BİR GARİP ORHAN VELİ

Bütün ıstıraplar aşktan doğar.”

Yaşamakta olduğumuz 2014 yılının Şubat ayında bir kitap yayınlandı. Bu kitabın adı “Yalnız Seni Arıyorum” Nahit Hanım’a mektuplar, alt başlığını taşıyan, Türk şiirinin, adı olmazsa olmazlar listesinde her zaman var olacak Orhan Veli Kanık’ın, hayatını şekillendiren, adeta varlığını belirleyen aşkı Nahit Gelenbevi hanıma yazmış olduğu mektuplarının okurlarla paylaşıldığı, sanki bir başka garip Orhan Veli.

Bu garip Orhan Veli’nin, kısacık yaşamında edebiyat ve şiir dünyamızda açtığı kapıların gerisinde, dile getirdiği dünyasının açmazları, sıkıntıları ve dertleri sanki koca bir Cumhuriyet sonrası kuşağının da tanımıdır sanki.

Zaten meşrutiyetten beri paylaşılamayan ve hesaplaşılamayan ne varsa hepsi de Cumhuriyete miras olarak kalmış olup, günümüzde dahi hesaplaşılmasına çalışılmakta değil midir?

27 Mart 2014 gününde bu ülkenin gündeminde internet yasaklamalarının can havliyle yaşandığı ortamlarda hesaplaşmanın var olmadığını herhalde hiç kimsenin söyleyebilmesi mümkün değildir.

Günümüzden tam 63 yıl öncesinde yazdığı ve Garip şiirinin manifestosu sayılan önsözünde görüşlerini şöyle açıklıyordu Orhan Veli:

“Bu güne kadar burjuvazinin malı olmaktan ve yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiçbir işe yaramayan şiirde değişmeyen tek şey egemen sınıfların zevkine hitap etmiş olmaktır. Egemen sınıfları yaşamak için çalışmak zorunda bulunmayan insanlar teşkil ediyor, şiirde onların zevkine sunuluyordu. Ama yeni şiirin dayandığı zevk artık azınlığın oluşturduğu o sınıfın zevki değildir. Bu günkü dünyayı dolduran insanlar, yaşama hakkını sürekli bir didişmenin sonunda buluyorlar, şiirde onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir. Fakat bu kitlenin ihtiyaçlarını eski edebiyatın aletleriyle anlatmak demek değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak değil sadece zevkini aramak, bulmak ve onu hâkim kılmaktır. Şimdiye kadar edebiyatımıza şekil veren bütün kalıpları atmalı, yapıyı temelinden değiştirmeliyiz”…

Bütün tartışmaların, edebiyat ve sanat dünyasındaki bütün söylemlerin ötesinde Orhan Veli, kişiliği, yaşamı ve duruşuyla pek çoğumuzun üzerinde gözlerimizi kapatarak, dünyanın başka yönlerine bakabilme ve görebilme fırsatını sağlamış, deniz üzerinde uçan beyaz kanatlı kuşlardan, rakı şişesindeki balığa kadar pek çok şeyin varlığını hissedebilmemizi sağlamıştır. Kendisi ise, bir başka olur şairin yaşamı, deyişine uygun şekilde, Boğaz’ın bir ucunda, Sarıyer’de, yalnızlık ve yoksulluk içinde yaşayan bir adamdı.

Yazdığı mektuplarında, aşkını ve yakasını hiç bırakmayan sefaletini anlatan bir şairdir. Bunu bazen, Avrupa’da yaşayan arkadaşları sayesinde getireceği yabancı marka sigaraları satarak kırabilmenin, bazen de ucuza içki içebilmenin yollarını aramakta ve Votka imalatının reçetesini istemektedir sevgilisinden.

2 Ekim 1947 tarihli mektubunda ise şöyle bahsedecektir yaşadığı günlerden; Ankara’daki sevgilisinin yanına gidebilmenin özlemi içerisindedir ama “Birçok güzel şeyin tatsız tarafları da oluyor, iki günden beri hep hayaller içerisindeyim. İsterdim ki mektubunu alır almaz sana müspet bir cevap vereyim ve hemen Ankara’ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim? Gerçi senin yanında olmadığım zamanlar sokağa çıkmam. Fakat hiç kimseye görünmeden Ankara’ya kadar gidip gelebilecek miyim? Bilhassa bazı kimselere karşı bu sefaletimi göstermek istemiyorum. Geçenlerde borca bir ceketlik kumaş aldım, terziye verdim. Ceketi bu cumartesi alabileceğim. (şayet terziye vermek için yirmi beş lira bulabilirsem) Ama o da meseleyi halletmeyecek. Bu havada Ankara’ya pabuçsuz, pardösüsüz gidebilmek bir mesele. Sağdan soldan alacağım bazı paralar var. Fakat bunların en erken gelecek olanı da elime on beş yirmi günden evvel geçmez. Bu şerait dâhilinde, bu günlerde Ankara’ya gelebilmenin ne kadar güç olduğunu tabii anlıyorsun.”

Ve tüm yaşamını, şiirleriyle, yazılarıyla ortaya koyacak olan bu büyük usta belki de dört yıl boyunca (1932-1936) devam ettiği felsefe öğrenciliği nedeniyle  şairane söylemlerinin yanı sıra felsefi ifadeleriyle de dile getirecekti kendisini.

“İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları birazda kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisinden uzakta tutar. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira…

Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık  çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: Boş ver! Diye haykırmak istiyorum, Beş liraya da boş ver!

Orhan Veli.

Eğer resim yapıyor olsaydı, şöyle devam edeceğinden eminin Orhan Veli’nin:
“Boş ver be Orhan Veli, vurursun sarının üzerine mavi, olur yeşil…”

Orhan Veli, sonunda bozkırın ortasındaki Ankara’ya gidebildi, 10 Kasım gecesi belediyenin açtığı çukura düştü ve başından yaralandı. İstanbul’a döndü ve 14 Kasım 1950 günü fenalaşarak hastaneye kaldırıldı ve o gece 36 yaşında, elde etmek istediği hiç bir şeye sahip olamadan yaşamına veda etti. Ama bizlere de yaşamında elde edemediği her şeyi miras bıraktı. Arkadaşları onu Rumelihisarı’ndaki Aşiyan mezarlığında toprağa verdiler.

Beklediği son mektup Nahit Hanım tarafından 12 Kasım 1950 günü yazılmıştı ama Orhan Veli bu mektubu hiç bir zaman okuyamadı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

65 ÷ 65 =