefer yeterince mutluluk vardı. Hem annem ne demişti? “Senin sevdiğin değil, seni seven insanla evlen oğlum” Pek söz dinleyen bir evlat olmadım ama bu sefer annem haklıydı galiba.

Yeni yaşantımız, güzel başladı. Su çantasında, benim de cebimde taşıdığım hayalperest dünya nimetlerini, Kadıköy’e dönerken vapurun arka sahanlığından balıklarla martılara attık, üstelik cebime de yeni koymuştum. Su’da, “eczaneye yeni uğramıştım o gün” diyecekti bana daha sonra.

Yaşantımızda ve işlerimizde yeni bir yaratıcı döneme girmiştik. Güzel bir çevremiz ve güzel bir işimiz olmuştu. Hafta sonları arkadaş toplantılarımız oluyordu, bazen evlerde, bazen dışarıda. Su, eski arkadaşlarıyla çok fazla görüşmüyor, hatta mümkün olduğunca onlardan uzak kalmaya çalışıyordu. İlkin ise ayrıcalıklıydı, hep yanımızda ve içimizdeydi, Su ile evlenmeden önce bir kaç defa görüştüğümüz İlkin, şimdi evimizin ayrılmaz bir parçasıydı. Nasıl olmuştu, ne ara olmuştu bilmiyorum ama İlkin’in çekim alanına girmiş, Fransız filmlerindeki gibi bir yanda karım Su, bir yanda sevgilim İlkin’le birlikte yaşamaya başlamıştım. Bilirsiniz bu filmlerin sonu pek belli olmaz. Su, başkalarına zarar vermemek için yine kendine zarar vermeyi seçti, bunu anlıyor ve görüyordum ama “hayalimdeki fotoğraflar” beni rahat bırakmıyordu.

Yaz tatiline Su ile birlikte gitmeye karar verdik. Değişmesi gerekiyordu, tatile gidiş nedenim aslında buydu, konu, daha kalacağımız yere varamadan arabada açıldı. Üçümüzün birlikte sürdürdüğü ya da benim sürdüğünü düşündüğüm yaşam tarzımızın sonuna gelmiştik. İlkin, yaşantım üzerine atılmış imzanın yanında, onun taklit edilemez parmak iziydi. Nasıl olabilirdi, ondan nasıl ayrılabilirdim, bunları Su’ya nasıl anlatacaktım?

Tatil boyunca konuştuk Su ile ve döndükten sonraki birkaç ay geceler, günler dolusu konuştuk ve birbirimizi anlamaya çalıştık. Benim anlayışıma göre “bir mutsuzluk üzerine başka bir mutluluk” kurabilmem imkânsızdı. İlkin’den uzaklaşmam gerekiyordu, ondan ayrılmanın onu unutmanın mümkün olmadığını biliyordum. Ondan sadece uzak kalabilirdim, onu görmezsem belki yokluğuna dayanabilirdim. Çok zaman geçti, kış oldu havalar soğudu, yaz oldu ısındı ve İstanbul büyük depreme hazırlıksız yakalandı.

Bağdat Caddesinde, Erenköy’de karşıdan karşıya geçmek için trafik ışıklarında bekliyordum, karşı tarafta İlkin’in yürüdüğünü gördüm, ışıklar yanana kadar uzaklaşmıştı, peşinden koştum, ara sokaklardan birinde gözden kayboldu. Kendimi Lara’nın peşinden koşan Dr. Jivago’ya benzettim. Sonra aklım başıma geldi, onu nasıl görebilirdim ki… Sevdiği çiçeklerle eşinin yanında değil miydi?

Su, öğrencilerine estetik dersi vermeye devam ediyor, kızımız Politecnico di Milano’da mimarlık eğitimi alıyor, bense kendi adıma kurduğum reklam ajansını yaşatmaya çalışıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir