BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KISA FİLM FESTİVALİ

Warner Stili Evler

BİR BAŞKA "QUADROPHENIA"

1974 veya 75 yıllarıydı sanıyorum, sonradan ilk özel TV kanalımızda ünlenecek olan arkadaşımız A.Z’ ün kendisine almış olduğu bir 8 mm.lik film kamerasıyla başlamıştı sinema maceramız.

O güne kadar iyi birer sinema seyircisi olarak etkilendiğimiz ve bizleri biz yapan birçok filmle olgunluğa doğru yola çıkmış olsak da henüz yapacağımız çok şey vardı. Sinemanın ne kadar etken bir sanat olduğunu kavramış ve bu sanat sayesinde hem kendimizi ifade edebileceğimizi hem de bir şeyleri anlatabileceğimizin farkına varmıştık.

Bizlerin o günlerde yaşamımızda oluşturmuş bulunduğumuz potansiyel gücün neler yapabileceği heyecanıyla kısa metrajlı bir film çekmenin zorunlu olduğu konusunda hem fikirdik diğer arkadaşlarla da.

Hepimizin yaşantısında görmüş geçirmiş olduğu tecrübelerin yanı sıra bizim gibi gelişmekte olan(!) ülkelerde yaşayanların ayrıca aldıkları bir de toplumsal tecrübeler vardı.

Türkiye tarihinde bir anıt gibi duran ve yaşayacak olan herkesin büyük bir ders almasını gerektiren 1971 senesi ve 12 Mart muhtırası ile tüm dünyada bilinen ve tanınan Che Guevara’ya özdeş ama bir türlü dünyaya hiçbir zaman tanıtamadığımız ülkemiz gibi, dünyayı yerinden oynatmış olan ama kendi insanımıza dahi anlatmakta güçlük çektiğimiz devrimcilerin varlığı bizlere yeteri kadar yol göstermekteydi.

Bu ülkede yaşamakta olan bizlerin üstlenmiş olduğu bir takım görevler vardı bu görevleri yerine getirmeliydik bunun değişik yolları vardı ve bizim yapabileceğimiz bir seçimde bunu farklı bir dil olan sinemanın diliyle anlatılmasıydı. Tıpkı diğerlerinin yaptığı gibi iyi ya da kötü olmasının bir anlamı yoktu önemli olan bir şeyleri anlatabilmekti “Arkadaş” filmini hatırlar mısınız?

Neleri ve nasıl anlatmaktaydı Yılmaz Güney. Beğenmiş olabilirsiniz ya da beğenmemiş ama o birçok kişiye anlatmaya çalışmıştı bu ülkede yaşananların neler olduğunu. Bizde onun gibi anlatmaya çalışmalıydık bu ülkede nelerin yaşanmakta olduğunu. Arzularımız belki çok ulvi ama elimizdekilerde çok sınırlıydı. Bir film yapmak her zaman masraflı bir uğraştı, bizde elimizdeki imkânlarla ancak kısa metrajlı bir film yapabilecektik.

Duyduk ki Boğaziçi Üniversitesinin düzenlemiş olduğu kısa metrajlı bir film festivali varmış hiç düşünmeden işte tam bizim için diyerek katılmaya karar verdik.

İyi de nasıl olacaktı bu iş. Kısa metrajlı olsa da bir film çekmek bir sürü şeyi bir araya getirmek demekti. İlk önce akla gelen bu filmin oyuncularının olmasıydı. Kimler olacaktı bu oyuncular, sanki konu saptanmış, senaryo hazırlanmış, filmin çekim aşamasına gelinmişti. Biz her şey için hazırdık, bir an önce konuyu saptamak üzere çeşitli fikirlerin geliştirilmesi üzerine tartışmalara başlamıştık. Sonuçta karar kıldığımız konu toplumsal anlamda her dönemde yaşanan kuşaklararası çatışmaların yaşandığı ülkemizin sosyal boyutlarıydı.

Büyük değişimlerin yaşanmaya başladığı dönemlerin henüz başlarındaydık, bu gün dahi tartışmalarının kesilmediği ilkler o günlerde yaşanmaktaydı, Fenerbahçe’de demir masalı ve iskemleli çay bahçelerine gelen bin bir türlü insanın yaşamında belki de hiç görmedikleri türden bir değişim yaşanmaktaydı, sanki Eminönü meydanıydı Fenerbahçe, tarihinde hiç bu kadar farklı insan bir arada olmamıştı yaşamlarında. Bu sürecin yaşanmakta olduğu günlerdi kısa metrajlı filmimizin yapım aşamasında olduğumuz zamanlar, Belvü’de otururken senaryo yazımına kafa yormaktaydık.

Filmimizin çekim alanı ise Fenerbahçe ve Kalamış sahiliydi, özellikle Fenerbahçe burnundaki asırlık çitlembik ağaçlarının oluşturduğu tabi ortam bulunmaz bir film platosuydu.

Elimizde bir adet 8 mm.lik film kamerası ile bir adet tripottan başka teknik anlamda hiçbir şey yoktu, sonradan filmin montajı aşamasında Sirkeci’deki ithalatçılardan edindiğimiz ufak bir montaj aleti ile sinema makinesini de sayarsak teknik donanımımız tamamdı. Kamera iyiydi ama bir sürü özelliği vardı zoom yapabiliyor, ağır çekim yapabiliyordu. En hoş özelliği de buydu kameranın, tıpkı eski filmlerdeki gibi kızın ve erkeğin birbirlerine koşarak sarılmalarını ağır çekimde seyretmek.

Senaryo tamamlanmış, iç ve dış çekimler sürmekteydi, bahar günlerinin güzelliğini yaşamaktaydık çekimlerin ertesinde Fenerbahçe’de biralamak tüm yorgunluğumuzu alıp götürüyordu. Haydarpaşa garında bir çekim yapmıştık, izin alana kadar epeyi uğraşmış ama sonunda hatırlı büyüklerimizin devreye girmesiyle de çekimi tamamlamıştık. Artık montaj aşamasıyla filmdeki müziklerin seçimi kalmıştı geriye, aslında işin en zor olan kısmıydı filmin montajı, önce elimizdeki filmin iki ucunu birleştirmenin hiçte öyle görüldüğü gibi basit bir işlem olmadığını anlamıştık, filmin iki ucu gerektiği yerden makaslanıp sonra yapıştırılıyordu ama film makinede oynatılırken yapıştırılan yerden kopuveriyordu. İşin çözümünü yine Sirkeci’deki ustalardan öğrenmiştik ve yapıştırılan filmin tekrardan kopmaması için özel bir bantla bir kez daha yapıştırılması gerekiyordu.

Bu teknik ayrıntıyı da çözdükten sonra filmle senkronize müziğin tamamlanması aşamasına gelindi. Aktüel kamera değildi kullandığımız nede olsa, müziği banta çekeceğiz, filmi izlerken bir yandan yanımızdaki teypten de müziği dinleyeceğiz. Ne matrak değil mi?

Bu işte bize yardımcı olacak bateri çalan bir arkadaşımız vardı. Onun evini kullanacaktık seslendirme stüdyosu olarak. Filmde kullanacağımız müziklerin seçimi ile tamamen kendimize ait olan orijinal kayıtların tamamlanması ve bantların birleştirilme işlemlerini de bitirdikten sonra filmimiz tamamlanmıştı.

Filmimizi defalarca seyrederek ve yakın çevremizin de görüşleri ile eleştirilerini dinleyerek yarışmaya katılmaya hazırdık.

Öncelikle katılım için gerekli formalitelerin tamamlanmasını sağladık bir takım formlar doldurulup yarışmanın organizasyonunu sağlayan B.Ü.S.K (Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü)yöneticilerine teslim ettikten sonra artık bizde katılımcı olarak bu önemli organizasyonun içerisindeydik.

Heyecanla yarışmanın yapılacağı günü beklemekte ve organizasyonun detayları hakkında bir takım ayrıntıları öğrenebilmek ve fikir sahibi olabilmek için üniversitenin koridorlarını arşınlamaya başlamıştık. Özellikle BÜSK’ün yönetiminin bulunduğu binada etrafta bulunanlar ile temas kurabilmeye çalışmış ve onlardan diğer yarışmacılar ve filmleri hakkında elde ettiğimiz önemli bilgilerin doğrultusunda bizim yarışmada elde edebileceğimiz başarı hakkında bir takım fikirler geliştirmeye başlamıştık.

Yarışmanın yapılacağı gün gelmişti ve bütün imkânlarımızı kullanarak filmimizi izleyicilere takdim edecek sıramızın gelmesini diğer yarışmacıların sunduğu filmleri izleyerek beklemekteydik, bir yandan da gösterimi yapılan her filmin arkasından kendi şansımızı değerlendiriyorduk.

Bizden önce kısa metrajlı film kategorisinde ne kadar olduğu tartışılabilecek yaklaşık 45 dakika kadar süren siyah-beyaz polisiye bir filmin gösterimi yapılmıştı.

Yönetmeni ise Ali Habip Özgentürk’tü. O zaman kimsenin bilmediği ya da bizim öyle sandığımız ve filmin gösterimi sırasında salonda hayli tepki toplamış bir yönetmendi.

Öncelikle film süre açısından diğer yarışmacılara göre en az iki ya da üç misli uzun süreli kısa metrajlı(!) bir filmdi diğer noktada ise polisiye film olmasına rağmen izleyicilerden komedi filmi tepkisi almıştı ki buda bizim için çok büyük bir şans demekti.

Bizim sıramız geldiğinde ise en büyük zorluk filmin müziklerini de izleyiciye dinletebileceğimiz bir ses düzeninin salonda bulunmayışıydı. Yanımızda getirdiğimiz portatif bir teypten dinletebilecektik filmle birlikte müziği buda oldukça özgün bir çalışma olduğundan ve filmin adeta bir tamamlayıcısı olması nedeniylede çok düzgün sunulması gerekiyordu. Filmdeki senaryonun ana fikrini taşıyan omurga “The Who Quadrophenia” albümünün ayrılmaz bir parçası olan resimli öyküydü. Sonradan filmini de seyretmiştik ama o zamanlarda henüz filmi bilmiyorduk. Bu nedenle bizim filmimizde de senaryonun tamamlayıcı bir parçası filmin özgün müzikleriydi ve çok iyi sunulabilmesindeki gerekçemiz buydu yoksa film havada kalıyordu.

Gösterim sırasında korktuklarımızın hiç birisi başımıza gelmedi ne film koptu ne de bantlar sardı, oldukça düzgün bir gösterimi tamamladıktan sonra salonda ışıklar yandı ve yeteri kadar alkış aldığımızı hatırlıyorum. Hayli zorlu bir çalışmanın tamamlanmasının ardından oldukça rahatlamıştık. Sıra sonuçların ne olacağını öğrenmekteydi yarışma jürisinin kararını sabırsızlıkla beklemekteydik.

Jürinin kararının açıklanmasını ne kadar beklediğimizi hatırlamıyorum ama birincilik Ali Habip Özgentürk’ün filmine verilmiş, bizim film ise üçüncü olabilmişti.

Elbette bizim için biraz hayal kırıklığı olsa da sonucu kabullenmekten başka yapacak bir şey yoktu.

Sonraki günlerde yayınlanmakta olan 7.Sanat isimli bir dergide yarışmadaki filmlere tek tek yer verilmiş hepsi tüm detaylarıyla eleştirilerek jürinin yapmış bulunduğu değerlendirmeler ile Boğaziçi Kısa Metrajlı Film Festivali hakkında olumlu görüşler ortaya konmuştu. Bu çok güzel bir yaklaşımdı. Konusunda ortaya değerli görüşler koyan bir derginin sahifeleri arasında sizinle ilgili yazılanları okumak çok keyif verici bir durumdu.

Ne yazık ki hiçbir şey kalmadı geriye, yaşanan günler nereye getirdi bizleri hâlbuki nerelere gelebilirdik önümüz kapatılmasaydı.

Filmimizin de elimizde bir kopyası olmadığından zaman zaman geriye dönüp neler yapmıştık acaba diye artık ne izleyebilme nede çocuklarımıza izletebilme fırsatımız kalmadı değil mi?

Bu anımı kızımın yaklaşık 40 yıl sonra İngiltere’den dönerken bana armağan olarak getirdiği “Quadrophenia” albümünün anımsattıklarıyla yazmaya başladım. Ancak bizlerin o zaman dinlediği albüm 33’lük plaktı şimdi ise bir Compact Disk ama kısa metrajlı filmimizde kullandığımız resimli öykünün anlattıkları ise kuşaklar değişse bile hiç değişmeyecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

÷ 1 = 7