BİR ADA HİKAYESİ-1

IMMIGRANT SONG

Büyük usta Yaşar Kemal, yaşadığımız toprakları hepimize yeniden armağan ediyor. Denizlerinden adalarına, dağlarından ovalarına, göllerinden ırmaklarına, ormanlarından çiçeklerine, kelebeklerinden arılarına, güneşinden yıldızlarına ve en önemlisi insanlarına, Türk’ünden Rum’una, Ermeni’sinden Çerkez’ine, Kürt’ünden Yahudi’sine ve gelmiş geçmiş hepsine…

Bir kocaman yürek ki, tümünü kucaklayabilsin, hepsi birlikte yaşayabilsin diye bizlere armağan ediyor bu toprakları yazdığı destansı romanıyla.

İLK KİTAP

FIRAT SUYU KAN AKIYOR BAKSANA

Bir tek insan ne kadar acı çekerse bütün insanlar o kadar acı çekiyor demektir. Bir insanla birlikte bütün insanlık öldürülmüyor mu? Savaşa karşı savaşmak, öldürmeye karşı öldürmeden savaşmak bu toprakların yarattığı en güzel düşünce olmuştur. Yüzlerce, binlerce yıl bu topraklardaki insanlar savaşmamışlardır. Sonra, sonra da başka kavimler gelmişler Mezopotamya ya, bütün iyilikleri, güzellikleri, bütün güzel düşünceleri yakmış yıkmışlar, savaş, çirkinlik tohumlarını bu topraklara atmışlardır.

Dünyada kişi için doğup büyüdüğü yeri kaybetmekten daha büyük bir acı olamaz.”

Bu sözleri M.Ö 431 yılında Euripides söylemiş, söylemişte bu büyük acının önüne geçebilmek mümkün olmuş mu? Savaşlar, göçler, tehcirler, sürgünler, esaret ve zorunlu ikametler milyonlarca insanı yaşadığı topraklardan ayırmış, büyük acılarla yaşamaya mahkûm etmiştir.

Belki benim ve benim ailemin de Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu ülkeye gelerek yerleşmesiyle başlayan acıların bu günlere kadar şekilden şekle girerek devam etmesi bunları düşünmeme neden oldu.

Benim ailemde bir değil iki ada hikâyesi vardır, Girit’te başlayıp Kıbrıs ile devam edecek olan bu iki adanın öyküsünde ki büyük benzerlikler geçmişten bu güne yaşanılanları daha da güzel anlatacaktır.

Girit’te başlayacak olan bu karmaşık öyküye zaman içerisinde Mısır’ın liman kenti İskenderiye’de katılacaktır. Geçmişte yaşanan bu günleri anlayabilmek ve o günlerin izini sürebilmek adına tarihin tozlu sayfalarını biraz aralamak gerekecek şimdi.

Nedir bu adına Mübadele denilen olgu?

Milli Mücadeleden sonra Lozan’da 30 Ocak 1923 günü imzalanan ve resmi adı “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” olan bu belge ile ulus devletlerin kendi aralarında anlaşarak içlerinde barındırdıkları azınlıklarından değiş tokuş yöntemiyle kurtulmalarının ifadesidir.

1922-1924 yılları arasında Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesi ilgili olarak ortaya çıkan tüm sorunlar, 10 Haziran 1930 tarihinde Ankara’da imzalanan anlaşma ile sona ermiştir. Bu anlaşma ile mübadillerin Türkiye ve Yunanistan’daki mal varlıklarının tasfiyesi işi karşılıklı olarak halledilmiştir.

Türk – Rum nüfus mübadelesine ilişkin protokol 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanınca o güne kadar gelişen göç hareketlerini de bu nüfus mübadelesi çerçevesinde düzenleme ihtiyacı doğmuştur. Böylece, henüz iskânlarına yönelik kalıcı bir çözüm üretilemeyen pek çok Balkan Savaşları ve Dünya Savaşı muhacirlerinin durumları da Lozan’da göz ardı edilmemiş olup, mübadele protokolünün içerisinde yer almıştır.

Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde, özellikle Balkan Savaşı ve  1. Dünya Savaşı dönemlerinde, Anadolu’nun her bölgesindeki Ermenilerin zorla tehciri sürecinde Gayri Müslim azınlıkların tasfiyesinde yaşanan toplumsal olaylar bitmeyecek, mübadeleler devam edecek, tasfiye süreci Cumhuriyet döneminde de 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs Barış Harekâtı neticesinde uluslar arası bir anlaşma çerçevesinde olmasa da devam edecektir.

Bu ülkenin makûs talihi içerisinde yaşanacak olan Mübadelelerin ilki:

Balkan savaşından sonraki nüfus mübadelesidir; Bilindiği gibi Balkan savaşında (1912-1913) Osmanlı ordusu yenilmiş ve Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu yenilgiden en çok zarar görecek olan kesim ise savaş alanlarındaki köy ve şehirlerde yaşayan Rumeli’nin Müslüman ahalisiydi. Balkan Savaşları sırasında yüz binlerce Rumeli göçmeni birkaç gün içinde doğup büyüdükleri yerleri terk ederek imparatorluk başkentine sığınmışlardı, bu savaş esnasında başlayan kolera salgınında Ayasofya ile İstanbul’daki diğer büyük camiler hastane haline dönüştürülerek yaralı askerlerin tedavisi ile kolera salgınının halka bulaşmasını önlemek amacıyla kullanılmıştı.

1912’den itibaren Rumelili göçmenlerin gelişi Anadolu’da daha önce rastlanmayan ölçüde bir duygusallık, gerginlik ve öç alma arzusu yaratmıştır. Bu savaş sonunda bir tarafta Rumelili Türkler diğer tarafta da Anadolulu Rumlarının büyük ölçüde mağduriyetleri ile ortaya çıkacak olan trajik olaylar da yaşanmıştır.

Gerek Yunanistan ve Bulgaristan gerekse diğer ülkelerden gelen göçmenler için yapılan bu düzenlemeler ve uluslar arası anlaşmalar göstermektedir ki, iskân çalışmaları aslen, yıllar süren savaşların yarattığı tahribatı tamir niteliğindedir. Bu tahribat azımsanacak nitelikte olmadığından tamiri de kısa sürede olamayacak üzerine yeni gelecek olanlarında eklendiği gibi bir de Ermenilerin Tehciriyle yaşanacak toplumsal sorunların günümüze kadar devam ettiğini de hafızalardan çıkartmamak gerekecektir.

Balkan savaşları sonrasında, Anadolu’ya göç edip silahlı çeteler oluşturan Rumeli muhacirleri, giderek daha milliyetçi bir tavırla hareket edecek olan İttihat ve Terakki kadrolarının yarattığı baskılarla, özellikle Batı sahillerinde yerleşik olan Rum nüfusu rahatsız etmeye başlayacaklar. Kısa bir süre sonra, Anadolu Rumları Türkiye’nin Batı sahillerinden Ege adalarına doğru göç edeceklerdi.

Sen hiç Sarıkamış’ı gördün mü? Sen hiç paramparça olmuş, üst üste tepelerce yığılmış, siperleri, koyakları, çukurları, ağzına kadar doldurulmuş ölüleri gördün mü? Ovalar dolusu çürümüş, kokmuş, kokusu insanı boğan ölülerin üstünden hiç yürüyerek geçtin mi? Sarıkamış savaşını görmemiş, yaşamamış insan dünyada hiçbir şeyi görmemiş, yaşamamış demektir. Sen hiç Allahuekber dağında olup bitenleri gördün mü? İnsan boyu, iki insan boyu karın içinde yalınayak, başıkabak, pantolonu yırtılmış, kaputsuz, ceketsiz, koyunları bit dolu, donmuş elleriyle kaşınamayanları, Rus topçusunun karlı dağları ateşe, zindana çeviren güllelerini, karla birlikte uçuşan kolları, bacakları, kollarla bacaklarla gövdelerle birlikte gökten yağan kanları Allahuekber dağlarının doruklarında fırtınaya, boraya tutunup donan, taş kesilen, donmuş kirpikleri, kaşları, donmuş gözleriyle bakan on binlerce askeri gördün mü hiç? Balkan harbi, Çanakkale, Sarıkamış, Amele Taburları, sen bunların hepsini birkaç yılda üst üste yaşadın mı? Günlerce aç kaldın, günlerce susuz kalıp kurtlu sular içtin mi? Dumlupınar’da öldürülmüş binlerce kokmuş, çürümüş, liyme liyme olmuş ölüyü toplarken, toplar gömerken yüzlerce Amele Taburu askerinin öldüğünü duydun mu, gördün mü? Duymadıysan, görmediysen bu dünyada ne hiçbir şey duydun, ne de hiç bir şey gördün.

Oltu’dan girdik de Sarıkamış’a
Akıl ermez orda yatan üleşe
Askeri kırdıran Enveri Paşa
Kitlendi kapılar, mekân ağladı

Yüzbaşılar, yüzbaşılar

Tabur tabura karşılar
Yağmur yağıp gün değişin
Yatan şehitler ışılar

İbrişimin kozaları
Battın Avşar kazaları
Sarıkamış’ta kırıldı
Gonca gülün tazeleri

Halk Türküsü

Aynı dönemde Trakya’dan Yunanistan’a göç etmiş Osmanlı Rumlarının Batı Trakya’daki Müslüman köylülere yaptıkları baskılar artınca gündeme Makedonya’daki Müslümanlar ile Aydın Vilayetinde dâhilindeki Rumların mübadelesi gelir. Osmanlı hükümetinin de konuya olumlu yaklaşımı sonucunda Rumlarla, Türklerin “zorunlu olmayan bir biçimde” mübadelesi için anlaşma sağlanır fakat 1. Dünya savaşının patlamasıyla konu kapanır.

1914 yılının Ekim ayında 1. Dünya Savaşının başladığı zaman ile Balkan Savaşlarının yaşandığı zaman aralığında Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan yaklaşık iki yüz bin kişilik Rum nüfus Yunanistan’a göç etmiş, aynı şekilde Makedonya’dan da binlerce Rumeli muhaciri Anadolu’ya gelmiş, böylece Balkan Savaşları sonrasında dar kapsamlı bir nüfus mübadelesi fiilen gerçekleşmiştir.

1. Dünya Savaşının patlamasından önceki günlerde Rumlar Çeşme’nin karşısındaki Sakız adasına göç etmeye başlarlar Çeşmeli kayıkçıların ilk birkaç aileyi Sakız adasına götürmesinden sonra,  Sakızdan Çeşmeye vapurlar gönderilir ve Rum nüfus çok kısa bir süre içerisinde Sakız adasına taşınır.

Sen olsan üzülmez misin, kahrolmaz mısın, kederden ölmez misin? Biz de bütün balıkçı arkadaşlar da, kasabalılar da üzüldük onlar kadar. Dostlarımız, arkadaşlarımızdı çoğu. Aramızda tuz ekmek hakkı vardı. Hemen hemen bütün balıkçılar onları uğurladık. Yunan vapurları iskeleye yanaşıncaya kadar adalılarda da bizde de öyle bir üzüntü, keder yoktu. Sanki onlar birkaç günlük bir seyahate çıkıyorlardı. Bizde onları birkaç gün sonra yeniden görecektik. Onlar gemilere binince birdenbire bir sessizlik oldu.

Rumların Çeşmeyi terk etmesinden birkaç gün sonra Rumeli muhacirleri iskân edilmek üzere Çeşmeye yollanırlar. Buraya gönderilen Rumelili muhacirler boşalan Rum evlerine yerleştirilerek üretken hale getirilmesi düşünülür ancak durum hiçte düşünüldüğü gibi olmaz.

Rumelili muhacirlerini dönemin Çeşme Kaymakamı anılarında şöyle anlatmaktadır;

Bize gönderilen muhacirlerin çoğu köylüydü. Rumeli’nin yüksek ve sert iklimli yerlerinden geliyorlardı. Bunlar Çeşmenin ne iklimine ne de zirai karakterine intibak edemeyeceklerdi, mesela anasonu hayatlarında ilk defa görenler vardı ve bilgisizlikleri dolayısıyla onları daha tarlalarda iken hayvanlarına yedirmeye kalkmışlardı.

Çeşme Rumları acele ile şehri terk ettikleri için şahsi eşyalarını bile geride bırakmışlardı, terk edilmiş evler, kısa zamanda içindeki eşyalarla birlikte yağmalanmıştı. Rum evlerine yerleştirilen ve memleketlerinden hiçbir şey almadan gelmiş olan bu muhacirlerin yerleştikleri evlerde buldukları elbiseleri ve eşyaları kullanmalarının trajikomik hikâyeleri de olacaktı.

Sıcağa alışık olmayan Rumeli göçmenlerinin kaldıkları evlerde buldukları süslü ve dantelli kadın şemsiyeleriyle sokağa çıkmaları gibi.

Bu tarihten yaklaşık on yıl sonra gerçekleştirilecek olan Türk-Yunan nüfus mübadelesinin küçük çapta bir provası sayılabilecek olan bu zorunlu ikamet edindirmenin boyutları Lozan Antlaşmasından sonra gerçekleştirilecek nüfus mübadelesinin yaratmış olduğu insanlık trajedisinin boyutları yanında çok küçük kalacaktı.

Tarihin bu karmaşık ortamında Balkan Savaşları döneminde Osmanlı Devletinin izlediği politika, yaşanan baskı, zulüm ve göçlerden geniş ölçüde etkilenmiştir. Savaşlar o yıllarda olup bitmemiş, demografik, ekonomik, manevi ve siyasi kayıpların izleri sonraki yıllarda da silinmemiştir. Özellikle yaşanılan insanlık dramının boyutları düşünülecek olursa savaşların ne kadar ağır bir sonuca mal olduğu anlaşılabilir. Yine de savaşın tek yönlü değerlendirilmemesi ve savaşlarda halkların yaşadıklarının da göz ardı edilmemesi gerekir.

Milli Mücadele Sonrasında Yapılan Mübadele ve İskân:

Meseleye 1920’li yıllarda Anadolu topraklarında Batı’dan Doğu’ya yaşanan koşullarda baktığımız zaman karşılaşacağımız ortamın bir savaş alanı olmasıdır.

Bu ortamda yaşamın anlamı da belirsizdir. Bu günlerin ifadesinde kullanılacak olan kavramlar belirsizliği belirlemeye çalışacaktır.

Felaketzedeler” Türk-Yunan savaşından zarar görenleri, “Harikzedeler” savaş esnasında evleri yanarak ortalıkta kalanları, “Mülteciler” dışarıdan sığınanları, “Şark Muhacirleri” terimi ise Rus işgalinden kaçarak batı vilayetlerine sığınanları ifade etmeye çalışacaktır.

Böylesine oluşan bir terminolojinin varlığı dahi ciddi bir toplumsal bunalımın yaşandığının en açık ifadesidir.

Bu kargaşayı sone erdirmek ve Yunanistan’dan gelecek mübadilleri yerleştirmek üzere 8 Kasım 1923 tarihinde kabul edilen bir kanun ile “Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı” kurulur ve kadrolarını oluşturmak üzere olağanüstü yetkiler tanınır.

Milli Mücadele sonrasında Anadolu’nun birçok şehrinde binlerce evsiz kalan insan yardıma muhtaçtır ve Anadolu Rumlarından kalan malların dağıtımından pay almayı beklemektedirler. Dolayısıyla, Batı Anadolu’da Rumların terk etmiş oldukları emlak ve arazilerin üçte ikisi işgal edilmiş ve yardıma muhtaç evsizler arasında paylaştırılmıştır.

İskân konusundaki bir başka sorunda Anadolu Rumlarının ülkeyi terk edip gittikleri tarih ile Rumeli göçmenlerinin gemilerle Anadolu’ya taşındıkları günler arasında geçen zaman dilimi ile ilgilidir.

9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in düşmesiyle 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesinin imzalanması arasında geçen 1 aylık süre içinde Anadolu Rumlarının büyük bir kısmı Türkiye’yi terk etmiş yani mübadelenin önemli bir kısmı daha taraflar Lozan’da müzakere masasına oturmadan fiilen gerçekleşmişti.

“Haber sağlam yerden,” dedi Barba Spiros. “Mal Müdürü Abdülvahap Bey söyledi. Haber çok gizli. Mal Müdürü dedi ki, haberi bugünlerde sizlerden başka kimse duymazsa sizin için çok iyi olur, dedi.”

“Ne haberi, ne haberi?” diye kalabalığın içinden birkaç sabırsız ses geldi. “Ne haberi?”
“Mübadele haberi.”
“O da ne demek?”
“O demektir ki değiş tokuş olacak.”
“Ne olacak, ne olacak?”
“Değiş tokuş olacak. Yunan hükümetiyle bizim hükümet anlaşmışlar, biz buradan Yunanistan’a gidecekmişiz, oradaki Türklerde buraya geleceklermiş.”
“Ne işimiz var bizim Yunanistan’da?”
“Biz Yunanistan’a gitmeyeceğiz.”
“O Abdülvahap Bey bir tuhaf adam.”
“O bir deli.”
“Savaş bitti, her şey bitti.”
“Ortalık gül gülistanlık.”

“Ben de dedim Abdülvahap Beye, mal müdürüne, bizim ne işimiz var Yunanistan’da, biz adamızdan memnunuz.”

“Memnunuz,” dediler, mırıltıyla hep bir ağızdan.

“Abdülvahap Bey çok iyi bir adam. Bize haberi kimse duymadan verdi ki, elimizdeki malları satalım. Yoksa değiş tokuş olacağını duyarlarsa mallarımıza bir metelik vermezler. Hepsi elimizde kalır. Sonra da sokaklara bırakıp gideriz.”

“Abdüvahap yalan söylüyor.”
“Onun başka bir hesabı var.”
“Hükümet bizi niçin sürsün Yunanistan’a? Biz ona ne yaptık ki?”
“O bizden ne zarar gördü ki?”
“Onun sözleri kandırmaca.”

“ O iyi bir adam. Sözleri nasıl bir kandırmaca olabilir ki, bize hazırlanmamızı söylerken ne çıkarı olabilir ki? O, bizden sattıklarımızı alacak değil ya.”
“Belki de alır.”

1922 yılının Eylül ayı ile 1924 yılının ortalarına kadar geçen süre içerisinde resmi yazışmalarda “emval-i metruke” olarak geçen Rum malları ya Ankara’da tanıdıkları olan yerel eşraf tarafından ya da bazı yüksek rütbeli devlet memurları veya evleri yanıp yıkılmış olan harikzedeler ve bölgenin dışından gelen yağmacılar tarafından işgal edilmişti.

Terk edilmiş Rum malları üzerindeki işgalin dışında terk edilmiş evlerin içindeki mallarında yağması Anadolu Rumlarının erken gidişlerinden sonra gelen Rumelili Müslümanların işlerini kolaylaştırmıştır.

1923 yılı yaz ayları ile 1924 yılının Ekim ayları arasında Rum malları üzerinde süren yasa dışı işgallerle ilgili olarak Ankara’ya pek çok şikâyetlerde bulunulacaktı.

