BİR AİLE ÖYKÜSÜ

Mübadele sırasında Türkiye’ye gelen Halil Ali Bey’in ailesi yeni vatanlarında da tekstil alanında faaliyet gösterdi. Halil Ali Bey, işlerini İstanbul Aşir Efendi Caddesinde bulunan Katırcıoğlu Han’da 16 numaralı yazıhanesinden idare ederdi. Daha sonra işine uygun olarak Bezmen soyadını alan Halil Ali 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanarak Taranto ve Behar soyadlı iki Musevi iplik tüccarı ile bir tekstil şirketi kurdu.

Halil Ali Bey o sırada yurt dışında öğrenim gören oğlu Fuad’a yazdığı mektupta ‘İstikbal sanayicilikte, ben tekstil fabrikası kuruyorum, gözünü aç, tahsilini buna göre yap’ diyordu.

İstanbul Kazlıçeşme’deki fabrika ilk yıllardaki zararı nedeniyle iflas etti. 1929 yılı içinde Halil Ali Bey, oğlu Fuad ve akrabası Halil Rıfat Edin’in desteği ile şirketi Mensucat Santral adı ile yeniden faaliyete geçirdi.

Şirket beş yıl içerisinde büyüme ivmesini yakaladı. Şirketin 100 bin lira olan sermayesi 1942’de Anonim Şirket örgütlenmesine geçilirken 400 bin, 1947’de 5 milyon liraya yükseltildi. Bezmenler bu yapılanma sırasında Taranto ailesi ile ortak oldu.

Şirketin yeniden yapılandırıldığı 1942 yılından sonra yürürlüğe konan Varlık Vergisi döneminde Taranto ailesine yüksek tutarda vergi tarh edildi. Leon Taranto verginin yarısını kendi kaynaklarından öderken, Mensucat Santral’daki hissesini bir sanayiciye 1 milyon liraya satmak istedi. Bezmenler bu satışa karşı çıkınca Taranto, 4 milyon lira değerinde olduğunu söylediği şirket hisselerini ortağına satmak zorunda kaldı. Dönemin ünlü afyon ihracatçıları arasında bulunan Leon ve Moiz Taranto hisselerini son dakikada Bezmenlere satıp Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderilmekten kurtuldu.

Sonraki yıllarda Leon Taranto alışverişte hile yapıldığı ve bedeller arasında orantısızlık bulunduğu iddiasıyla Bezmenler aleyhine “gabin” davası açtı. Davaları kaybeden Taranto 1952 yılında TBMM’ye başvurdu ve haklarının iade edilmesini istedi. Demokrat Parti Milletvekili Mahmut Goloğlu’nun da desteklediği istek TBMM’de de reddedildi. Kendisine zulüm yapıldığına inanan Taranto, 1965’de ölümüne değin davasını savunan broşürler yayınladı, basın açıklamaları yaptı.

Mensucat Santral Marshal Planı uygulaması sırasında ABD’den alınan yeni  makinelerle üretimini artırdı. 50’li yılların ilk yarısında Türkiye’deki özel sektör tekstil ticaretinin tek hakimi Halil Ali Bezmen’di. 1951’de Bossa’yı kuran Hacı Ömer Sabancı’nın oğlu Sakıp, ürünlerini satmak için İstanbul’a gelip Gürün Han’da yazıhane tuttuğunda yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

“Tekstil işlerinin merkezi İstanbul Aşir Efendi Caddesiydi. Adana’dan bırakınız, diğer şehirlere, Adana’daki dükkanlara dahi mal satmak için muamele Aşir Efendi Caddesinden geçiyordu. Ben de İstanbul’a geldim.

…Yine o yıllarda Türkiye’nin en önemli tekstil kuruluşu Mensucat Santral’dı. Mensucat Santral’ın başında Halil Ali Bezmen bulunuyordu. Piyasanın tanınmış isimleri bizim yazıhaneye uğramıyorlardı. ‘Halil Ali Bezmen duyarsa ne der?’ ve ‘Mensucat Santral bize mal vermez’ korkusu hepsinde vardı. Halil Ali Bezmen’in iş bilgisi kadar otoritesi de yaygındı.

Halil Ali Bezmen’in 1955 yılında hayatını kaybetmesinden sonra işin başına oğlu Fuad Bezmen geçti. 1909’da Selanik’te doğan Galatasaray Lisesi ile Marsilya Yüksek Ticaret Mektebi’nden mezun olan Fuad, daha 20 yaşındayken babasının fabrikasında iş hayatına atılmıştı.

Bezmenler, daha sonra Edirne’de yeni bir mensucat ve giyim fabrikası, perakendecilik alanında Santral Pazarlarını kurdu. Reklamlarında ünlü sinema yıldızlarının oynadığı Lale çarşaflarının kalıcı bir marka olması sağlanamadı. Daha sonra grubun şirketleri Santral Holding çatısı altında toplandı.

Fuad Bezmen 1975 yılında işleri ile ilgili imza yetkisini büyük oğlu Halil’e devretti. Halil Bezmen babasının ve dedesinin iş yapma kurallarını terk etti ve tekstil dışındaki sektörlere el attı, 70’li yılların ikinci yarısında Rabak ve Koruma Tarım fabrikaları Bezmenlerin oldu. İş Bankası iştiraklerinden olan bu iki fabrika dönemin büyük şirket listelerinde hep ilk 100’e giren, karlılıkları yüksek tesislerdi. Ancak 50’li yıllarda kurulan bu şirketlerde teknolojilerin yenilenmesi gerekiyordu. Halil Bezmen’in bankalara borçlanarak bu tesislerde yaptığı modernleştirme ve tevsi yatırımları beklenen sonuçları vermedi.

Santral Holding borç batağına sürüklenince bir zamanların tekstil imparatorluğunun sonu göründü. 1980 öncesinde suç sayılan bazı döviz işlemleri nedeniyle aile üyelerinin bazıları hakkında soruşturma açılması da itibar kaybına yol açtı. 90’lı yılların başında İSKİ’de ortaya çıkan rüşvet skandalının bir tarafında da Bezmenlerin Koruma Tarım şirketi vardı.

Gerileme sürecinin sonunda Mensucat Santral 1993 yılında kapandı, diğer şirketler el değiştirdi. 2000’li yılların başında ailenin elinde yalnız Santral Pazarları kaldı.

İstanbul’un Kalamış sahilinden görülen karşı kıyılarında, bir genç kız şöyle yazmaktaydı, başlayacağını umduğu yıldırım aşkı dedikleri macerayı.

“Acımı, yüreğimin yangınını; tenimin, ruhumun hasretini; sana uzak ama hüznümle ve hasretimle yakın yaşamayı kelimelere ilmek atarak, sayfalara gergef işleyerek öğrettim kendime. Bir de baktım ki, o her zamankinden çok daha yakın bana ve hiç ayrılmamış, hep benimle; eskisinden de güçlü bir bütün olmuşuz. Senden kalan ne varsa bende, içimde. O bende yaşıyor, yaşayacak, ta ki benim de yüreğim durana dek…

Bir başka boyutta buluştuğumuz gün, ona eskisinden daha büyük bir yürek ve aşk götüreceğim. Yüreğim şimdi ikimiz için çarpmakta zira soluğum ikimiz için; ikimiz adına yaşıyorum…”

On dokuz yaşında bir genç kızın, kendisinden yaşça iki kat büyük bir adamla yaşadığı aşkın öyküsüdür bu. Ne yazık ki bu büyük aşk bir gün ecel ile son bulacak ve geride aşkın manifestosunu bırakacaktır.

Aşkların yazılamayan manifestoları içlerimizde birer ukde olarak kalsa da, yaşanmış ve yazılmış olanlara saygımızın nişanesi olarak Nermin ile Pamir Bezmen aşkı yıllar öncesinde yaşandı ve pek çokları gibi önünde hiçbir şeyin duramadığı zamana teslim olarak yitip gitti.

Geride bıraktıklarıysa, eski defterlerin açılmasına neden oldu. Eski defterlerde yazılı olanların çoğu aşka dair olsa da, bazıları beyaz kuzucukların sırtında yol alan Akdeniz’in tuzlu sularındaki dalgalardı.

O dalgalar ki, Akdeniz’de, Girit’ten İzmir’e, Kıbrıs’tan İstanbul’a kadar uzanmışlardı.

Ayakları oturduğu iskemleden yere değmeyecek yaşta evlendirilen kızların yaşadığı zamanlarda, Fazilet’in amcası Hüseyin bin Demir’in çocuklarından birisinin adı Cazım’dır.

Demiraçi Hüseyin’in erkek kardeşi olan Mehmet Nesimi’nin de dört çocuğu vardır. Fazilet, Ülfet, Nimet ve Sami.

Demiraçi Hüseyin, mübadeleden önce Girit Kandiya’da buğday yetiştirip, yel değirmenlerinde öğütülen bir çiftliğin sahibidir. Mübadele sonrasında, İzmir’e yerleşir ve mübadillik neticesinde, kendisine Girit’te bıraktığı mal varlıklarının karşılığı tevdi edilir.

Fazilet Hanım, Hanya’da zeytinlikleri ile yağhane sahibi olan Yusuf Lamerzade’nin oğlu Mehmet Ali ile evlenir ve İskenderiye’ye gider.

Mehmet Ali Lamerzade ile ailesi, İskenderiye’den Türkiye’ye mübadele sonrasında gelirler ve kaderlerini ailenin diğer üyelerinden farklı bir şekilde belirleyecek olan “mübadil” olarak kabul edilmeyişleri neticesinde, Girit’te bıraktıkları pek çok mal varlıklarının karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceklerdir.

Cazım Bey, Selanik’ten gelen Halil Ali Beyin kızı Ayşe Şermin Hanım ile evlenir ve üç çocukları olur. Pamir, Nil ve Tibet.

Cazım Bey, soyadı kanunu çıktığı zaman Demirzade ismini almak ister, ancak bu soyadı daha önce alınmış olduğundan ve aynı şehirde iki kez olamayacağından, kayınpederi Halil Ali Bey, biz bez işi yapıyoruz o halde “Bezmen” soyadını alalım diye karar verir ve damadına teklif eder. Sonraları bu karar, kızından olan çocukları da aynı soyadı etrafında toplama arzusu olmalı diye düşünülecektir.

Bu durum, aslında gelecekte kafa karışıklığı yaratacak gelişmeleri doğuracağını düşünmeden yapılan bir kabulde olmaktadır. Gerçekte Pamir’in soyadı Bezmen değil, Demirzade olacaktı ve sonradan evlendiği Nermin isimli genç kız ve çocukları da Bezmen soyadını taşımayacaktı.

Demiraçi Hüseyin Bey, İzmir Karşıyaka’da gördüğü evini almadan önce “Allahım şu evi nasip et, sonra canımı al” diye tekrarlayıp durduğunu dinleşmişsin babandan. Defalarca anlatmıştın; her Girit, İzmir konusu açıldığında. İstediği evi almak nasip olmuştu Hüseyin Bey’e. Ama eve yerleştikten sonra merdivenlerden düşüp ölmüştü.

Yıllar sonra babacığın Cazım Bey’de aynı evin bahçesinde gittikçe yan yatan incir ağacını gösterip, “Bu ağaç yere değdiği zaman ben öleceğim” der dururmuş.  Sen de, babanın ölüm haberini alıp İzmir evine girdiğinde ilk işin incir ağacına bakmak olmuş ve dallarını yerde görmüşsün. “Acaba ölümlerini planlamışlar mıydı?” diye konuşurduk, bu konu ne zaman açılsa.

Hayattaki en önemli varlığı olan Pamir’i kaybettiği zamanın ardından anlatmaya devam ediyor Nermin Hanım,

“O cumartesi, sırf bana hediye ettiğin çocukluk fotoğraflarınla kalmıyor, hayatıma katkın. Çocukluğunu, annenle babanın büyük aşkını, aralarındaki kıskançlıklara, kırgınlıklara ve sonunda boşanmalarına rağmen babanın, öldüğü güne kadar annene âşık ve onun yokluğunda hayata kırgın yaşadığını öğreniyorum. Annen piyanoda “Amore, amore…” çalıp söylerken, babanın, elinde rakı kadehi piyanonun başında anneni hayran hayran dinlediğini anlatırken, bu ayrılıklarından duyduğun hüzün yüreğimi acıtıyor. Bu konuda ne kadar hassas ve incinmiş olduğunu görüyorum. Anneciğinin yeni kocasından hiç haz etmiyorsun. Baban gibi bir erkekten sonra bu adamı nasıl seçtiğini anlamakta zorlanıyorsun.”

Cazım Bey’in karısına ne kadar âşık olduğu konusunda hiç kimsenin bir şey söyleyebilmesi mümkün olmasa da, çapkınlığı konusunda çok şeylerin söylendiği malum. Esasen Ayşe Şermin hanımın bu nedenle İzmir’deki evden çocuklarını alıp İstanbul’a döndüğü de biliniyor.

Ama bilinmeyen taraf ise, Cazım Beyin geçirdiği bir trafik kazasından sonra morga kaldırılması ve aradan geçen günlerden sonra oğlu Pamir tarafından teslim alınarak defin edilmesiydi.

Nasıl özlemem seni, canım benim, nasıl özlemem? Şimdi nasıl kaçmam ben bu özlemle yeniden 8 Temmuz 1974 tarihine.

İstanbul’un Kalamış sahilinden görülen karşı kıyılarında başlayacak olan bir aşkın tarihiyle, biten başka aşklarında tarihidir aynı zamanda, 1974 yılının Temmuz ayının sıcak günleri ve nedense gelecekteki yılların Temmuz ayları da hep bir şeylerin habercisi olmuş, bazen biten, bazen yeni başlayan aşkları fısıldamıştır sahillerde…

Saçı sakalı dağınık bir başka İskenderiye’li, George Moustaki’de, dünyaya haykırıyordu en güzel aşkların mısralarını, gitarından yükselen notalarının sesiyle.  

Akdeniz’in sahillerinde yaşanan bütün aşklar güzeldir…

Meraklısına Not: Handan Yalvaç’ın Klevyesinden Pamir Bezmen’in Biyografisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir