KONUŞMA AKÇESİ

Levent Erden, bir kavram üretmiş ve adını “konuşma akçesi” koymuş, bizim de, “ne ola ki lan bu konuşma akçesi” diyeceğimizi bildiğinden;

Bir lisan öğrenilirken yeni kelimeleri sürekli cümle içinde kullanmak gerekir. Ne kadar çok cümle kurulursa, kelime o kadar kalıcı hale gelir. Bu, markalar hatta fikirler için de geçerlidir. Bir marka ya da kavram ne kadar çok cümlede kullanılırsa yani ne kadar konuşma akçesi olup harcanırsa o kadar yaygınlaşır ve benimsenir. Tabi internetin yükselişi, kitleselin zayıflaması ve alt ilgi gruplarının ortaya çıkışı işi karıştırdı. Farklı ilgi gruplarına aynı kavram yani aynı akçe ile erişmek zorlaştı. Ortak konuşma akçesi birimi alt ilgi gruplarına ve onların aralarında kullandığı kodlara göre değişiyor. Her alt ilgi grubuna ulaşmak için farklı konuşma akçeleri yaratmak zorunlu hale geldi Okumaya devam et

İSTANBUL FİNANS MERKEZİ

Dünya ölçeğinde olacağına inançla 2014 yılında temelleri atılan İstanbul Finans Merkezi (İFM) inşaatı hızla devam etmekte.

İstanbul Finans Merkezi İnşaatı

Küresel Finansal Merkez Endeksi tarafından çıkarılan ve 87 küresel finans merkezinin sıralamasını takip eden bir endeks mevcut. İngilizce adı “Global Financial Center Index” (GFCI).

“GFCI” ilk kez 2007 yılının Mart ayında yayımlanmış. Ondan sonraki her 6 ayda bir de güncellenmiş.

87 küresel finansal merkez, iki farklı veri setine göre derecelendiriliyor ve sıralanıyor. Bu veri setleri, “enstrümantal faktörler” (yani dışsal –sözsüz diyelim – göstergeler) ve uluslararası düzeyde meslek icra eden finans profesyonelleriyle “online” yapılan anket çalışmasına verilen cevaplardan oluşuyor.

Rapora göre ilk 5 şehir sırasıyla: Londra, New York, Singapur, Hong Kong ve Tokyo.

City of London

Londra’nın dünya finans merkezi olma özelliğini sağlayan ve devam etmesinde önemli bir yapılanma olarak sıradan bir yerel otoritenin ötesine geçen ve üç temel amacı taşıyan özel bir görev ve sorumluluğu bulunan City of London Corporation benzersiz bir organizasyon yapısı olarak;

  • Londra’yı dünyanın önde gelen uluslararası finansal ve iş merkezi olarak desteklemek, tanıtmak ve başkent dahil tüm İngiltere’ye yeni iş imkanları yaratmak,
  • Londralılar için beceri, istihdam ve fırsatları artırmak üzere yerel topluluklarla ortak çalışmak,
  • Londralılar için kültür, tarih ve yeşil alanlar merkezi olarak sakinleri ve ziyaretçileri arttırmak amacıyla destek ve teşvik vermeye devam etmek.

City of London Corporation uluslararası iş ve finans alanında Londra’nın liderliğini sürdürmede anahtar rol oynamaktadır.

Bu çalışmalara aynı zamanda bölge içinde modern, verimli ve kaliteli yerel hizmetlerin sağlanması da dahil olup, konut ve iş yerleri için temizlik, trafik yönetimi ve kendi özel polis kuvveti de bulunan bu organizasyon yapısında kurumsal sorumluluğa sahip olanların yanı sıra küçük ve orta ölçekli işletmeler ile sosyal amaçlı işletmeler için önemli teşviklerde sağlanmaktadır.

İstanbul, 87 şehir arasında 57. sırada.

Oynadığımız ligde yer alan oyuncular ise şöyle: Warsaw 45, Talinn 50, Riga 52, Almaty 70, Prague 72, Budapest 77, Nicosia 80, Moscow 84, Sn.Petersburg 85 ve Atina 87. sıradalar.

Ne diyelim! İstanbul’u bir küresel finans merkezi yapmak için sanırım ilk 20’ye girmenin ötesinde benzer organizasyonlarında kurulması gerekiyor. Bu da sıralamaya bakınca hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor.

Finans Park

GFCI 20’nin genel sıraları ve derecelendirmeleri için web adresi:

http://www.longfinance.net/

Not: http://www.hurriyet.com.tr/dev-projeyi-yapan-sirket-iflas-etti-40418700

KİTAP OKUNMAYANLAR

Ruhi

Bu yazı hayatında hiç kitap okunmayanlar için yazılmıştır.

Çeke çeke sürüklemeye çalıştığı, kendisinden kaç kat fazla ağırlıkta olduğu belli olmayan, çöplüklerden topladığı kâğıt, karton v.s ile dolu, çuvaldan yük taşımak için imal edilen, yaratıcı icatlarımızın son örneklerinden olan arabasını durdurarak, yol kenarından bana doğru seslendi: “Abi bi cuğara virsene.”

“Sigara kullanmıyorum” dediğimi duyunca, suratında donup kalan avantadan bir sigara içebilmenin yarattığı ifade, yerini biraz inanmazlık, birazda ne diyor bu adam yav, haline bıraktı. Yanımdan uzaklaşırken aniden geriye döndü, bu sefer: “Abi sen ne okuyon, elindeki kitap ne?” diye sordu.

Her gün olmasa bile, evimin yakınlarında bulunan bir pastanede çayımı yudumlarken, kitabımı okumak bana oldukça iyi gelir. Bazen değişik semtlerde bulunan yerlere gider, güzel günlerde açık havada yanımda bulunan kitabımı, dergimi okur veya not defterime bir şeyler karalarım. Bu günde öyle bir gündü, Soley Pastanesinde birkaç saat oturduktan sonra eve doğru yola çıkmıştım, o gün yanımda bir hikâye kitabı vardı. Not defterim ile kitabı, öğrencilik günlerinden kalma alışkanlıkla elimde taşıyordum.

“Sen, okuma-yazma biliyor musun?” diye sordum, “Yok ben bilmiyom ama gardaşım eyi bilir, o okur bana geceleri, hem okula da gidiyo.” diye cevap verdi.

Elimdeki kitabı istememişti ama kardeşinin, kendisi için kitap okumasından ve okula gitmesinden gurur duyduğu belli oluyordu.

“Ben buraya yakın oturuyorum, bu kitabı sana vereceğim, kardeşin sana okur.” Kitabı ona uzatırken ismini sordum?

“Ruhi” dedi.
Peki, kardeşinin adı? “Onun ki de Su”
“Ya, demek bir kız kardeşin var.”

Kitabı aldı, cebine tıkıştırdı ve bana bakarak: “Buralardan sık geçerim, sağ ol”

“Sen de sağ ol Ruhi, bundan sonra yanımda fazladan bir kitap daha taşıyacağım, karşılaşırsak yine sana veririm.”

Beni dinlemeden, yanımdan uzaklaştı, ilerideki çöp tenekesini karıştırmaya başladı, gözüne kestirdiklerini arabasına atarak işine devam etti.

Benimse, kafamda sorular belirmeye başlamıştı? Neden bu çocuğun adı Ruhi de, kardeşinin ki Su? Bunun bir anlamı olmalıydı. Öyle ya “Ruhi Su” bilinen ve tanınan bir isimdi, ne ilgisi olabilirdi? Bu isimler bir tesadüf olamayacak kadar anne ve babası tarafından bilinçli olarak seçilmiş olmalıydılar.

Eve gelmeden, jeton düştü; Ruhi Su, ailesini hiç tanımamıştı. Van’da doğmuş olduğunu ve çocukluğunu önce bir ailenin yanında daha sonra öksüzler yurdunda geçirmiş olduğunu biliyordum.

Oğlu Ilgın: “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti.

Bunda bir iş vardı, Ruhi’yi yine görebilirsem mutlaka sormalıydım. Sormasına soracaktım da, cevap alabilecek miydim?

Yanımda Ruhi’ye vermek üzere, Nazım Hikmet’in, Moskova’da öğrencisi olan Mehmet Aşık’ın anılarından derlediğim “Abuislah 1915” adlı kitabım bulunmalıydı.

Soğuk ve yağışlı geçen birkaç günün ardından Kalamış parkı civarında yürüyüşe çıkmıştım,  yolda Ruhi’ye rastlayabilirim düşüncesiyle yanıma ona vermek için aldığım kitabım ve bir banka oturup okumak üzere birkaç edebiyat dergisi vardı.

Yolda, dalmış yürürken arkamdan:  “Abi bi cuğara virsene.” Diyen Ruhi’nin sesini duydum. Geriye dönüp baktığım zaman, beni tanıdı.

“Meraba abey”

“Merhaba Ruhi, nasılsın? Sana verdiğim kitabı, kardeşin sana okudu mu?”

“İyidir abey, senin kitabı eve götürdüm ama daha başlamadı okumaya, bu aralar dersleri çokmuş gardaşımın.”

“Nerelisin Ruhi, İstanbul’a nereden geldin?”

“Ben Vanlıyım abey, İstanbul’a beş yıl önce geldim, sonra gardaşımı aldım yanıma”

“Kaç yaşındasın peki.”

“Bildiğim kadarıyla, 24”

“Neden öyle dedin? Yoksa tam olarak bilmiyor musun?”

“Öyle dediler bana”

“Kimler dedi, ne dediler?”

“Anamla babam, ayrılmışlar, anamda bizi kendi anasına bırakmış, sonra kaçmış evden günün birinde, daha da kimse bulamamış ne anamı, ne babamı, bana öyle dediler, kafa kâğıdında da öyle yazıyo işte.”

“Bak, yanımda fazladan taşıdığım kitabı al bakalım. Kardeşin vakit bulunca okusun sana.”

“Hem nerede oturuyorsun sen?”

“Eğitim Mahallesinde”

“Hadi eyvallah abey, çok geç kaldım.”

Hay Allah, işe bak okuma yazması olmayan adam Eğitim Mahallesinde oturuyordu, kardeşi de mutlaka yakındaki üniversitede öğrenci olmalıydı, bunu nasıl da sormayı unuttum? Soru işaretleri çoğalıyordu ya, dur bakalım Ruhi ile muhabbeti ilerletip kafamdaki sorulara cevap bulabilecek miydim?

Arabasını çekerek yanımdan uzaklaştı. Hava güzeldi, bende az ilerideki banklardan birine ilişerek yanımdaki dergileri karıştırmaya başladım. Ama okuduklarımdan bir şey anlamıyordum, kafamda Ruhi ile kardeşi Su, dönüp duruyordu.

Ona verdiğim “Abuislah 1915” belki bir şeyleri anımsatabilirdi. Ne bileyim ona bakan anneannesinden duyduğu birkaç şey veya İstanbul’a gelmeden önce bulunduğu yerdeki söylentiler. Bir şeylerin olması gerekiyordu mutlaka.

Ruhi’yi bir kez daha gördüğüm zaman ona soracağım ilk soru, saz çalmasını biliyor musun? Olacaktı.

Evet, saz çalmasını biliyormuş ve beni arada sırada arkadaşlarıyla toplandıkları kâğıt hurdacısının yanına çağırdı.

“Abey, biz arkadaşlarla yarın gece toplanacağız, saz çalıp, bir şeyler de içeriz, sende geliver istersen ama yanında içeceğini getirmeyi sakın unutma”

Çöplüklerden kâğıt, karton hurdalarını toplayan Ruhi ile sokak ortasında başlayan muhabbetimiz ilerlemekteydi, birkaç gün arayla geçtiği yerlerde karşılaşıyorduk. Kitap alışverişi de devam ediyordu. Verdiğim kitapları kardeşi, derslerinden fırsat bulursa geceleri ona okumaktaydı. Ruhi her seferinde, anımsadıklarını bana kısaca anlatmaktaydı, onun anlattıklarını daha sonra yazacağım.

Kâğıt hurdacısına gittiğim zaman, arkadaşlarıyla oturmuş, yanında getirdiği sazını çalmaktaydı. Aldığım en güzel davetlerden birindeydim ve Ruhi, “Sarı Çiğdem” türküsünü çalıp söylüyordu, tıpkı adaşı Ruhi Su gibi…

Sordum sarı çiğdeme
Anan baban var mıdır
Ne sorarsın be kardeş
Anam yer, babam yağmur

O gece dinlediğim şarkılar ve türkülerden sarhoş olmuş, evin yolunu bulmaya çalışırken aklımdan geçen bir başka şeydi.

Mesleği nedeniyle Van’ın Başkale İlçesine tayin edilen sevgili kuzenim, toprak damlı, tek odalı ve dışarıyı göreceği tek penceresi olan evinin önünde top oynayan çocukların, cama hızlı hızlı vurarak kendisine şöyle seslendiklerini anlatmıştı bana:

“Abula, bi cuğara virsene.”

EDEBİYATIN DEVLERİ

Bir gazete haberinde, aniden karşımıza edebiyatımızın dev isimleri olarak çıkarılan yazarlara bakıyorum. Evet, yaşadığımız devirde yazdıklarıyla, dünyayı değil ama ülkemizi etkilemiş olmalarının yanı sıra, yakın komşularımızda yaşayan edebiyat tutkunlarının da beğenilerini kazanmayı hak ettiklerini görüyorum.

Basında çıkan bu tarz haberler, genellikle PR denilen çalışmanın bir ürünü. PR yani “Public Relations” Türkçesi “Halkla İlişkiler” demek. Ama bunu çok daha yerinde bir söyleyişle “Paralı Reklam” haline getirmişler.

Şimdi, bu gazete haberini tekrar birlikte okuyalım: “Beylikdüzü’nde düzenlenen Çardak Altı Söyleşileri’nde Türk edebiyatının dev isimleri buluştu. Bizim büyük zenginliğimiz; Anadolu’nun kültürel çeşitliliği ile barış ve sevgi konularını konuştu. Söyleşi boyunca birlik ve beraberliğimizin önemine vurgu yapan yazarlar, toplumda yaşanan ayrışmaların kültürel çeşitliliğe zarar verdiğini söyledi.”

Ülkemizin önemli yazarlarından bazılarının bir araya gelerek yaptığı söyleşilerin asıl amacı, söyleşinin sonunda düzenlenen kitap imzalama faslı. Bir sektör haline dönüşmüş kitap imzalamanın önemi, bilindiği üzere kitapların satışını arttırmak. Ürün yerleştirmenin stratejik bir şekilde hedef kitlede farkındalık yaratmak üzere kullanılması gibi, çok satan yazarlarında izlemesi gereken bir strateji.

Demek ki edebiyatın dev isimlerinden olabilmenin ölçüsü, çok okunmak değil, çok satmak. O zaman akla şöyle bir soru geliyor; çok satmak, çok okunmayı da beraberinde getirmiyor mu?

Bunu bir kalite ve kantite sorunu olarak ele almak gerek. Örneğin “Fırıncının Kızı” en çok satanlar listesinin baş sırasında yer alsa dahi kalite olarak hak ettiği ve bulunduğu yer, yazın dünyasının son sırasında.

O halde, bileğinin hakkıyla edebiyatın dev isimleri arasında yer alabilmenin ölçütleri nelerdir ve nasıl olmalıdır?

Bunu belirleyebilmek, bir yemek tarifi vermek kadar kolay değil elbette. Ancak böylesine iddialı bir sıfatı hak edebilmenin de önemli göstergeleri var.

Öncelikle bunu sağlayacak özellikleri sıralamaya çalışalım:

  • Yazar, yaşadığı zamanı ve içinde yaşadığı toplumu iyi tanıyabilmiş midir?
  • Yazar, insanı toplumsal ve bireysel olduğu kadar duygusal ve bilişsel yönleriyle de çözümleyebilmiş midir?
  • Yazar, toplumsal süreçleri, siyasal, ekonomik ve kültürel yönleriyle ele almaktaki yetkinliğini ne şekilde ve hangi doğrultuda ortaya koymuştur?
  • Yazar, kullandığı dilin inceliklerini yansıtabilmiş midir?
  • Yazar, kullandığı dile zenginlik katabilmiş midir? Yazılarıyla okurlarının bilgisine, kültürüne, duygularına, zevklerine katkı sağlayabilmiş midir?
  • Yazarın, yaratılarında edebiyat sanatına katkıları nelerdir?
  • Yazar, yaratılarıyla milli sınırların dışında evrensel boyutlara ne ölçüde ulaşmıştır?
  • Yazarı, yaratılarında bir sanatçı olarak değerlendirebilir miyiz?

Kişisel anlamda belirlemiş olduğum özellikleri genişletmek ve daha ayrıntılı olarak ölçütler sırlamak mümkün ancak bu işin bir formülü yok.

Edebiyat bir sanat, ortaya konulanlar eğer bu sanatın taşıdığı niteliklerinden yoksun, satış kaygısıyla yazılmış olmanın ötesine geçemiyorsa o zaman buna edebiyat demek yanlış. Tıpkı, konfeksiyonun terzilik olmadığı gibi. Bir zamanlar çok revaçta olan tüccar terziler gibi günümüzde tüccar yazarlar çoğalmakta.

Ne yazık ki birdenbire dev yazar olunmuyor.

HEYKEL ADINA BİR KAÇ SÖZ

Uygarlıkta geri kalmak, sanatta da geri kalmak ile sonuçlanır. Ya da, sanatta geri kalmak, uygarlıkta da geri kalmak sonucunu doğurur.

Denizli il sınırı yakınında, Kuyucak-Tavas yolu üzerinde, Tanrıça Aphrodite’e adanmış antik Roma kenti Afrodisias’ta kurulmuş olan heykel okulu, Anadolu kültürlerinin o dönemdeki sentezi olarak Roma’ya kendini kabul ettirmiş bir sanat merkeziydi. Bu okulun heykeltıraşları, M.Ö 1. yy’dan başlayarak kentin kuzey-doğusunda bulunan Salbakos (Baba Dağı) Dağlarındaki ocaklardan çıkarılan mermerlerle, rölyefler, portreler, lahitler ve çok çeşitli eserler üreterek, Akdeniz’in diğer bölgelerinden ve Roma’dan M.S 5. yy sonlarına kadar, 600 yıl boyunca gelen heykel siparişlerini karşılamışlardı.

Roma Portreleri

Roma Portreleri

İlk çağlardan beri tüm Anadolu uygarlıkları taş ve heykelle var olmuşlardır. Anadolu’da M.Ö 3. yy’dan itibaren kurulan önemli heykel okulları, Manisa (Magnesia), Aydın (Tralles), Efes (Ephesos),Myra ve Perge heykel okullarıdır.

Magnesia ve Tralles heykelleri

Magnesia ve Tralles heykelleri

Anadolu’da ki ustaların ellerinden çıkan her türlü taş ve mermer eserin Roma İmparatorluğunun başkenti Roma’ya gönderilmesi, Roma sanat ve kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Batıda gelişen ve batıyı geliştirip bugünkü düzeyine ulaştıran faktörleri araştıranlar, hiç kuşkusuz, Rönesans’a kadar varıp dayanacak olan uzun bir yolculuğu göze almak zorundadırlar. Çünkü sonra ne olduysa o çağda başlamış, ondan sonraki bütün gelişmelerin tohumu, Avrupa’nın uygarlık toprağına Rönesans’ta atılmıştır. Rönesans’ın etüdü ise, güzel sanatların bu harekette ağır bastığını, çağa egemen olduğunu ortaya koyar. O kadar ki, bilim ve onun uygulamalarıyla ilgili ilk denemeleri yapanların çoğu sanatçılardır. Basit bir araştırma bile, Rönesans’ın yaygın biçimde bir sanat ve fikir hareketi oluşunun yanında, sanatın, Hümanist uygarlığın temelindeki yerini, önemini, payını görmeye yeter.

Anadolu'ya ait lahit

Anadolu’ya ait lahit

Diğer taraftan, biz, Anadolu’nun sahibi bir ulusun çocukları olarak, Rönesans’a temel teşkil eden, güç veren potansiyelin Antik uygarlıktan kalan yapıtlar olduğunu düşününce, kendi kendimize dönüp; sormak gereğini duyuyoruz:

Acaba Türkler, Anadolu’ya, Antik uygarlığın asıl beşiği olan, Antik yapıtlarla yoğrulmuş bu topraklara yerleştikleri zaman, İslamlık gibi, bütün tutuculukları reddeden, çağın gelişmelerine açık, ilerici bir dine, yanlış olarak mal edilen bir inanca bağlanıp da, yeni yurtlarını dolduran şaheserlere sırt çevirmeseler, onlarla kaynaşıp, onları etüt edip, dünyalarına; ve o yolla da bütün bir Antik uygarlığın dünyasına girmiş olsalardı, durum ne olurdu? Bilinmez!.. Belki de Hümanizma, çok daha önce ve İtalya yerine Anadolu’da doğardı. Ve Türkler, modern uygarlığın öncüsü olurdu.

Anadolu'ya ait lahit diğer yüz

Anadolu’ya ait lahit diğer yüz

Ancak, bir şeyi iyi biliyoruz ki, Rönesans’ı başlatmak bir yana, onun bütün harikulade serüvenlerine gözlerimizi, bütün şarkılarına kulaklarımızı tıkadık. Ve sonunda Batı’da, bizim dışımızdaki gelişmelere kapalı kalmanın topluma ve koca bir İmparatorluğa neye mal olduğunu fark ettiğimiz zaman ise iş işten geçmişti.

1882 Yılında “Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane” kuruluncaya ve heykel, resmen öğretim konusu yapılıncaya kadar, ne yazık ki ülkemizde hiç Türk heykelci yetişmemiştir.

Heykel” in “Resim” den farklı karşılanmasının, ona karşı direnmenin daha fazla olmasının nedeni, resimden fazla olarak, onun üçüncü bir boyuta sahip olması ve yere gölge düşürmesiydi. Böylece o, “putlara” daha çok benzemekteydi.

Bu nedenle, yontuculuk, sadece mimariye bağlı taş işçiliği şeklinde uygulama alanı bulabilmiştir. Ancak, insandaki yaratıcı yeteneğin en uygun tatmin alanı olan resim-heykel yapma eğilimi ve gereksinimi, başka kılıklar altında etrafı ürkütmeden, gizlice tatmin olabiliyordu. Yazıyı figürlere benzetmek, çeşitli dekorasyonda, stilize ederek, insan ve hayvan şekilleri kullanmak yoluyla. Bu tür yapıtlara özellikle Selçuk mimarisinde, dekoratif rölyefler halinde çokça rastlanmaktadır.

Oysa günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, Anadolu topraklarında Neolitik Döneme kadar giden örneklerin bulunduğunu biliyoruz. Bugün, heykelleri parçalayan eller ve kafalar, Anadolu topraklarında taş yontuculuğu ve heykel yapımının yaklaşık on bin yıldır var olan bir gelenek olduğunu acaba biliyorlar mı?

Anadolu'da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Anadolu’da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Diyeceksiniz ki, bilseler de heykelleri parçalamaya devam edeceklerdir ama parçalamaya çalıştıkları on bin yıllık gelenek her şeye rağmen süregelmektedir.

Bugünü yakıp, yıkıp yok edebilirler ama yarını asla!

http://ancient-anatolia.blogspot.com.tr/