Poyraz Musa gülümseyerek yerine oturdu, küreklere yapıştı, kayığın burnunu güneydoğuya doğrulttu, kıyı kıyı gitmeye başladı. Gün kuşluğa doğru da adanın önündeki koya ulaştı, kayıktan çakıl taşlarının üstüne atladı, birkaç adım attıktan sonra döndü, alandaki üç ulu çınara baktı, çınarlar tomurcuğa durmuştu, ince, tüylü bir yeşillik havayı, denizi okşuyordu. Güneye denizin kıyısına sıra sıra dizilmiş, iki katlı evlerin önünden son eve kadar yürüdü, oradan doğuya doğru döndü, orada da evler iki katlı yan yana dizilmiş tahta evlerdi, çoğu pekmez rengine, bir kısmı da sarıya, mora, patlıcan rengine, maviye, aka boyanmıştı. Denizin kıyısında sıralanmış evlerin hepsinin de rengi silme, aktı. Adadaki üç yel değirmenin de rengi apaktı. Üç değirmen de, her an, ışığa batıyor çıkıyordu. Poyraz Musa ortadaki küçük tepenin üstünde oturtulmuş yel değirmenine doğru yollandı.

Milli Mücadele Sonrasında Yapılan Mübadele ve İskânın yol açacağı kargaşa ortamında pek çok tuhaflıklarda ortaya çıkmıştı. Geldikleri yerlerde tütün üreticisi olanlar, tütün üretiminin yapılmasının imkânsız olduğu yerlerle yerleştirilmişler, daha da kötüsü geldikleri yerlerde buğday üreticisi olan köylülere zeytinlik ve üzüm bağlarının verilmesi gibi hatalarda yapılmıştı.

Ancak sağlıklı bir iskân politikasının uygulanamayışının önündeki en büyük engel Türkiye’den giden Rumlarla, Yunanistan’dan gelen Müslümanların toplumsal köken açısından mevcut olan farklılıktır.

Anadolu’dan giden Rumlar genel olarak şehirli, Rumeli’den gelen mübadillerin çoğunun da köy kökenli olmasıydı.

Adalıların yası, Kavlakzade Hacı Remzi Efendi köye gelinceye kadar sürdü. Hacı önde, adamları arkada üç çınarların altındaki alanı geçip Perikles Karagüloğlunun evine gittiler. Perikles, yüzü sapsarı kesilmiş, elleri titreyerek onu karşıladı, evine buyur etti. Kahveler gelinceye kadar, hoşbeşten başka, hiçbir şey konuşmadılar.

“Çok üzgünüm,” dedi Hacı Remzi kahve fincanına uzanırken. “Çok kederliyim, haberi duyduğumdan beri.” Fincandan bir höpürtü aldıktan sonra sözünü aynı üzüntülü sesle sürdürdü. “Sana geçmiş olsun demeye çoktan gelecektim ya gözü kör olsun, dükkânı hiç boş bırakamıyorum ki, yoksa sana, başı sağ olsun demeye çoktan gelirdim.

“Anlamadım,” dedi Perikles. “Niçin geçmiş olsun, niçin başın sağ olsun? Çok şükür bizim hanede bir kötülük yok. Gene de sağ olasın. Beni demiş gelmişsiniz. Bizde bir ölüm kalım yok.”

“Yani duymadın mı?”
“Duymadım ne ola ki?”
“Sana nasıl söylemeli bunu?” dedi “Demek duymadın ha?”

“Zor, zor,” dedi Hacı Remzi. “Sen benim en birinci dostumsun Karagüloğlu. Sen benim için kardeşten ilerisin. Birlikte büyüdük, birlikte yaşadık. Seninle birlikte savaştık. Ruslara karşı Sarıkamış’ta. Seninle birlikte gömdük doksan bin askeri, Allhuekber dağlarının karlarına. Ben bunu sana, dillerim döner de, ağzımda şişip kalmaz da dilim, ben bunu sana nasıl söylerim. Günlerdir kasaba bu haberle, sizin Yunanistan’a gönderilme haberinizle çalkalanıp duruyor. Mal müdürü Abdülvahap Bey daha şimdiden sizin evlerinizi müzayedeye çıkardı bile. Duymadınız mı bu haberi?

“Duyduk ya kimse inanmadı,” dedi Perikles. “Nasıl inanırız ki… Yunanistan’da bizim neyimiz var ki… Biz Yunanistan’ı görmedik bile.”

“Hiç kimseniz yok. Burası sizin toprağınız. Yurdunuz. Ben de ilkin duyunca inanmadım. Sonra Ankara’dan sordurdum. Al, işte bak ne yazıyor.” Telgrafı Periklese uzattı, Perikles almadı. Elini kaldıracak hali kalmamıştı.

“Bak Perikles arkadaşım, biz seninle can kardeşiyiz. Ha dedim can kardeşime son bir iyilik daha edeyim. Malları ortalıkta heder olmasın. Günahtır. Haydi kardeşim bir şey söyle, bu güzel malların, dokunmaya kıyamadığın, gözünden esirgediğin malların yok pahasına gitmesin. Birde sizleri sürgün edenlerin ellerine düşmesin.”

Kavlakzade Hacı Remzi Efendi bu minval üzere daha bir çok şeyden söz etti, dostluk, dedi, kardeşlik, dedi, tuz ekmek, kırk yıllık kahve, dedi, Perikles Karagüloğlundan en küçük bir ses bile gelmedi.

Yerinden kalktı, Periklesi kolundan tuttu, dişlerini gıcırdattı, öfke onu deliye döndürmüştü:

“Konuş, konuş, bir şey söyle aşağılık namussuz.” Konuşsana ulan iki dinli de ikiyüzlü. Ulan sizi sürdüler akılsız, yakında sıçan ölüsü gibi kuyruğunuzdan tutup atacaklar hepinizi buradan. Ulan uyuz it, Yunanlılar geldiğinde, bizim ordudan kaçıp da Yunan ordusuna katılmadınız mı, kasabalarımızı, köylerimizi yakmadınız mı, çoluk çocuğumuzun ırzına geçmediniz mi?”

“Burası sizin üç bin yıllık yurdunuzmuş öyle mi? Sizin üç bin yıllık toprağınızmış öyle mi? Öyleyse bu kadar oturduğunuz yeter. Üç bin yıldır bu toprakları kokuttunuz.”

“Cehennem olun, cehennem olun buradan. Ulan bu sizin başınıza gelen az bile. Az bile, az bile.”

