ÜLKEMİZİN BLUES’CULARI

Ülkemizin ilk “Blues Derneği” kurulmuş. Güzel bir girişim. Kurucuları, derneğin amacını; Blues Dünyasını daha çok insanın tanıması, dinlemesi ve müzisyen olarak katılmasını sağlamak olarak tanımlamışlar.

Blues Müziğin bilinirliğini “Blues Brothers” filmi ile arttığını gözlemlediklerini söylüyorlar. Blues Müziğinin 2000’lerden sonra ayrı bir janr olarak keşfedildiğini ve çoğu özelliği bakımından Türk Kültürüne çok yakın olduğu ve aslında tam bir blues memleketinde yaşadığımızı, Türk Halk Müziği adıyla zaten kendimize has bir Blues Müziğimizin olduğunu ve orijinalinin bize çok yakın olduğunu da sözlerine ekliyorlar.

En sonunda da Blues Müzik ile ilgili projelere, fon, fikir ve iletişim desteği sağlamanın önemine vurgu yaparak, konser etkinliklerine mutlaka yer vereceklerini ve gençler olmadan Blues Müziğin yaygınlık kazanmasını mümkün görmediklerinden, konserlerde ve diğer etkinlik alanlarında gençleri mutlaka görmek istediklerini ve sorumluluk paylaşmaya verdikleri önemi açıklamaktalar.

Derneğin amacı ve ne yapmak istediklerini, Blues Müziğin bilinirliği hakkındaki gözlemlerinden yola çıkarak; ülkemizde NATO üyeliği ile başlayan askeri ve siyasal süreçte, Kuzey’deki komşumuzun yayılmacı politikalarına önlem olarak kurulan Amerikan Üslerinden başlamak gerekir.

Ankara, Adana, İzmir, Sinop, Karamürsel gibi çeşitli yerlerde kurulan Amerikalılara ait askeri tesislerde yaşayan görevliler ile onların aileleri, civarda bulunan pek çok Türk’le iletişim içerisindeydiler. Bu, bazılarının görevleri, bazılarının ise alış verişleri nedeniyle olurdu. Pek çok kişi, blucini, tişörtü, parkayı, postalı olduğu gibi jazz ve blues müzisyenleri ile onlara ait müzikler ve plaklarla burada tanıştı. Rock Müziğin henüz doğum sancıları çekmekte olduğu dönemde buna bir anlamda kendi kültürlerini yaymak isteyen Amerikalılarda yardımcı oldu. Ordu pazarları ve hafta sonları kurulan ikinci el pazarları sıkça ziyaret edilir ve sigaradan viskiye kadar bulunması çok zor hatta mümkün olmayan çeşitli eşyalar ve vitamin gibi bazı ilaçlar alınır satılırdı.

Bu sayede ellerinde ciddi plak koleksiyonları oluşan müzik tutkunları, bunları daha sonraları devrin en önemli yayın kuruluşu olan TRT ile paylaştılar ve ülke genelinde yayın yapan radyolarda çeşitli programlarla duyulmasını sağladılar. Etkileri zamanla ortaya çıkarak, müzik grupları ile orkestraların kurulmalarına zemin hazırladılar.

Sonuçta kesintilere uğrayan anayasal süreçler, sadece siyasal yapıların değil, kültürel yapılarında kesintilere uğramasına neden oldu ve evrensel sanatlardan, bilimsel çalışmalara pek çok alanda kazanılan birikimler sürekliliğini yitirdi.

Yani sil baştan, taksimetre sıfırlandıktan sonra Blues Müziğin 2000’lerden sonra ayrı bir janr olarak keşfedildiğini söyleyen dernek kurucuları, bir bakıma kesintiye uğrayan süreçte Amerikayı yeniden keşfe çıkıyorlar. Ancak bu defa NASA’nın yanına ilk cami yapılmasına benzerlikle, Türk Halk Müziğini de kendimize has Blues olarak nitelendirmekte ve bize ne kadar benzediğini vurgulamaktalar.

Sanki Türk Halk Müziği “Gitarım seni öldürmek istiyor anne!” sözleriyle, blues ritmleri ve ölçüleriyle yapılan, bozlaklar ve uzun havalardan oluşan bir müzik tarzıymış gibi.

Üstelik müziğin paralellik kurulabileceği kölelik gibi bir geçmişi olmayan halkın söylemleriyle, Afrika kökenli ve esaret altında üretilerek dünyaya yayılan bir müziğin alt yapısı ne kadar bize benzer. Tekniğindeki benzerlikler ise iki halkın aynı güneşte çamaşır kurutmuş olmalarından farksızdır.  Kendi halk müziğimizde, kölelik ve esaret altında olmaksızın; ağalık, beylik düzenine karşı koyan bir taraf, sonrasında yerini teslimiyetçiliğe ve kadere karşı koyuşa bırakmış olmasına rağmen yinede bir benzerlik kurabilmek, olsa olsa “Mağdurum ben mağdurum” anlayışının kolaycılığından yararlanma isteğindendir.

Sonunda baklayı ağızlarından çıkarıp, esas söylemek istediklerini; Blues Derneği, müzik, müzisyenlik, minimal yaşam düzeyi, kalbindeki ses, samimiyet, dürüstlük gibi lezzetli soslar eşliğinde; birer bira kapın da konser etkinliklerimize katılın, bizim de çabalarımızı boşa çıkarmayın çocuklar diyerek noktalamaktalar.

Kendilerine, hayırlı işler ve bol kazançlar dilerim.

EX SEVGİLİ

Sevgiliden ayrılmanın da raconu değişti. Yanımdaki masada oturanların konuşmalarını duyuyorum. “Ayrılmışlar kesin. Evleri ‘instagramları’ filan hep ayırmışlar.”  Düşünsenize üç beş sene önce hayatımızda olmayan zımbırtılar şimdi hepimizi esir almış durumda. Arkadaşlık, iş, aşk her türlü ilişkinin içine Facebook, Twitter, Instagram belki biraz da Tumblr ve Pinterest girmiş.

Sevgilinle yaşadıklarını; 140 karakter mi, yoksa genişletildi mi? 280 karakter test ediliyormuş, tartışmaları eşliğindeki cümlelerle paylaştığın, selfie’lerinle nerede, ne yaptığını ilan ettiğin ilişkini bir sebeple bitiriyorsun, sonra da her yerde paylaştıklarını silip yok etmeye çalışıyorsun.

Defter kitap aralarında sakladığın mektuplarını, fotoğraflarını yırtıp atmak kolaydı, şimdi temizle temizle bitmiyor. Ne kadar yok etmeye çalışsan da, bir yerlerden karşına çıkıveriyor. Okumaya devam et

KONUŞMA AKÇESİ

Levent Erden, bir kavram üretmiş ve adını “konuşma akçesi” koymuş, bizim de, “ne ola ki lan bu konuşma akçesi” diyeceğimizi bildiğinden;

Bir lisan öğrenilirken yeni kelimeleri sürekli cümle içinde kullanmak gerekir. Ne kadar çok cümle kurulursa, kelime o kadar kalıcı hale gelir. Bu, markalar hatta fikirler için de geçerlidir. Bir marka ya da kavram ne kadar çok cümlede kullanılırsa yani ne kadar konuşma akçesi olup harcanırsa o kadar yaygınlaşır ve benimsenir. Tabi internetin yükselişi, kitleselin zayıflaması ve alt ilgi gruplarının ortaya çıkışı işi karıştırdı. Farklı ilgi gruplarına aynı kavram yani aynı akçe ile erişmek zorlaştı. Ortak konuşma akçesi birimi alt ilgi gruplarına ve onların aralarında kullandığı kodlara göre değişiyor. Her alt ilgi grubuna ulaşmak için farklı konuşma akçeleri yaratmak zorunlu hale geldi Okumaya devam et

İSTANBUL FİNANS MERKEZİ

Dünya ölçeğinde olacağına inançla 2014 yılında temelleri atılan İstanbul Finans Merkezi (İFM) inşaatı hızla devam etmekte.

İstanbul Finans Merkezi İnşaatı

Küresel Finansal Merkez Endeksi tarafından çıkarılan ve 87 küresel finans merkezinin sıralamasını takip eden bir endeks mevcut. İngilizce adı “Global Financial Center Index” (GFCI).

“GFCI” ilk kez 2007 yılının Mart ayında yayımlanmış. Ondan sonraki her 6 ayda bir de güncellenmiş.

87 küresel finansal merkez, iki farklı veri setine göre derecelendiriliyor ve sıralanıyor. Bu veri setleri, “enstrümantal faktörler” (yani dışsal –sözsüz diyelim – göstergeler) ve uluslararası düzeyde meslek icra eden finans profesyonelleriyle “online” yapılan anket çalışmasına verilen cevaplardan oluşuyor.

Rapora göre ilk 5 şehir sırasıyla: Londra, New York, Singapur, Hong Kong ve Tokyo.

City of London

Londra’nın dünya finans merkezi olma özelliğini sağlayan ve devam etmesinde önemli bir yapılanma olarak sıradan bir yerel otoritenin ötesine geçen ve üç temel amacı taşıyan özel bir görev ve sorumluluğu bulunan City of London Corporation benzersiz bir organizasyon yapısı olarak;

  • Londra’yı dünyanın önde gelen uluslararası finansal ve iş merkezi olarak desteklemek, tanıtmak ve başkent dahil tüm İngiltere’ye yeni iş imkanları yaratmak,
  • Londralılar için beceri, istihdam ve fırsatları artırmak üzere yerel topluluklarla ortak çalışmak,
  • Londralılar için kültür, tarih ve yeşil alanlar merkezi olarak sakinleri ve ziyaretçileri arttırmak amacıyla destek ve teşvik vermeye devam etmek.

City of London Corporation uluslararası iş ve finans alanında Londra’nın liderliğini sürdürmede anahtar rol oynamaktadır.

Bu çalışmalara aynı zamanda bölge içinde modern, verimli ve kaliteli yerel hizmetlerin sağlanması da dahil olup, konut ve iş yerleri için temizlik, trafik yönetimi ve kendi özel polis kuvveti de bulunan bu organizasyon yapısında kurumsal sorumluluğa sahip olanların yanı sıra küçük ve orta ölçekli işletmeler ile sosyal amaçlı işletmeler için önemli teşviklerde sağlanmaktadır.

İstanbul, 87 şehir arasında 57. sırada.

Oynadığımız ligde yer alan oyuncular ise şöyle: Warsaw 45, Talinn 50, Riga 52, Almaty 70, Prague 72, Budapest 77, Nicosia 80, Moscow 84, Sn.Petersburg 85 ve Atina 87. sıradalar.

Ne diyelim! İstanbul’u bir küresel finans merkezi yapmak için sanırım ilk 20’ye girmenin ötesinde benzer organizasyonlarında kurulması gerekiyor. Bu da sıralamaya bakınca hiç de kolay bir iş gibi görünmüyor.

Finans Park

GFCI 20’nin genel sıraları ve derecelendirmeleri için web adresi:

http://www.longfinance.net/

Not: http://www.hurriyet.com.tr/dev-projeyi-yapan-sirket-iflas-etti-40418700

KİTAP OKUNMAYANLAR

Ruhi

Bu yazı hayatında hiç kitap okunmayanlar için yazılmıştır.

Çeke çeke sürüklemeye çalıştığı, kendisinden kaç kat fazla ağırlıkta olduğu belli olmayan, çöplüklerden topladığı kâğıt, karton v.s ile dolu, çuvaldan yük taşımak için imal edilen, yaratıcı icatlarımızın son örneklerinden olan arabasını durdurarak, yol kenarından bana doğru seslendi: “Abi bi cuğara virsene.”

“Sigara kullanmıyorum” dediğimi duyunca, suratında donup kalan avantadan bir sigara içebilmenin yarattığı ifade, yerini biraz inanmazlık, birazda ne diyor bu adam yav, haline bıraktı. Yanımdan uzaklaşırken aniden geriye döndü, bu sefer: “Abi sen ne okuyon, elindeki kitap ne?” diye sordu.

Her gün olmasa bile, evimin yakınlarında bulunan bir pastanede çayımı yudumlarken, kitabımı okumak bana oldukça iyi gelir. Bazen değişik semtlerde bulunan yerlere gider, güzel günlerde açık havada yanımda bulunan kitabımı, dergimi okur veya not defterime bir şeyler karalarım. Bu günde öyle bir gündü, Soley Pastanesinde birkaç saat oturduktan sonra eve doğru yola çıkmıştım, o gün yanımda bir hikâye kitabı vardı. Not defterim ile kitabı, öğrencilik günlerinden kalma alışkanlıkla elimde taşıyordum.

“Sen, okuma-yazma biliyor musun?” diye sordum, “Yok ben bilmiyom ama gardaşım eyi bilir, o okur bana geceleri, hem okula da gidiyo.” diye cevap verdi.

Elimdeki kitabı istememişti ama kardeşinin, kendisi için kitap okumasından ve okula gitmesinden gurur duyduğu belli oluyordu.

“Ben buraya yakın oturuyorum, bu kitabı sana vereceğim, kardeşin sana okur.” Kitabı ona uzatırken ismini sordum?

“Ruhi” dedi.
Peki, kardeşinin adı? “Onun ki de Su”
“Ya, demek bir kız kardeşin var.”

Kitabı aldı, cebine tıkıştırdı ve bana bakarak: “Buralardan sık geçerim, sağ ol”

“Sen de sağ ol Ruhi, bundan sonra yanımda fazladan bir kitap daha taşıyacağım, karşılaşırsak yine sana veririm.”

Beni dinlemeden, yanımdan uzaklaştı, ilerideki çöp tenekesini karıştırmaya başladı, gözüne kestirdiklerini arabasına atarak işine devam etti.

Benimse, kafamda sorular belirmeye başlamıştı? Neden bu çocuğun adı Ruhi de, kardeşinin ki Su? Bunun bir anlamı olmalıydı. Öyle ya “Ruhi Su” bilinen ve tanınan bir isimdi, ne ilgisi olabilirdi? Bu isimler bir tesadüf olamayacak kadar anne ve babası tarafından bilinçli olarak seçilmiş olmalıydılar.

Eve gelmeden, jeton düştü; Ruhi Su, ailesini hiç tanımamıştı. Van’da doğmuş olduğunu ve çocukluğunu önce bir ailenin yanında daha sonra öksüzler yurdunda geçirmiş olduğunu biliyordum.

Oğlu Ilgın: “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti.

Bunda bir iş vardı, Ruhi’yi yine görebilirsem mutlaka sormalıydım. Sormasına soracaktım da, cevap alabilecek miydim?

Yanımda Ruhi’ye vermek üzere, Nazım Hikmet’in, Moskova’da öğrencisi olan Mehmet Aşık’ın anılarından derlediğim “Abuislah 1915” adlı kitabım bulunmalıydı.

Soğuk ve yağışlı geçen birkaç günün ardından Kalamış parkı civarında yürüyüşe çıkmıştım,  yolda Ruhi’ye rastlayabilirim düşüncesiyle yanıma ona vermek için aldığım kitabım ve bir banka oturup okumak üzere birkaç edebiyat dergisi vardı.

Yolda, dalmış yürürken arkamdan:  “Abi bi cuğara virsene.” Diyen Ruhi’nin sesini duydum. Geriye dönüp baktığım zaman, beni tanıdı.

“Meraba abey”

“Merhaba Ruhi, nasılsın? Sana verdiğim kitabı, kardeşin sana okudu mu?”

“İyidir abey, senin kitabı eve götürdüm ama daha başlamadı okumaya, bu aralar dersleri çokmuş gardaşımın.”

“Nerelisin Ruhi, İstanbul’a nereden geldin?”

“Ben Vanlıyım abey, İstanbul’a beş yıl önce geldim, sonra gardaşımı aldım yanıma”

“Kaç yaşındasın peki.”

“Bildiğim kadarıyla, 24”

“Neden öyle dedin? Yoksa tam olarak bilmiyor musun?”

“Öyle dediler bana”

“Kimler dedi, ne dediler?”

“Anamla babam, ayrılmışlar, anamda bizi kendi anasına bırakmış, sonra kaçmış evden günün birinde, daha da kimse bulamamış ne anamı, ne babamı, bana öyle dediler, kafa kâğıdında da öyle yazıyo işte.”

“Bak, yanımda fazladan taşıdığım kitabı al bakalım. Kardeşin vakit bulunca okusun sana.”

“Hem nerede oturuyorsun sen?”

“Eğitim Mahallesinde”

“Hadi eyvallah abey, çok geç kaldım.”

Hay Allah, işe bak okuma yazması olmayan adam Eğitim Mahallesinde oturuyordu, kardeşi de mutlaka yakındaki üniversitede öğrenci olmalıydı, bunu nasıl da sormayı unuttum? Soru işaretleri çoğalıyordu ya, dur bakalım Ruhi ile muhabbeti ilerletip kafamdaki sorulara cevap bulabilecek miydim?

Arabasını çekerek yanımdan uzaklaştı. Hava güzeldi, bende az ilerideki banklardan birine ilişerek yanımdaki dergileri karıştırmaya başladım. Ama okuduklarımdan bir şey anlamıyordum, kafamda Ruhi ile kardeşi Su, dönüp duruyordu.

Ona verdiğim “Abuislah 1915” belki bir şeyleri anımsatabilirdi. Ne bileyim ona bakan anneannesinden duyduğu birkaç şey veya İstanbul’a gelmeden önce bulunduğu yerdeki söylentiler. Bir şeylerin olması gerekiyordu mutlaka.

Ruhi’yi bir kez daha gördüğüm zaman ona soracağım ilk soru, saz çalmasını biliyor musun? Olacaktı.

Evet, saz çalmasını biliyormuş ve beni arada sırada arkadaşlarıyla toplandıkları kâğıt hurdacısının yanına çağırdı.

“Abey, biz arkadaşlarla yarın gece toplanacağız, saz çalıp, bir şeyler de içeriz, sende geliver istersen ama yanında içeceğini getirmeyi sakın unutma”

Çöplüklerden kâğıt, karton hurdalarını toplayan Ruhi ile sokak ortasında başlayan muhabbetimiz ilerlemekteydi, birkaç gün arayla geçtiği yerlerde karşılaşıyorduk. Kitap alışverişi de devam ediyordu. Verdiğim kitapları kardeşi, derslerinden fırsat bulursa geceleri ona okumaktaydı. Ruhi her seferinde, anımsadıklarını bana kısaca anlatmaktaydı, onun anlattıklarını daha sonra yazacağım.

Kâğıt hurdacısına gittiğim zaman, arkadaşlarıyla oturmuş, yanında getirdiği sazını çalmaktaydı. Aldığım en güzel davetlerden birindeydim ve Ruhi, “Sarı Çiğdem” türküsünü çalıp söylüyordu, tıpkı adaşı Ruhi Su gibi…

Sordum sarı çiğdeme
Anan baban var mıdır
Ne sorarsın be kardeş
Anam yer, babam yağmur

O gece dinlediğim şarkılar ve türkülerden sarhoş olmuş, evin yolunu bulmaya çalışırken aklımdan geçen bir başka şeydi.

Mesleği nedeniyle Van’ın Başkale İlçesine tayin edilen sevgili kuzenim, toprak damlı, tek odalı ve dışarıyı göreceği tek penceresi olan evinin önünde top oynayan çocukların, cama hızlı hızlı vurarak kendisine şöyle seslendiklerini anlatmıştı bana:

“Abula, bi cuğara virsene.”