EDEBİYATIN DEVLERİ

Bir gazete haberinde, aniden karşımıza edebiyatımızın dev isimleri olarak çıkarılan yazarlara bakıyorum. Evet, yaşadığımız devirde yazdıklarıyla, dünyayı değil ama ülkemizi etkilemiş olmalarının yanı sıra, yakın komşularımızda yaşayan edebiyat tutkunlarının da beğenilerini kazanmayı hak ettiklerini görüyorum.

Basında çıkan bu tarz haberler, genellikle PR denilen çalışmanın bir ürünü. PR yani “Public Relations” Türkçesi “Halkla İlişkiler” demek. Ama bunu çok daha yerinde bir söyleyişle “Paralı Reklam” haline getirmişler.

Şimdi, bu gazete haberini tekrar birlikte okuyalım: “Beylikdüzü’nde düzenlenen Çardak Altı Söyleşileri’nde Türk edebiyatının dev isimleri buluştu. Bizim büyük zenginliğimiz; Anadolu’nun kültürel çeşitliliği ile barış ve sevgi konularını konuştu. Söyleşi boyunca birlik ve beraberliğimizin önemine vurgu yapan yazarlar, toplumda yaşanan ayrışmaların kültürel çeşitliliğe zarar verdiğini söyledi.”

Ülkemizin önemli yazarlarından bazılarının bir araya gelerek yaptığı söyleşilerin asıl amacı, söyleşinin sonunda düzenlenen kitap imzalama faslı. Bir sektör haline dönüşmüş kitap imzalamanın önemi, bilindiği üzere kitapların satışını arttırmak. Ürün yerleştirmenin stratejik bir şekilde hedef kitlede farkındalık yaratmak üzere kullanılması gibi, çok satan yazarlarında izlemesi gereken bir strateji.

Demek ki edebiyatın dev isimlerinden olabilmenin ölçüsü, çok okunmak değil, çok satmak. O zaman akla şöyle bir soru geliyor; çok satmak, çok okunmayı da beraberinde getirmiyor mu?

Bunu bir kalite ve kantite sorunu olarak ele almak gerek. Örneğin “Fırıncının Kızı” en çok satanlar listesinin baş sırasında yer alsa dahi kalite olarak hak ettiği ve bulunduğu yer, yazın dünyasının son sırasında.

O halde, bileğinin hakkıyla edebiyatın dev isimleri arasında yer alabilmenin ölçütleri nelerdir ve nasıl olmalıdır?

Bunu belirleyebilmek, bir yemek tarifi vermek kadar kolay değil elbette. Ancak böylesine iddialı bir sıfatı hak edebilmenin de önemli göstergeleri var.

Öncelikle bunu sağlayacak özellikleri sıralamaya çalışalım:

  • Yazar, yaşadığı zamanı ve içinde yaşadığı toplumu iyi tanıyabilmiş midir?
  • Yazar, insanı toplumsal ve bireysel olduğu kadar duygusal ve bilişsel yönleriyle de çözümleyebilmiş midir?
  • Yazar, toplumsal süreçleri, siyasal, ekonomik ve kültürel yönleriyle ele almaktaki yetkinliğini ne şekilde ve hangi doğrultuda ortaya koymuştur?
  • Yazar, kullandığı dilin inceliklerini yansıtabilmiş midir?
  • Yazar, kullandığı dile zenginlik katabilmiş midir? Yazılarıyla okurlarının bilgisine, kültürüne, duygularına, zevklerine katkı sağlayabilmiş midir?
  • Yazarın, yaratılarında edebiyat sanatına katkıları nelerdir?
  • Yazar, yaratılarıyla milli sınırların dışında evrensel boyutlara ne ölçüde ulaşmıştır?
  • Yazarı, yaratılarında bir sanatçı olarak değerlendirebilir miyiz?

Kişisel anlamda belirlemiş olduğum özellikleri genişletmek ve daha ayrıntılı olarak ölçütler sırlamak mümkün ancak bu işin bir formülü yok.

Edebiyat bir sanat, ortaya konulanlar eğer bu sanatın taşıdığı niteliklerinden yoksun, satış kaygısıyla yazılmış olmanın ötesine geçemiyorsa o zaman buna edebiyat demek yanlış. Tıpkı, konfeksiyonun terzilik olmadığı gibi. Bir zamanlar çok revaçta olan tüccar terziler gibi günümüzde tüccar yazarlar çoğalmakta.

Ne yazık ki birdenbire dev yazar olunmuyor.

HEYKEL ADINA BİR KAÇ SÖZ

Uygarlıkta geri kalmak, sanatta da geri kalmak ile sonuçlanır. Ya da, sanatta geri kalmak, uygarlıkta da geri kalmak sonucunu doğurur.

Denizli il sınırı yakınında, Kuyucak-Tavas yolu üzerinde, Tanrıça Aphrodite’e adanmış antik Roma kenti Afrodisias’ta kurulmuş olan heykel okulu, Anadolu kültürlerinin o dönemdeki sentezi olarak Roma’ya kendini kabul ettirmiş bir sanat merkeziydi. Bu okulun heykeltıraşları, M.Ö 1. yy’dan başlayarak kentin kuzey-doğusunda bulunan Salbakos (Baba Dağı) Dağlarındaki ocaklardan çıkarılan mermerlerle, rölyefler, portreler, lahitler ve çok çeşitli eserler üreterek, Akdeniz’in diğer bölgelerinden ve Roma’dan M.S 5. yy sonlarına kadar, 600 yıl boyunca gelen heykel siparişlerini karşılamışlardı.

Roma Portreleri

Roma Portreleri

İlk çağlardan beri tüm Anadolu uygarlıkları taş ve heykelle var olmuşlardır. Anadolu’da M.Ö 3. yy’dan itibaren kurulan önemli heykel okulları, Manisa (Magnesia), Aydın (Tralles), Efes (Ephesos),Myra ve Perge heykel okullarıdır.

Magnesia ve Tralles heykelleri

Magnesia ve Tralles heykelleri

Anadolu’da ki ustaların ellerinden çıkan her türlü taş ve mermer eserin Roma İmparatorluğunun başkenti Roma’ya gönderilmesi, Roma sanat ve kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Batıda gelişen ve batıyı geliştirip bugünkü düzeyine ulaştıran faktörleri araştıranlar, hiç kuşkusuz, Rönesans’a kadar varıp dayanacak olan uzun bir yolculuğu göze almak zorundadırlar. Çünkü sonra ne olduysa o çağda başlamış, ondan sonraki bütün gelişmelerin tohumu, Avrupa’nın uygarlık toprağına Rönesans’ta atılmıştır. Rönesans’ın etüdü ise, güzel sanatların bu harekette ağır bastığını, çağa egemen olduğunu ortaya koyar. O kadar ki, bilim ve onun uygulamalarıyla ilgili ilk denemeleri yapanların çoğu sanatçılardır. Basit bir araştırma bile, Rönesans’ın yaygın biçimde bir sanat ve fikir hareketi oluşunun yanında, sanatın, Hümanist uygarlığın temelindeki yerini, önemini, payını görmeye yeter.

Anadolu'ya ait lahit

Anadolu’ya ait lahit

Diğer taraftan, biz, Anadolu’nun sahibi bir ulusun çocukları olarak, Rönesans’a temel teşkil eden, güç veren potansiyelin Antik uygarlıktan kalan yapıtlar olduğunu düşününce, kendi kendimize dönüp; sormak gereğini duyuyoruz:

Acaba Türkler, Anadolu’ya, Antik uygarlığın asıl beşiği olan, Antik yapıtlarla yoğrulmuş bu topraklara yerleştikleri zaman, İslamlık gibi, bütün tutuculukları reddeden, çağın gelişmelerine açık, ilerici bir dine, yanlış olarak mal edilen bir inanca bağlanıp da, yeni yurtlarını dolduran şaheserlere sırt çevirmeseler, onlarla kaynaşıp, onları etüt edip, dünyalarına; ve o yolla da bütün bir Antik uygarlığın dünyasına girmiş olsalardı, durum ne olurdu? Bilinmez!.. Belki de Hümanizma, çok daha önce ve İtalya yerine Anadolu’da doğardı. Ve Türkler, modern uygarlığın öncüsü olurdu.

Anadolu'ya ait lahit diğer yüz

Anadolu’ya ait lahit diğer yüz

Ancak, bir şeyi iyi biliyoruz ki, Rönesans’ı başlatmak bir yana, onun bütün harikulade serüvenlerine gözlerimizi, bütün şarkılarına kulaklarımızı tıkadık. Ve sonunda Batı’da, bizim dışımızdaki gelişmelere kapalı kalmanın topluma ve koca bir İmparatorluğa neye mal olduğunu fark ettiğimiz zaman ise iş işten geçmişti.

1882 Yılında “Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane” kuruluncaya ve heykel, resmen öğretim konusu yapılıncaya kadar, ne yazık ki ülkemizde hiç Türk heykelci yetişmemiştir.

Heykel” in “Resim” den farklı karşılanmasının, ona karşı direnmenin daha fazla olmasının nedeni, resimden fazla olarak, onun üçüncü bir boyuta sahip olması ve yere gölge düşürmesiydi. Böylece o, “putlara” daha çok benzemekteydi.

Bu nedenle, yontuculuk, sadece mimariye bağlı taş işçiliği şeklinde uygulama alanı bulabilmiştir. Ancak, insandaki yaratıcı yeteneğin en uygun tatmin alanı olan resim-heykel yapma eğilimi ve gereksinimi, başka kılıklar altında etrafı ürkütmeden, gizlice tatmin olabiliyordu. Yazıyı figürlere benzetmek, çeşitli dekorasyonda, stilize ederek, insan ve hayvan şekilleri kullanmak yoluyla. Bu tür yapıtlara özellikle Selçuk mimarisinde, dekoratif rölyefler halinde çokça rastlanmaktadır.

Oysa günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, Anadolu topraklarında Neolitik Döneme kadar giden örneklerin bulunduğunu biliyoruz. Bugün, heykelleri parçalayan eller ve kafalar, Anadolu topraklarında taş yontuculuğu ve heykel yapımının yaklaşık on bin yıldır var olan bir gelenek olduğunu acaba biliyorlar mı?

Anadolu'da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Anadolu’da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Diyeceksiniz ki, bilseler de heykelleri parçalamaya devam edeceklerdir ama parçalamaya çalıştıkları on bin yıllık gelenek her şeye rağmen süregelmektedir.

Bugünü yakıp, yıkıp yok edebilirler ama yarını asla!

http://ancient-anatolia.blogspot.com.tr/

PİLAVIN SUYU

E=mc2

E=mc2

Gazeteci hanım, İslam coğrafyasında Afrika Kıtasının en batı ucundaki ülkesi Fas Krallığına yapmış bulunduğu ziyaret sonrası hepimize bir soru yöneltiyor: 

“Fas’ta bizim gibi ikilik barındıran bir ülke. Hem Ortadoğulu, hem Batılı. Uzun yıllar Fransız sömürgesi olduğu için iki dünya arasında sıkışıp kalmış. Yani hem Batılı, hem Doğulu, tıpkı Türkiye gibi. Ve yine bizim gibi hangi kategoride olduğu belirsiz bir ülke. Bazen Ortadoğulu, bazen Afrika, bazen de Akdeniz, Fransız ve hatta Batı Avrupa kategorisinde buluyor kendini. Ve aslında hiçbirine de uymuyor. Ancak Fas’ta önemli demokratik adımlar atılmış. Ve uzun zamandır süregelen modernleşme sürecinde kendi kültürünü -Türkiye’nin aksine- muhafaza etmiş. Bu nedenle de bugün kendine özgün sanat eserleriyle dünyada görünür, tanınır hale gelmiş. Bu günün Türkiye’si, İslam dünyasında farklı bir yerde durmasının nedenlerinin ötesinde, kendine has özelliklerini sentezleyebilen bir ülke olabilmesiyle, kendi kültürel evriminin kaldığı yerden devamını sağlayabilir mi?” Okumaya devam et

AĞRI İSHAK PAŞA SARAYI

İshak Paşa Sarayı

İshak Paşa Sarayı

İstanbul dışında Bursa, Edirne gibi eski başkentlerde, Amasya, Manisa, Trabzon gibi şehzade sancağı olan kentlerde bulunan Osmanlı hanedanına ait saraylardan hiçbiri günümüze erişemedi. Erişebilen tek örnek ise başkentten çok uzakta bir bölgesel yöneticinin – Çıldır Valisi İshak Paşa’nın 1784’te yaptırdığı Doğubayazıt’taki sarayıdır.

İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür. Okumaya devam et