Motor çalıştı, yol aldı, hızlandı. Hacı Remzi, uzaklaşıncaya kadar, alanda donmuş kalmış kalabalığa el salladı. Bu arada bembeyaz yüzüyle evinden inip gelmiş Periklesin başına üşüştüler.

Perikles:
“Bizim gideceğimiz katileşmiştir,” dedi.

Perikles bütün konuştuklarını olduğu gibi, hiçbir şey katmadan anlattı:
“Türklerin dediği gibi, bu, Allaha reva mı?” Ve Türkçe söylenmeye başladı, “Bu hakka reva mı? Bu insanlığa sığar mı?” Bundan sonra sonuna kadar Türkçe söylendi. “Sarıkamış ormanlıktır. Ordu ormanın içindeydi. Sabahleyin bir baktık ki, bütün ordu karların altında kalmışız. Ne buz tutmuş çadırlarımız, ne orman, hiçbir şey kardan görünmüyor. Karları delerek dışarı çıktık. Bit içinde yüzüyorduk. Allahuekber derler ulu dağlar var. Kar altında. Biz kaçıyoruz, Rus kovalıyor. Ordu Allahuekber dağlarına vurdu. Bizim bölük dağın eteğinde Ruslarla süngü süngüye geldik. Bizim bölükten ayakta kimse kalmadı hepimiz düştük. Bir anda üstümüzü kar örttü. Ben yaralanmışım ya kendimi ölmüş sanıyorum. Baktım ki ölmemişim, yaralanmışım. Donmuşum. Donmak ölümdür, biliyorum, haydi ayağa kalk Perikles, dedim, kalkamazsan bunun ucunda ölüm var. Bütün gücümle bir silkindim, iki silkindim, adamız gözümün önünde, sarı çiçekler açtı burada tepenin başına kadar. Şeftali, kiraz çiçekleri denize düştü. Deniz pespembe çiçeğe durdu. Yabangülleri açtı adanın her yanında. Deniz ışık gibi dalgalandı. Ben bir düşün altına girdim. Birden kar, tipi başladı. Tek başıma ortada kalakaldım. Bir tipi dalgası beni uzağa savurdu. Ayağımın altında daha soğumamış ölü bedenler. Beni tipi oradan oraya savururken, ben de direnirken, ölüme teslim olacakken, ölümün kanı kurumuş, bütün bedenim donarken… Kolumun sızlaması geçmişken karın altından biri ayağıma sarıldı, kenetlendi, beni bırakmadı. Silkindim, çabaladım, el beni bırakmıyordu. Eğildim, karın altındaki adamı yakaladım kaldırdım. Bir de baktım bizim Hacı Remzi. Hacı Remzi ayakta duramıyordu. Bacaklarından, kasığından yaralanmıştı. Ona kaputumu giydirdim kaputunun üstüne, sırtımda donmasın diye.

“Duyduk,” dedi Tanasi Koçiras “Bin kere sen, iki bin kere de Hacı Remzi anlattı, hepimiz biliyoruz.”

“Biliyorsunuz, o beni bu gün çok yaraladı. Bunca yıllık, ölüm kalım dostluğu. Beni çok yaraladı. E…, dedi, üç bin yıl oturdunuz burada, yeter, dedi. Cehennem olun, gidin, dedi. Bende gidiyorum. Sağlıcakla kalın, diyemedim.”

“Hazırlanın çocuklar, gidiyoruz,” dedi. “Hacı Remzi beni çok kırdı. Böyle bir adamın yaşadığı yerde bir yerde yaşamak bana çok ağır gelir. Her gün insanlığımdan utanırım. Mustafa Kemal Paşa gelse, bana yalvarsa be bir saat bile burada kalamam. Üç bin değil, on bin yıllık toprağım olsa bile burası, ben burada kalamam. Bu adam benim yüreğimi kirletti.” Yüreğimi kirlettiyi de Türkçe söyledi.

Bu iskân politikasında rol oynamaya memur edilenlerse 8 Kasım 1923 tarihinde “Mübadele İmar ve İskân Vekâleti” nin kurulmasından hemen sonra işe alınanların çoğu Milli Mücadele sonrası ordudan ayrılarak işsiz kalmış olan askerler ve diğer bakanlıklarda görevlerinden ayrılmış olan eski memurlar olmasıydı.

Uluslar arası bir anlaşmaya bağlı olarak gelecek olanların hakkında ön görülen düzenlemeler yeterli miydi? Mübadele öncesinde göçmenlerin iskânına yönelik yapılan planlamalarda pek çok yön eksik bırakılmıştı. Mübadiller kırsal ve kentsel kökenli olarak değil geldikleri bölgelerin ağırlıklı üretim faaliyetlerine göre kategorize edilmişlerdi ve bu şekilde yerleştirilmeleri düşünülmekteydi. Tütüncü, çiftçi, bağcı ve zeytinci şeklinde gruplandırma, bu sektörlerin dahi çeşitli kademelerine ilişkin detaylar içermediği gibi, bunların yerleşim bölgeleri kent-kır ayırımı yapılmaksızın net olmayan sahalar şeklinde taksim edilmişlerdi. Bunun yanında mübadillerin yerleştirileceği, Rumlardan metruk emlakin ne kadar olduğuna dair kesin bir tespit yoktu.

Planlamanın hatalı olmasından başka esas problemler, mübadiller gelmeye başladıkça ortaya çıkacak ve günden güne artacaktı. Oysa Anadolu’dan ayrılan Rum nüfus, Yunanistan’dan gelen Türk nüfustan daha fazlaydı. Üstelik Ermenilerin büyük bir kısmının da gittiği düşünülürse, gelen mübadiller ve diğer yerleştirilmeyi bekleyen için imkânların hazır olması gerekirdi. Ancak bırakılan malların durumu ilk etapta mübadele dönemi iskân faaliyetlerinin aksamasına yol açan en önemli etkendi. Mübadillerin iskân edilmesi düşünülen, Rumların terk ettiği mekânların önemli bir kısmı yanmış, bir kısmı harap olmuş ve bir kısmı işgal edilmişti.

Marmara, Karadeniz ve Batı Anadolu’da köylerin 2/3 ü yakılmış, evler ve tarlalar kullanılmaz hale gelmişti. Karadeniz’de çete teröründen, Batı Anadolu’da ise yangınlardan dolayı kullanılabilir haldeki binalar, evler çok azdı.

Zaten azalmış olan Rum emval-i metrukesinin önemli bir bölümü de, hakkı olmayan kişilerce işgal edilmişti. Bunların bir kısmı resmi devlet görevlileri, bir kısmı ise o an için evsiz kalan göçmen veya yerli halktı. Elbette fırsatçı kimselerde durumdan istifade etmekteydi. Yapılan bir takım düzenlemelerde bu evlerin boşaltılmasını ön görüyordu ancak pratikte bunu uygulamak o kadar da kolay olmuyordu şöyle ki; işgalin son bulmasının ardından Türkiye’den ayrılan Rumların hain olduğu hükümetçe de belirtilmiş ve bunların mallarının Yunan işgalinden olumsuz etkilenen kişilere dağıtılmasını uygun gören bir kararname yayınlanmıştı. Her ne kadar daha sonradan aksi yönde hareket edilse de kişiler açısından işgallere meşruiyet kazandıracak bir kapı açılmıştı.

Yalnızca konutlar değil diğer bütün taşınmazlarında dağıtımında büyük sorunlarla karşı karşıya olunduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu defa hükümetten ziyade mübadelenin uluslar arası bürokratik sürecinin ve bundan istifade eden kişilerin payı daha büyüktür. Çünkü gelen mübadillerin orada bıraktıkları malları gösterir belgelerin ne derece doğruyu yansıttığı işlemlerin zorlaşmasında birinci etkendi. Kimilerinin elindeki belgeler yanlış bilgiler içermekte, bazı hallerde kendi beyanlarına dayanarak doldurulmakta, kimileri de herhangi bir belge ibraz edememekteydi. Malların mübadillere dağıtımında metruk arazi ile yerli halkın arazisinin sınırlarının iç içe geçmiş olması, sahipsiz sanılan mallar üzerinde hak iddialarının ortaya çıkması arazilerin ölçümlerini yapıp krokisini çıkartacak uzman eksikliği gibi nedenlerde sürecin yavaşlamasına sebep olmaktaydı.

Poyraz Musa kasabanın içine yollandı. Hemencecik de aramadan sormadan çarşıyı buldu. Çok uzun bir çarşıydı bu. Birinci berber dükkânını geçti, gerçektende bu dükkân dökülüyordu. Birkaç dükkân sonra bir berbere daha geldi, dükkânın kapısında durdu, içerideki posbıyıkları ak, göbekli berberi de gözü tutmadı. Az ileride karşı sırada büyük bir tabelada “Uğur Berberi” yazıyordu. Karşıya geçti. İçeride uzun boylu, uzun boyunlu, düşük bıyıklı, orta yaşlı, sert yüzlü berber ayakta durmuş elindeki usturayı durmadan kılavlıyordu. Poyraz Musa’nın bunu gözü tuttu.

“Benim adım, Uğur İncelik Berberi Nuri. Buraya İstanbul’dan geldim. Biz böyle olacak adam mıydık! Harp çıktı bizde bu kasabaya düştük, bu dükkânı belki yüz yaşında bir adamdan satın aldık.” Eliyle dışarıyı gösterdi. “Şu evlerin…” denize döndü, “tekmil şu adaların hepsi Rum’du. Onlar gitti bet berekette onlarla birlikte başını aldı da gitti. Aaah, biz böyle olacak adam mıydık!  Karnımızı bile zor doyuruyoruz.”

Poyraz Musa:
“Tıraşa devam, berber. Şimdi sen bana kaymakamı, mal müdürünü, nüfus memurunu anlatacaksın. Sen ne biliyorsun, halk ne söylüyor, hepsini anlat.”

Mal Müdürü Abdülvahap Bey, onun gür, buyurgan sesini içeriden duymuş ayağa kalkmış, kapıya yönelmişti. Kapıda karşılaştılar.

“Siz nasıl muttali oldunuz Karınca Adasına?”

“Çanakkale’de yaralanmış, Karınca Adasının hastanesinde yatmış bir arkadaşım söyledi. Bu adayı anlata anlata bitiremiyordu.”

Tapu Memuru onları sevinçle karşıladı, yandaki koltuğa buyur etti, kendi de bir sandalye çekti karşılarına oturdu. Hal hatır sordu.

“Ne içersiniz efendim?”
“Kahve, sade.”

Abdülvahap Bey de:
“Kahve, sade,” dedi.

Kahveler gelinceye kadar memleketin ahvalini konuştular. Memleket harplerden çıkmış, yorgun düşmüş, ağır yaralar almış. Cumhuriyetse yeni kurulmuştu. Mustafa Kemal Paşanın mürşitliğinde, bu millet çok mesafeler alacak, muasır medeniyeti kovalayacak, çok kısa zamanda da ona ulaşacak, onu yakasından sıkı sıkıya tutacaktı.

Abdülvahap taaccüp içinde kalmıştı. Bu Talip zırtapozu neden böyle ağız değiştirmişti? Baş başa oldukları zaman, arkadaşlarla birlikteyken Cumhuriyet, Bolşevik Mustafa Kemal aleyhine atıp tutar, ağzına geleni de gelmeyeni de söylerdi. Bunda bir iş vardı.

Kahveler geldi, içtiler.

Poyraz Musa, Karınca Adasındaki Manolisin köşkünü hazineden satın aldı. Bir de, Değirmencioğlu Yani’nin değirmenini.

Tarih, 16 Aralık 1914. Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”

Cephelerin ve harp okulunun emektar komutanı Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”

Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yasındaki Enver Paşa, asabileşerek su tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”

Bir facianın eşiğinde, Hasan İzzet Paşa istifa ederek ordudaki görevinden ayrılır.

Çöl ateşinden Köprüköy ayazına

Çok geçmeden, tarihler 21 Aralığı gösterirken,  “Sarıkamış” harekâtı başlatılır. 125 bine yakin iman abidesi insan, kış kıyamette paltosuz, postalsız, gömlekle, çarıkla cehennemî tipinin ortasına sürülürler. O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze söyle taşır:

“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklolunduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekraren takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükür olsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak…”

Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazıp İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu. Ruslar Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüşlerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere su mesajı çeker:

“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karsınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakin zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm Âlemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”

Böylece “Turan Fatihi”, “Sarıkamış Fatihi” olma uğruna, binlerce insan dehşetli bir can pazarına sürülür.

‘Üç beyinsizin uğruna üç milyon halk’

Koca bir cihan devleti olan Osmanlı, şahsi ihtiraslar uğruna böylesine yanlış kararlarla askeri harekâta girme aşamasına nasıl gelmişti?

Sultan Abdülhamit Han’ın bir entrika sonucunda darbe ile tahtından uzaklaştıran İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgârlarında Almanların yanında yer alırlar. Sultan Abdülhamit Han’ın Avrupa’da yıllarca emek vererek sağladığı dengeler bir anda alt üst olur ve İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen Almanya’nın aleti oluruz. Almanlar, Fransız ve İngilizlerin yanında yer alan Ruslara karsı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktadırlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı neferleri kullanılır. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkarı olmayan Osmanlı, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmektedir.

Darbe ile iktidara gelmiş, ayak oyunlarıyla rütbe almış ittihatçı subaylar, milletin geleceğini, refahını, kalkınmasını değil, gazete sayfalarına kahraman olarak geçmeyi düşünüyorlardı. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açılır ve Ruslar Doğu Anadolu’ya girerler.

Ziya Gökalp’ın “melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldarlar” diye yücelttiği “hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın halkın dini duygularını galeyana getiren beyannamesi ile Şeyhülislam’ın mukaddes cihada fetvası yayınlanır. Ziya Gökalp’ın “Turancılık” fikriyle yazdığı şiirler üniversite gençliğinin sloganı olmuştur:

“düşman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!”

Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparılmaktadır.

Devlet-i Ebem Müddet’ten Enverland’a

“Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan vekili Enver Paşa (başkumandan padişahtır), padişah damadı olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadır. Padişahîn birçok şeyden haberi bile olmamaktadır. Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aksabat’ı gösterir. Tahran harekât merkezine 1350 km. Askabat ise 2000 km. uzaklıktadır.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Etrafında bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmıyorlardı. Çetecilikleriyle meşhur Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları Erzurum’a gelirlerken, yol kavşaklarına “Turan’a buradan gidilir!” diye işaret levhaları koyuyorlardı. Alman Von der Goltz Paşa bunlar için söyle demişti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”

Zararın asil sorumlularından biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafız Hakkı’ydı. Bu adam hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa’nın ihtiraslarını kamçılayacak şu telgrafı çekmişti: “Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduğuna inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım.”

Enver Paşa, Hocası Hasan İzzet Paşa’yı azlederek görevi sekiz gün önce yarbaylıktan albaylığa terfi eden Hafız Hakki Paşa’ya verdi. Hafız Hakki Paşa artik tümen komutanı olmuştu ama gözü ordu komutanlığındaydı.

Niçin olmasındi? Orduyu politikalarına alet eden bu darbecilerin başı Enver, 18 gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselmemiş miydi? Bunun yanı sıra harbiye nazırı (savunma bakanı) olmamış mıydı? Ondan neyi eksikti?

Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlış yapmış ve sonuçta “tekerlekli araçların geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmişlerdi. Tekerlekli araçlar ve kısıtlı mühimmat karlara saplanıp kalmış, tek tek birerli sıralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmiş, hasta ve mecalsiz olarak Rusların karşısına dikilmişler çoğu kurşun bile atamadan donarak ölüp gitmişlerdi.

Kardan heykeller

22 Aralıkta Enver Paşa’nın emriyle 120-125 bin civarında Osmanlı askeri dondurucu soğuğa rağmen yollara sürülmüştü. Bölge çoğu senenin dört ayı boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi. Sıfırın altında kırk dereceye düsen soğuk, düşmandan daha düşmandır. Yapılan harekât plânına göre 9. Kolordu Sarıkamış Dağları’nı, 10. Kolordu ise Allahuekber Dağları’nı aşarak Rusları Sarıkamış’ta kuşatıp imha edecekti.

Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya baslar. Adım atmak neredeyse imkânsızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.

90.000 şehit. Tek kurşun atmadan…

O yıl kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuşlar oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moralden yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır.

On beş saatlik yürüyüşün sonunda, 16.300 kişilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalır. Ölenler, düşmana karşı tek bir mermi atamamışlardır. Diğer birliklerin de bunlardan farkı yoktur. Kayıpların şayisi, en iyimser rakamla 70 bin kişidir. Bazı kaynaklarda bu şayi 90 bin kişiye kadar ulaşır. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karların üzerine cansız serpilmişti. Kalanlar ise açlıkla, bitlerle, tifüsle, soğuk algınlığı ve kangrenle uğraşıyorlardı.

Tarih ne böyle bir faciayı yazmış, ne de görmüştü. Oysa İstanbul’a çekilen telgraflarda inanılmaz ifadeler vardır: “Kafkasya dağları ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmiştir. Harekâttaki sessizlik bundandır. Kahraman askerlerimizde ilerleme isteği o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklarıyla karları eritip yol açacaklardır. Karı daha az olan kesimlerde kahramanlarımız başarılar elde ediyorlar. Dün süngü saldırısıyla düşmandan iki mevzi ele geçirilmiştir.”

Enver Paşa inadından dönmedi. Son bir gayretle Sarıkamış’a yüklenmek istiyordu. Acımasız emrini verdi: “Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karsısında dillerinde kelime-i şahadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye başladı. Sonuçta Sarıkamış’a ancak bir avuç kahraman ulaşabildi. O da geçici bir süre için.

‘Onları teslim alamadım. Çünkü…’

Rus Kurmay Başkanı Pietroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır:

“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine şemaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler? … Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri! Apaçık! Tabiata da, başkumandana da, karsısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, vallahi apaçık!

İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmet… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve sağ basta Binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, kale sancağı gibi… Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış…”

Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu söyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”

Ve bitişimizin itirafını olayın baş sorumlularından Hafız Hakkı Paşa, başkumandan vekiline şu sözlerle özetler: “Bitti paşam, ordumuzun kist-i küllisi mahvoldu.”

Enver Paşa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak… Basını ele geçirmiş bu darbeci güruh sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasıtasıyla Avrupa ve Dünya’ya yayılır ama hersek için artık çok geçtir. Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi?”

Gözlerine bir türlü inanamıyordu ya donmuş, taş kesilmiş insan ormanı da bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Allahuekber dağlarında bit yiyen, donan doksan bin asker, söylemesi dile kolay.

Bozulmuş ordunun kalıntıları Allahuekberden sonra Ağrı dağı düzlüğüne indi. Açtılar, perişandılar ve kaçabildikleri kadar kaçıyor, güneye, batıya, orta Anadolu’ya göç etmiş boş köylerden düş kırıklığına uğramış geçiyor, nasılsa kaçamamış köyü bulunca sevinçten deliye dönüyor, neleri var, neleri yoksa yağma ediyorlar, köyde bir zırnık yiyecek kalmayıncaya kadar tüketip öyle yollara düşüyorlardı. Mezopotamya düzlüğüne indiklerinde koca bir taburdan yedi kişi kalmışlardı. Buralarda savaştan, doksan bin kişilik ordunun sakat, bir deri bir kemik, hasta kalıntısından başka askere benzer kimsecikler yoktu. Bir kısım halk Kürdü, Arabı, Türkü silahlanmışlar Yezidi avına çıkmışlardı. Poyrazın küçük, bitkin, yılgın birliği de Yezidi avcılarına, ister istemez katıldı. Yezidi avcılarına katılmış başka ordu kalıntılarıyla da, başka çetelerle de karşılaştılar. Bu çeteler Yezidi köylerine giriyor, yediden yetmişe hiçbir canlı bırakmamacasına kurşundan, süngüden geçiriyorlar, koyunlarını, keçilerini, atlarını eşeklerini, halılarını kilimlerini, buğdaylarını unlarını, kadınlarının takılarını, paralarını alıyorlardı. Kırımı haber alıp da dağlara kaçanları da teker teker avlıyorlar, hiçbir Yezidinin kaçmasına da izin vermiyorlardı.

Poyraz Musa bir Fransız yüzbaşısı kılığına girmişti. Belinde kılıç, bacaklarında pırıl pırıl çizmeler, altın sırmalı kemer, altın kakmalı hançer, fildişi saplı tabanca, kırmızı posbıyıklar, geniş omuzlar, mavi duru gözler, sarı saçlar, upuzun bir boy, kundağı sedef kakma Alman filintası, bir Arap Emirinden aldığı görkemli Arap atı…

Bu işe girdiğine çok üzülüyor, soygunculuğu her gece, her soygun sonu bırakıyor, sabah olunca da görkemli atına biniyor, arkasında da Fransız askeri kılığına girmiş atlı askerleri çöle doludizgin sürüyordu.

Bir gece, çok önceden gözlerine kestirdikleri zengin bir Bedevi kabilesine baskın verdiler. Hem Bedevilerden, hem çetelerden birçok ölü, yaralı kumların üstünde kaldı. Gün atarken Bedevi atlıları her şeylerini bırakıp kaçtılar. Çeteler kadınların bileklerine, boğazlarına saldırdılar, sandıkları, işlemeli çuvalları, torbaları açtırdılar, yükte hafif, pahada ağır ne varsa aldılar, geriye dönerlerken bir hurmalığın içinden bastıkları kabilenin kaçan atlılarıyla yardıma çağırdıkları öteki Arap kabilelerinin atlıları karşılarına çıktılar. Kıyasıya bir çarpışma oldu. Bu arada bir kurşun geldi Poyraz Musa’nın omzunu deldi çıktı. Atın üstüne yatmış, yeleye yapışmıştı. Soylu atı geldi, büyük bir çadırın önünde durdu. Atın gelip de önünde durduğu görkemli çadır Emirin çadırıydı.

Emir Poyrazı yandaki bölüme aldırdı. Yatak yaptılar, yatırdılar. Emir yandaki çadırdaki cerrahı çağırdı. Cerrah yaraya bir iyice baktıktan sonra:

“Sultanım,” dedi “bu adamın bir şeyi yok, kurşun omzunu delmiş çıkmış, o kadar, başka bir şeyi yok. Çok da kan yitirmiş ben yarın onu ayağa kaldırırım.

Çadırın önünden bağrışmalar, gürültüler geliyordu.

Gelenler Emirin karşısında el pençe divan durmuşlardı. Geceki baskını, ölenleri dilleri döndüğünce anlattılar ve bu çadıra giren kovaladıkları adamın katillerin başı olduğunu, ya dirisini ya ölüsünü istediler.

“Demek benden, Emir evine sığınmış bir kişiyi istiyorsunuz?”

“Kusurumuzu bağışlayın sultanım, bizden çok kişi öldürdü, yoksa sultanımız, biz böyle bir hata işler miydik, gelir de senden, evine sığınmış bir kişiyi ister miydik. Bizi bağışla.”

Başları önlerinde, utanmış, yerin dibine geçmiş oradan ayrıldılar.

Emir “Bana bak,” dedi, “Sen buraya geldiğinden, bu eve sığındığından yana bekleniyorsun. O seni kovalayanlar pusudalar. Buradan çıkar çıkmaz seni öldürecekler.”

“Sen burada bir yıl, beş yıl da kalsan seni sonunda öldürecekler. Seni almak için benim evime girenler… Senin her şeyini öğrenmişler. Köyünü kasabanı, akrabanı, babanı ananı, nerelerde savaştığını, her şeyini, her şeyini, doğduğundan bu yana bir şeyini biliyorlar. Bu kabile Arabistan’ın en kan içici kabilesidir. Bütün Arabistan’da, Anadolu’da, İran’da kolları vardır. Seni korkutmak istemiyorum, ama sen nereye gidersen git, istersen yılanın deliğine gir, istersen kuşkanadının altına sığın gene bulacaklar, sen onların kardeşini öldürmüşsün. Mutlaka seni öldüreceklerdir. Şimdi bütün Arabistan olanı biteni, senin benim evime sığındığını, onların seni, yıllarca pusuda bekleyerek, bu evden çıkar çıkmaz öldüreceklerini biliyor.”

“Şimdi kulağını aç da iyi dinle, senin adın ne?”
“Geldiğimde söylemedim mi Sultanım, Abbas.”
“Bundan böyle yaşamak istiyorsan adını değiştireceksin.”

Abbas’la yanındaki adamlar atlarını karanlığa sürdüler.

Köyünü birkaç kez köylülere soracak oldu, köylüler ona dişe dokunur bir şey söylemediler. Ya da köy üstüne hiçbir şey bilmiyorlardı. Sonunda köylüyle helalleşti, atına bindi, doludizgin köyüne sürdü. Evlerine doğru sürdü atından atladı, doğru açık kapıdan içeriye daldı. Ev bomboştu.

Tanyeri ışıdı ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından başka ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser.

Poyraz Musa dün akşamdan bu yana hemen hemen hiç soluk almadan, ince telaşsız bir uyumla kürek çekiyordu.

Bu yazı, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi AŞ, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana – Bir Ada Hikâyesi / Yaşar Kemal

Adlı kitaptan kısa tanıtım amacıyla yapılan alıntılardan oluşturulmuştur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir