3. Bölüm

Kharon, kendisi ve Minokta için en uygun çözümü sağladığını, atölyenin muhafazakâr ve tutucu yapısından kurtularak, gerçekte yapmak istediği ama nasıl olacağını bir türlü tanımlayamadığı, ustalığı aşan sanat yeteneğini kullanarak başarabileceği bir geleceğinde ilk adımını atmıştı.

Sanat yeteneğinin, kendisinden çok daha fazlasına sahip olduğunu gördüğü Minokta’yla birlikte bunu yapması işten bile değildi.

Atölyenin geri çevirdiği siparişlerin çokluğu da düşüncelerini haklı kılıyordu. En son kabul edilmeyen birkaç işin sahibini, yanlarına giderek görmeyi ve eğer yapabilirse kendi üzerine almayı deneyecekti.

Kuyumcular (argiropratoi), tefeciler/bankerler (trapezitai), ipek elbise tacirleri(vestiopratoi), Suriye ipeği tacirleri (prandiopratai),ham ipek tacirleri (metaksopratai), keten tacirleri (othoniopratai), parfüm tacirleri (mirepsoi), mum imalatçıları (kerularioi), sabun imalatçıları (saponapratai) gibi çeşitli meslek gruplarından oturdukları ya da yeni yaptırdıkları malikânelerinde zenginliklerini gösterecek olan mozaik duvar resimleri isteklerini atölye, anlayışına uygun bulmadığından geri çeviriyordu. Bu iş sahipleri de, başka ustalara giderek istediklerini yaptırıyorlardı. Bunların bazılarını görmüş ancak sanatsal yönlerini beğenmemişti, daha iyilerini yapabileceklerine emindi.

Yok, edilememeleri için dehlizlerde gizlenen antik zamanlardan kalma heykellerde gördükleri gibi unutulmayacak güzellikteki kadınların resimlerini yapma isteği hep içindeydi. Belki bu sayede isteğini gerçekleştirebilir, Minokta’nın güzelliğini de resmedebilir, onu sonsuza kadar yaşatabilirdi.

Her şey yerine yerleşmişti. Minokta’yı görmeli, onun pratik olarak mozaik yapmasını sağlamalıydı. Bunun için atölyeden çeşitli tesseraları toplayarak bir çuvala doldurdu, ertesi gece Minokta’nın oturduğu ve takip ederek yerini öğrendiği evine götürmek üzere yola çıktı. Özellikle akşam karanlığını seçmişti, kimsenin Minokta’nın kapısını çaldığını görmesini istemiyordu yoksa onun hakkında iyi şeyler düşünmezlerdi. Sırtında taşıdığı çuvalla, sokağına girdi etrafta kimsecikler görünmüyordu, kapısını çaldı.

Minokta gecenin bu vaktinde kapıyı açtığı zaman karşısında Kharon’u görünce;

“Ne işin var burada?”

“Seni görmeye ve yanımda getirdiğim şu çuvalı sana vermeye geldim kapına.”

Minokta, etrafı pek göremediği halde, Kharon’un arkasından bir gören oldu mu acaba diye karanlığa göz gezdirdi, imkânsız gibiydi, yinede aceleyle Kharon’u kolundan içeri çekti.

“Hadi gir içeri, durma orada öyle.”

Arkasından kapıyı hızla kapadı, Kharon’a bakarak,

“Ne var o çuvalda?”

“İçinde, tesseralar ile birkaç kalıp balçık var. Tesseraları renklerine göre ayırıp, istediğin büyüklükte hazırlayacağın balçık kalıbın üzerine dizerek mozaik tablonun replikasını yapacaksın.”

Minokta, bir çocuğa dokunurmuş gibi sevgiyle çuvala dokundu,

“Çok iyi düşünmüşsün, hadi bana yardım ette çuvalı aşağıya indirelim.”

Minokta’nın peşinden, sırtladığı çuvalı aşağıya bodrum kata indirdiler. Burası eskiden olduğu gibi küçük bir resim atölyesiydi. Boyalar, fırçalar, resim yapmak için gerekli malzemelerin hepsi buradaydı. Kharon, taşıdığı çuvalı yere bırakarak hayranlıkla etrafa baktı,

“Burası ne kadar güzelmiş, sadece sana ait.”

“Burası bana da hep güzel gelmiştir, içerisinde kendimi bir başka Minokta gibi hissederdim. Resim yaparken böyleydim, şimdi de mozaik yapacağım için aniden o duygunun yeniden canlandığını hissettim içimde.”

Kharon bütün gece oradaydı, atölyede balçık kalıbın üzerine ustalıkla dizdiği tesseraları, Minokta’ya da öğretene kadar yanında kaldı. Ayakta durmaktan yoruldular, bu kadarı yeterdi, öğrenmesi gerekeni öğrenmişti. Bundan sonrası aynı şeyi tekrarlamaktı, tek farkı tesseraları balçık kalıp yerine, yatak harcına dizmekti. Çalışmaya son verdiler. Kharon,

“Dışarısı ışımaya başladı, kimselere görünmeden gideyim artık.”

“Seni tekrar ne zaman göreceğim?”

Kharon, çok istekli görünmesini gizlemeye çalışarak,

“Atölyede bitirmem gereken işler var ancak onlardan sonra gelebilirim.”

“Güzel, işlerini bitirdikten sonra gelirsin. Seni bekleyeceğim.”

Kharon, günün ilk ışıklarıyla birlikte yola koyuldu, uykusuzluktan yorulmuştu ama Minokta’nın yanında olmak, onun sıcaklığını hissetmek bu yorgunluğa değerdi. Onun çalışırken izlediği anın görüntülerini hafızasına kaydetmiş, şimdi attığı her adımda ayrı bir tanesi hayalinde yeniden canlanıyordu. Aklında olansa Minokta’nın gözlerini andıran ışıltıları yansıtan kalsedon taşından yapacağı takılardı. Yolda yürürken, Minokta’yı yapacağı küpeler ile kolyenin ne kadarda ona yakışacağını düşünerek adımlarını hızlandırıyordu.

Taşı yolda yürürken bulması ve şu ana kadar yaşadıklarından sonra, bunun bir tılsımı olduğuna inandı. Bu taşın tılsımıyla Minokta’nın kalbine gireceğine iyice inandı.

Bütün hüneriyle taşı yontarak, Minokta’nın gözlerini elleriyle yeniden yarattı. Son dokunuşuyla birlikte taşın ışıltıları, gökyüzünde parlayan güneşe bakarmışçasına gözlerini kamaştırdı. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdıktan sonra, gördüğü dünya değişmiş gibiydi.

Atölyedeki tezgâhını topladı, taşları avucunda sıkıca tutarak uğuruna inandığı, içinde gümüş bir para olan boynundaki küçük keseceğin içerisine yerleştirdi. Buradaki işini bitirmişti, Minokta’ya gitmeden önce yapacağı bir şey daha kalmıştı, o da Konstantinus Forumunda, dokumaların satıldığı Regia bölümüne giderek, yaptığı takıları saracağı ipek dokumlardan bir parça almaktı.

Kharon, sabahın ilk ışılarıyla kapıdan çıktığında, Minokta arkasından bakıyordu. İyice uzaklaşana kadar kapı aralığından gözleriyle takip ederken, ışıktan ince bir çizgi halinde gökyüzünde duran hilali fark etti. Bütün gece ayakta durmaktan ve Kharon’u izlemekten çok yorulmuştu, evin üst katındaki odasına çıktı. İçeri girdiğinde duvar önünde dua etmek için üzerinde haç ile ikonaların durduğu sandığın önünde diz çöktü. Haç çıkartıp, sabah duasını ettikten sonra yatağına uzandı.

Gökyüzündeki hilali düşündü, bu gün yeni ayın ilk günüydü ve bu günü kendince kutsal kabul etti.

Kharon gözlerinin önünden gitmiyordu, onunla birlikte sabaha kadar yan yana olduğu zamanı sanki tekrar yaşıyor, uyumak istiyor ama uyuyamıyordu. Kharon’u sıcaklığıyla, güçlü bedeniyle yanında hissetti. Kuvvetli kollarıyla kendisine sarılarak sıkıca kavramış, yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı. Soğuk yatağında ter içinde kaldı, uykuya daldığında yaptığı mozaik panolar rüyasında renkten renge, şekilden şekile giriyordu. Kiminde saf ve masum, kiminde olabildiğince fettan bir kadına dönüşüyordu.

Uyandığında Kharon’u yanında aradı, Kharon artık hep yanında olmalı, yanında kalmalıydı. 

Tüm kadınların en güçlü ve her şeyden önce gelen, kendilerini görünür kılma isteğini en güzel şekilde yansıtacağı mozaiğin replikasını yapmak üzere bodruma indi. Kharon’un getirdiği, taş, seramik ve cam tesseraları bir resim yaparmışçasına balçık kalıbın üzerine özenle dizmeye başladı. Mozaik, bir dokuma deseni gibi yavaş yavaş ortaya çıkan görüntüler, süslenen bir kadının tablosuydu.

Koltuğa oturan kadının yanında, parlak bir metali kaldırarak kendisini görmesi için tutan yardımcısı duruyor, bir fırça yardımıyla süslenen kadının görüntüsü, parlak metal üzerine yansıyordu. Süslenen kadının etrafında da toprak kaplar ile hasır sepetler yer alıyordu.

Ne kadar süre çalıştı, ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama yapacağı ilk mozaiğin replikasını tamamlamıştı. Üst kata çıktığında hava kararmıştı, tekrar gökyüzüne baktığında hilali göremedi, gökyüzü bulutlanmıştı.

Birkaç gece sonra yine gökyüzüne baktığında bulutlar aralandı ve hilali biraz daha belirginleşmiş olarak gördüğünde Kharon’un geleceğini hissetti.

Kharon, ipekten bir dokuma parçasına sardığı kalsedon taşından yaptığı takıları elinde sıkıca tutarak, karanlık sokaklardan Minokta’nın evinin önüne kadar geldi. Kapıyı çalmadan önce etrafına bakındı, kendisini gören, duyan olmadığından emin olduğunda, tahta kapıyı yavaşça tıklattı.

Kharon’un gelmesini bekleyen Minokta, aceleyle kapıyı açtı. Birlikte içeri girdiler. Kharon sarındığı kalın yün pelerini üzerinden çıkardıktan sonra, elinde sıkıca tuttuğu ipek dokuma parçasını Minokta’ya uzattı.

“Bunları senin için yaptım.”

Minokta, ne olduğunu sormadan Kharon’un elinde sıkıca tuttuğu ipek dokuma parçasını aldı. Parmaklarının ucuyla ne olduğunu kontrol ederek anlamaya çalıştı, içerisinde birkaç tane boncuğun bulunduğunu sandı ama dokuma parçasını açtığında içindeki küpeleri ve kolyeyi gördü.

“Kharon, bunları benim için mi yaptın? Ben ne yaptım ki bana böyle kıymetli takılar armağan ediyorsun.”

“Bunları seni iblislerden, kötü güçlerden korusun diye yaptım.”

“Öyleyse, bunları senin takman gerekmez mi?”

“Doğru söylüyorsun, bana doğru yaklaş o halde.”

Minokta, bir kol boyundan daha fazla yaklaştı, Kharon’un gözlerinin içine bakarak kıpırdamadan bekledi.

Kharon, önce kolyeyi taktı Minokta’nın zarif boynuna. Minokta bir eliyle kolyeyi yokladı, sıkıca avucunun içine aldı. Gözleri kapandı ve Kharon’un adaleli kollarıyla bedenini sardığını, sonrada öptüğünü hissetti. Minokta’da Kharon’a sarıldı ve doyumsuzca öpüşmeye başladılar.

Nefessiz kalana kadar öpüştüler. Minokta, bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor, gözlerini açmamak için sıkıca yumuyordu. Kharon derin bir nefes almak için başını geri çekince, gözlerini açan Minokta, rüyasından uyandı. Kharon’un tutku dolu bakışlarının yüreğine bir mızrak gibi saplandığını hissettiğinde hiçbir acı duymadı. 

Kharon, kollarının arasındaki Minokta’nın kuş gibi çarpan yüreğine, kalsedon taşından yaptığı takıların tılsımıyla girmişti. Minokta’nın tuttuğu küpeleri elinden alarak, kulak memelerine dikkatlice taktı.

“Onu yüreğine takıyorum, içindeki marifeti o zaman hissedeceksin o sendeki akıl, bilgi ve duygudur.”

Minokta, kulağındaki küpeleri iki eliyle yokladı, kolye ile küpeleri bundan sonra hiç çıkarmayacağına dair Kharon’a söz verdi. 

Kharon ertesi günde Minokta’nın yanından ayrılmadı. Günü, birlikte yaşadılar. Minokta, ilk yapacakları mozaiğin repliklasını Kharon’a gösterdi.

Kharon, beğenisini gizlemedi, aksine bir kadını böylesine yansıtan hiçbir mozaik görmemiş olduğunu ve bunun gibi başkalarını da en ustaca biçimde yaparak adlarını duyurabilme isteğinden söz etti.

Atölyelerin isimlerinin her zaman kendi isimlerinin önünde olduğunu bilerek, benzer şekilde çalışmış olduğu inşaatlarında sorumlularının kim olduğu bilinmez, övgülerin tümünü yaptıranlar alırdı. Oysa yetkin bir maistor olarak kendi adını ve usta bir ressam olarak Minokta’nın adını, yapacakları işlerin benzerlerinden üstünlüğü ve kalıcılığı ile yaratacaklarına inancı tamdı.

“Alacağımız ilk işte bu söylediklerimin hiç birinin olmayacağını biliyorum. Çünkü yaptıracak olan kim olursa olsun mutlaka bir şekilde işe karışacaktır. Sonuçta bir kazanç elde edeceğimizi de düşününce, taviz vermememiz imkânsız gibi görünüyor. Ne zaman kendimizi kabul ettiririz bilemiyorum ama işte o zaman taviz vermekten kurtulur, özgünlüğümüzü kazanırız.”

“Bende esas işimizin bundan sonra başlayacağını kabul ediyorum. Kadın bedenine ve kadın ahlakına yönelik kısıtlamaların her türlüsü, kadının hareket sınırlarını da belirler. İnsanların yaşadığı yerlerde, kadınların bedenleri tüm yaşam alanlarında görünür olmalı ve dişiliğin yeniden inşasına aracılık etmelidir.”

“O halde, adı duyulmayan, bilinmeyen ve kalıcı eserleri sanatı ile yaratacak, kadını ve kadınlığı görünür kılacak olan Minokta’nın emeği ve ustalığı ile Kharon’un, yapacakları iş birliği onları ölümsüz kılacaktır. Mermeri yontarak, tapınaklardan, saraylara, en kudretli ve en ihtişamlı yerleri inşa edenler, resimlerle, mozaiklerle bunları süsleyenler kimlerdir? Heykellerden, seramiğe, taşa toprağa hayat verenler kimlerdir? Benim bildiğim, Azize Sofia’nın İnanç, Umut ve Sevgi adlı üç kızı adına inşa edilen gördüğüm en muazzam yapıyı inşa eden Antemios ile İsidoros’un efsaneleşen adlarıdır.”

“Bizler gibi basit ve sıradan olan insanların yapacakları mozaikleri kimlerin yaptığını bilmek isteyen kaç kişi olacaktır?”

“Evet ama onların isimleri eğer efsaneleştiyse, bu yalnızca Azize Sofia’nın inşaası ile olmadı, o zaman iyi birer zanaatkâr olurlardı, oysa gökyüzü ile yarışacak yükseklikteki bu benzersiz eseri yaratırlarken, dışarıdan bakanı da içine katmayı becerecek şekilde yapabildikleri için onlar birer sanatçı olarak efsaneleşebildi.”

“Sanatçı olabilmek yaratmanın, yaratabilmenin özü, neden canlıların resimlerini, heykellerini ve buna dair ne varsa yasaklayan bir anlayış, aslında yaratmayı yasaklamanın peşindedir. Eğer insan bunu zanaat olmaktan öteye taşıyıp bir eser yaratabilme yeteneğine sahipse, bu gücü ona Tanrı bahşetmiştir. Öyle olmasaydı, insan hiçbir eseri yaratabilecek yeteneğe ve güce sahip olamazdı.”

“İnsan, yaratıcılığın sadece bir aracısıdır. Ondan ötesi Tanrı’ya aittir. Bu gücü aslında insana verirken erkeğe ve kadına birbirinden ayrılmayacak şekilde, birinin diğerine üstünlüğü olmaksızın vermiştir ve biz yani sen ve ben bir araya gelerek, zanaat ile sanatın birleşerek kadının, günahların ve kötülüklerin anası olmadığını ortaya çıkartacağız.”

“Yoksa seni tanımamın nedeni de bunun için miydi?”

“Gelip beni bulman ve ilk görüşte sana âşık olmamın tek nedeni bu olsa gerek.”

“Kharon, inan ki bende aynı duygular içerisindeyim.”

4. Bölüm

Minokta, en iyi arkadaşı olan Leania’nın yanına bu güne kadar olduğu gibi dertlerini, tasalarını ve sevinçlerini paylaşmak üzere gitti. Bu kez hepsinin üzerinde anlatacakları vardı ve her şeyden önce Kharon’u tanımasına neden olan sevgili arkadaşı ve babasına saygıları ile teşekkürlerini iletti. 

Ona verdiği sözü yerine getirmek adına yanında getirdiği bir kadının portresini işlediği mozaik tabloyu da Leania’ya armağan etti.  

Durmadan dinlenmeden günlerce çalışıyor yeni yeni mozaikler yapıyordu, bunun hiçte kolay olmadığı, bir günde ancak bir kol boyu kadar alanda tesseraların yerleştirilebileceğini görmüştü.

Yapacakları işler için örnekler çoğalmıştı. Kharon’da ona bulabildiği kadar değişik renkli ve ebatlı cam, taş ve seramik tesseralar getiriyor ve atölyedeki çalışmalarına devam ediyordu. Bir yandan da gelecek olan siparişleri bekliyordu. Artık bütün hazırlıkları tamamlanmış gibiydi.

Tabii ki, gündelik yaşamında devamında Minokta ile birlikte gezip dolaşıyorlardı. Kimi zaman Konstantinopolis’in çarşılarına, pazarlarına, kimi zamanda surların dışına çıkıyor ve deniz kıyılarına iniyorlardı.

Surların Porta Aurera, Ksilokerkeos, Pege, Rhegium, Aya Romanos, Pempton, Harisius ve Kaligaria adı verilen 8 kapısı vardı.  

Buralarda kurulan dalyanlarda balıkçıların lahernai avını izliyorlardı. Bazen o kadar çok balık tutarlardı ki, hepsini halka bedava dağıtırlardı.

Kharon, Minokta için alış veriş yapar, en kıymetlisinden hediyeler alırdı. 

Bir günde Minokta’yı hipodroma, yarışları izlemeye götürdü. Bahsedildiği şekliyle artık eskisi gibi düzenlenen yarışların yapılmadığı, eski ihtişamının da kalmadığı, çoğu yok olmuş, kırılmış ve parçalanmış anıtlardan geriye kalanlardan anlaşılıyordu.

Giriş kapısının üzerindeki kulenin tepesinde olduğu bilinen dört atın çektiği, iki tekerlekli quadriga arabası, sökülüp Venedik’e götürülmüştü. Aynı şekilde spina da bulunan heykellerinde kırıldığı, yerlerinde kalan izlerinden belli oluyordu. 

Şimdi geriye kalanlarsa, üçayaklı yılanbaşlı tunç sütun, Mısır’dan getirilen dikilitaş ve üzerindeki tunç levhalarında söküldüğü taş sütundu.

Hipodrom yalnızca yarışların yapıldığı bir alan değil, törensel yaşamın ve toplumsal ilişkilerinde merkeziydi.

Hipodrom’daki heyecan dolu yarışlar, rekabet ve gruplaşmayı da beraberinde getirmiş, farklı siyasi, askeri, dini ve ekonomik sınıflar farklı takımların bayrakları altında toplanınca, bu takımlar kişilerin ekonomik ve sosyal kimliklerini temsil eder konuma erişmişti.

Aslında her şey basit bir sebepten başlamıştı. Roma’da yarışlar yapılırken kim geride, kim önde karışmasın, seyirciler rahatça ayırt edebilsinler diye yarışmacılar kırmızı ve beyaz renklerde giyinmeye başlamışlardı. Daha sonra bu iki takım adına spor kulüpleri kurulmuş, sonradan maviler ve yeşillerde rekabete katılmışlardı. O zamanlar bu grupların temsil ettikleri gayet masumaneydi. Yeşiller toprağı, maviler suyu, kırmızılar ateşi ve beyaz da havayı simgeliyordu. Hipodromun merkezinde bulunan dikilitaş güneşin simgesi olarak görülürdü ve çevresinde tur atan arabalar, güneşin çevresinde dönen yeryüzü ile dört mevsimi ve doğanın yenilenişini sembolize ederleri. Az kazanan beyaz ve kırmızı takımların, mavi ve yeşil takımlara katılmasıyla yarışların anlamı da değişti. 

Mavi ve Yeşil rekabetinde, kulüp olgusundan çok farklı olarak, takımlar siyasi bir parti halini almıştı. Maviler siyasal anlamda saray eşrafına daha yakındı. Büyük toprak sahipleri ve aristokratlardan daha çok destek gören Maviler, bir taraftan da devletin dini ideolojisi olan, Ortodoksluğu savunuyorlardı. Yeşiller ise halkın takımıydı, ticaret ve üretim alanında bulunan kişiler bu takımın taraftarlarıydı. Loncalar ve esnafın finanse ettiği Yeşiller, bazıları tarafından sapkın bulunan dinsel eğilimleri de destekliyordu. 

Bir Mavi veya Yeşil taraftarı ilk bakışta ayırt edilebilirdi. Kılık ve kıyafetleri, hatta saç şekilleri ile birbirinden ayrılan bu gruplar farklı bir moda yaratmışlardı. 

Hayat görüşleri, ekonomik durumları ve hatta dini inançları bile birbirinden farklı bu iki grup arasında sürtüşme ve kavgalar kaçınılmazdı.

Yenilen takım taraftarları, yarışın adil olmadığını savunurlardı. Pek haksız da sayılmazlardı. Mavilerin saraya yakın tutumu ve resmi ideolojiyi sahiplenmeleri, İmparatorluk Locasında en çok sempati beslenen takım olmasının da nedeniydi.

Yarışlar bittikten sonra kazananlar tören düzenine göre ödüllerini alırlardı. En sonunda İmparator, kendisine tezahürat yapan galiplere taç giydirdi.

Çok eski zamanlardan beri yapılan yarışlar, artık eskisi kadar sık yapılmıyordu. Kutlamaların heyecanı da eskisinden çok daha sönüktü.

Yinede yarışta aynı duyguları yaşamışlar, kıyasıya yarışan takımları izlemişlerdi. Bu güzel günün ardından Kharon, peşinden dikkatlice yürüyerek takip ettiği Minokta’nın evine geceyi birlikte geçirmek üzere gitti.

Bu defa Kharon, ona başka bir teklifte bulundu,

“Seni ve senin dişiliğini yansıtacak olan resimler yapmak istiyorum. Belki bunları mozaik yapacağımız yerlere eğer istenirse fresk olarak da yapmayı düşünüyorum.”

 Minokta hemen cevap vermedi, sustu ve sonra,

“Buna izin verebilmemin tek şartı var, asla beyaz rengi kullanmayacaksın.”

“Bunu istemediğini mi söylüyorsun yani?”

“Ben böyle bir şey söylemiyorum, sadece beyaz renk olmayacak diyorum.”

“Sende biliyorsun ki böyle bir şey mümkün değil. İstediğin rengi elde edebilmenin tek yolu beyazın olması.”

“Eğer başka bir yolunu bulursan ne ala, ona diyecek bir sözüm yok ama şimdilik beyaz boya kullanmadan resimlerimi yapabilirsin.”

“Bunun nasıl olacağını mutlaka bulacağım. İnşaat ustalığından, mozaiğe giden yolu nasıl bulduysam şimdide resimlerde, fresklerde sanatı bulacağım.”

“Sen iyi bir sanatçısın Kharon, senin ruhun sanatçı.”

“Eğer böyle görüyorsan, senin sayende bunu hissediyorum. Beni atölyeden dışarı çıkartacak olan sensin. Seni tanımasaydım bütün ömrümü orada geçirebilirdim.”

“Mozaiklerin, fresklerin üzerindeki adı görecekler ve merak edecekler, kimdir bu Minokta, kimdir bu Kharon diyecekler ve işte biz o zaman hayat bulacağız.”

Kharon, Minokta’nın bedenini ve dişiliğinin tüm kıvrımlarındaki çizgilerini o gece yeniden hissetti, her dokunuşunda fresklerdeki, mozaiklerdeki Minokta’yı yeniden yarattı.

Kharon, izleyeceği yolda Minokta’nın yeteneklerini ve ne kadar etkin olduğunu biliyordu. O sadece bir sanatçı değil aynı zamanda yeteneklerini, kadını hapseden kalıpları hem sanatsal boyutta hem de bir kadın olarak yıkmak için kullanacağını varsayıyordu.

Kharon’da, bu uğraşın bir parçası olarak kendi yeteneklerini kullanarak neler yapabileceğini düşünmek ve kendi yolunu çizebilmek adına ara sıra gittiği surların dışındaki yerine gitti. Burası kentin hayli uzağında ıssız bir yerde, denizle karayı birleştiren kayaların gerisinde kalan surların dibinde, mağara benzeri korunaklı bir oyuktu. Kharon buraya gelir, kayalara vuran dalgaların sesini dinleyerek düşüncelere dalar, içinden çıkamadığı hallere çözüm arardı.

Buraya gelirken, yanında bir testi şarap getirmeyi de asla unutmazdı. Uygun zamanlarda geceleri bile kalırdı. Burası onun sığınağıydı, şimdiyse yalnız kalmayı değil, Minokta’yla paylaşmayı istiyordu.

Buraya geldiği zamanlarda kullanmak için bıraktığı mumlardan birisini yakıp, titrek ışığında yanında getirdiği şarap testisini bitirene kadar gece boyunca oturdu. Gece sessizliğinde Minokta’yı hayal etti. Onun çıplak bedenini resmettiğini düşündü. Bu resimleriyle kadını hapsedildiği yerden çıkararak, ahlaki bir dönüşüm sağlamanın başlangıcına da öncülük mü edecekti, yoksa kadını iyice değersizleştirecek miydi?

Gördükleriyse hiçte öyle değildi, her ne kadar bu zamanlarda heykel pek revaçta olan bir sanat olmasa da, eskilerden kalma çıplak kadın heykelleri kadını yüceltiyor, onu kusursuz bedeniyle ölümsüzleştiriyordu. O halde bunu hayata geçirebilmenin yolları da olmalıydı.

Bunu arayıp bulmak için uğraş vermeli, nasıl yapıyorlar sırrını anlamalıydı. Geceyi geçirdiği küçük mağaranın ağzından dolan, yeni günün ilk ışıklarıyla gözlerini açan Kharon, artık bu sırrın peşinden koşabilirdi.

Tanıdığı fresk ustalarını düşündü, çalışmaların yeniden hayat bulduğu kiliselere giderek onları bulmak ve boyları nasıl yapıyorlar, renkleri nasıl elde ediyorlar öğrenmek istiyordu. Minokta’yı bu şekilde ikna edebilir, freskle bezeyeceği yerlerde onu ancak böyle canlandırabilirdi.

Peşpeşe gelen yer sarsıntıları ve kentin gördüğü büyük hasarlar pek çok yapının elden geçmesini gerektiriyordu. Yeni ustaların elinden doğan farklı bir sanatın, süsleme ve gösterişi ile yeni bir duygu hissettirdiğini ve yeni bir canlılık ve insancıllık barındırarak şimdiye kadar yapılanlardan tamamen ayrıldığı bu zamanda, yeni resim sanatındaki figürler daha kişisel ve daha bireysel, sahneler daha parlak ve daha çarpıcıydı. Detaylarda tam olarak zevkli ve hoş olan yeni bir ilgi göze çarpmaktaydı. Renklerin daha canlı ve çeşitli, sahnelerin dinamik, bireysel figürlerin yer aldığı canlı ve etkileyici mozaikler ile freskler, bu dönem sanatındaki canlanışı temsil etmeleri açısından önemliydi.

Kharon’un, çalıştığı atölyede yapılan işler baş yönetici Patriyarkos’un denetimindeydi ve tüm siparişler onun izni ve beğenisiyle kentte yaşanan manastır ortamına uygun olmalıydı. Oysa değişmeye başlayan ve yaşamın din dışında da sürdüğünü görebilen yeni bir anlayışın kabul edilmesi gerekiyordu.

Pek çok karmaşık duygu ve düşünce içerisindeki Kharon, şimdi bunların tümünü düğümlenen bir sicim gibi sabırla çözecekti.

Kentte süren imar çalışmaları büyük bir şantiye havasında değildi, daha çok eski kiliselerin tamiri ve onlara küçük şapeller eklemek veya kiliselerin çevresinde çok revaçta olan manastır hayatının gereklerini yerine getirecek inşaatlar yapmak şekildeydi. Yeni kiliseler ve manastırların yapımları içinse uygun alanların düzenlemesi yapılıyordu.

Pek çok ustanın marifetiyle yürütülen faaliyetlerde eski freskler yenileniyor, bir kısmı da farklı bir biçimde yapılıyordu. Yenilerinde ise bir derinlik hissi verecek düzeni ve renkleri kullanma eğilimi vardı. Yeni ve canlı renklerin kullanımı artmıştı. Bir mozaik ustası olarak yaptığı geometrik motiflerde de renk değişimi kendini gösteriyor, çok renkli ve hareketli yüzeyler ışık altında adeta canlanan bir nitelik kazanıyordu.

İstediği etkiyi uyandıracak yeni ve parlak renkleri cam tesseralar aracılığıyla elde ediyordu. Atölyede gelişen yapım tekniklerinde kullanılan malzemenin tamamı başka yerlerden getiriliyordu. Bu güne kadar hiç düşünmediği, bu malzemelerin yapım tekniğiydi.

Geçeceği yeni alanda ise kullanacağı malzemeyi elde edeceği yerleri arayıp bulmak zorundaydı. Belki de kendisi imal etmeliydi. Mozaik için fazla zorlanacak olmasa da, fresk yapımı için ve en önemlisi Minokta’yı resmedebilmek üzere kullanacağı boyalarda zehir olmamasıydı.

Bu malzemeleri elde edeceği yerleri aramak ve bulmak için çalışmaların sürdüğü yerlere giderek oradaki ustalardan bilgi toplayacaktı.

Bu amacı doğrultusunda ilk önce atölyenin yakınındaki Khora Manastırında başlamış olan yenileme çalışmalarını yapan ustaların yanına giderek, onlara kendini tanıtıp ne yapmak istediğini anlattı. Zaten çalıştığı atölyenin adını verince oradaki ustalarla hemen anlaştılar. İşlerin başında olduğu anlaşılan Mennipos, Kahron’u yaptığı işlerinden hemen tanımıştı.

Mennipos kendisine yakınlık göstermiş, bilgisini paylaşmaktan kaçınmamıştı. Fresk yapımını ve yapım aşamalarını günlerce izleyen Kharon yeni bilgiler edinmişti. Onun esas öğrenmek istediğiyse renklerin nasıl elde edildiği bilgisiydi ancak Mennipos sırrını ele vermek istemiyordu. Yinede çok önemli bir bilgiyi öğrenmişti. Çinko üstübeci ile elde edilen beyaz renk bütün tekniklerde kullanılabilirdi. Peki, bu zehirsiz boya nasıl imal edilirdi?

Kharon’un sıkıntısını çok iyi anlayan Mennipos,

“Beyaz renk sanatın ışığıdır. Işık olmadan da sanat olmaz. Senin derdini biliyorum, mozaikte tesseraları öyle bir dizersin ki, karşıdan bakan ışıkta boğulur. Oysa fresklerde aynı ışığı görebilmek çok zordur. Bunu yaratabilmek ise renklerin büyüsündedir. İşte ustanın, ustalığı da buradan ileri gelir. Hiçbir ustada, ustalığının sırrını kimseyle paylaşmaz.”

“Mennipos, seni tanımak büyük bir onur. Elbette sırrını kimseyle paylaşmak istemezsin, o zaman bana başka bir iyilik yap ve kullandığın boyalardan benim içinde yap. Senin iyi bir alıcın olurum.”

“Kharon sana bu boyalardan veremem, bunlar benim renklerim, sarılar, maviler, kırmızlar ve diğerleri. Ama sana yapabileceğim bir iyilik var. Beyaz her yerde var ve satan ustalarda tanıyorum. Nereye gidersen her yerde aynı beyazı bulabilirsin mademki bana kadar gelmişsin, bende sana yalnızca beyaz renkten verebilirim.”

“O halde el sıkışalım Mennipos usta.”

Kharon çok sevinmişti, şimdi utkusunu Minokta’ya açıklamak için sabırsızlanıyordu fakat diğer renkleri ne yapacaktı? İşin sırrına sahip olamamıştı ama en azından beyaz rengi nereden bulacağını öğrenmişti. Şimdi diğerlerini de bulabileceği yerleri aramalıydı.

Kentin yaşadığı onca çileden sonra, harap olan yapılar hızla elden geçirilerek eski günlerindeki şaşası ve güzelliğini yeniden kazanması için çalışmalar sürüyordu. Kharon buralarda giderek yapılanları izleyip istediği sonuca ulaşabilmeyi umuyordu. Böylelikle gittiği yerlerdeki fresk ustalarından yeni bir şeylerde öğrenme fırsatı bulacaktı.

Kentin en azametli yapısı olan Azize Sofia Kilisesi’de bunca zamana dayanmasını bilmişti. Belki önceleri de benzerleriyle karşılaşmıştı ama son yer sarsıntılarından hayli etkilenmişti. Burada da yoğun bir çalışma sürüyordu.

Kharon, Kiliseye geldiğinde karıncalar gibi çalışmakta olan insanları gördü. Mermer ustaları, taş ustaları, malzeme taşıyanlar, içeri girenler, dışarı çıkanlar, hareket halindeki bir sürü insanın arasında dikkatini çeken bir işçinin yanına giden Kharon,

“Sen, elinde taşıdığın kapları nereye götürüyorsun?”

“İçeride çalışan fresk ustalarına götürüyorum.”

“Ne götürüyorsun peki onlara?”

“Kapların içinde boya var.”

“Nerden getiriyorsun bu boyaları?”

“İleride duran bir araba var, oradan almamı söylediler.”

“Hangisiymiş o araba? Bana da göstersene.”

 “İşte şurada duran, duvarın dibindeki araba.”

Kharon galiba aradığını bulmuştu. Bunun, Kutsal Kilisenin bir ihsanı olduğunu düşündü.

Hemen arabanın yanına gitti ve eğilerek arabanın arkasında duran boya kaplarını çıkarmaya çalışan adama seslendi,

“Hey sen, arabacı”

Arabacı doğrulup Kharon’a baktı,

“Ne istiyorsun?”

“Arabada taşıdığın kapları nereden getiriyorsun?”

“Batıdaki surların, Harisius kapısına yakın bir yerdeki boya imalathanesinden,”

“Oranın bir adı var mı?”

“Bilmiyorum ama yalnız o bulunur civarda. Gidersen sana gösterirler.”

“Peki arabacı, sen işine bak.”

Birkaç gündür atölyeye uğramayan Kharon, zaman geçirmeden atölyenin yolunu tuttu. Daha sonra arabacının söylediği yere gidebilirdi.

Minokta’ya ise her şeyi ayarladıktan sonra gidecekti.

Atölyedeki işlerde birikmişti, gittiği zaman Triton usta kendisini arıyordu. Yeni bir sipariş vardı ve hayli çalışmasını gerektirecekti. Atölyeyi artık bir ayak bağı gibi görüyordu, aklı fikri kendi adına alacağı siparişlerdeydi. Bunca işin altından nasıl kalkacaktı o da bilmiyordu ama bir yolunu bulacaktı elbette. Birkaç parçaya bölünecekti, bu iş önünü açacak, ona ve Minokta’ya haklı bir ün sağlayacağı gibi çıkacakları yolunda ilk adımı olacaktı.    

Atölyede biriken işlerini birkaç gün içerisinde toparlayan Kharon, artık boya imalathanesine gidebilirdi.

Erkenden yola çıkan Kharon, yürüyerek kenti çepeçevre saran surların Harisius kapısına vardı, etrafta çok fazla insan yoktu, kapı önünde nöbet tutan askerlerin yanına giderek onlardan boyahanenin nerede olduğunu öğrendi.

Etrafına bakarak yürüyen Kharon boyahaneyi bularak kapısını çaldı. Kapı arkasından gelen bir ses,

“Kimdir o?”

“Ben, Patriyarkos’un atölyesinden bir mozaik ustasıyım, adım Kharon.”

Açılan kapının ardından görülen kendi yaşlarındaki bir adam, Kharon’u içeri aldı,

“Gir bakalım içeri Kharon, burayı nereden buldun?”

“Azize Sofia Kilisesine, buradan boya getirildiğini öğrenerek geldim.”

“Güzel, peki sen niye geldin buralara kadar?”

“Bende, senin boyalarından almak istiyorum.”

“Boya sattığımı da nereden çıkardın?”

“Bilmiyorum, bende sormaya geldim zaten, satıyor musun bari?”

“Büyük usta Patriyarkos’u bilirim, orada bizim boyalardan kullanılmaz. Sen, ne için satın almak istiyorsun?”

“Ben kendi adıma yapacağım işler için istiyorum.”

“İyide sen mozaik ustasısın, boya ile ne işin olacakmış?”

“Ben mozaik yapmak için değil, fresk yapmak için satın almak istiyorum.”

“Ooo, bak bu güzel işte. Mozaikçiler, fresk işiyle pek ilgilenmezlerde.”

“Yeni bir merak diyelim, sen ne diyeceksin bakalım? Hala bir şey söylemedin de…”

“Pekâlâ, sana istediğin boyalardan vereceğim. Yalnız şunu bil; sana vereceklerimle Kutsal Kilise’de kullanılan boyalar aynı olmayacaktır. Orada kullanılan boyalar ustaların isteğine göre hazırlanıyor. Sana ise, kendi bildiğim şekilde yaptığım boyalardan vereceğim.”

“Tamam, zaten bende illa aynısı olsunlar demiyorum.”

“O halde anlaştık, ne zamana istiyorsun? Öyle hazırda yok, belli bir süresi var yapacağımızın, önceden söylersin ne kadar ve hangi renk olacağını, sonra elinin parmakları kadar güneş doğup, battığında tekrar gelecek ve boyaları alacaksın. Oldu mu?”

“Bu iş oldu. Sana isteğimi önceden bildireceğim ve sonra gelip alacağım. Ama adını bile bilmiyorum daha.”

“Adım, Philonides’tir benim. Boyacı Philonides.”

“Haydi uzat elini Philonides, el sıkışalım şimdi seninle.”

“Seni sevdim Kharon, vaktin varsa sana şarap ikram edeyim.”

“Vaktim varda, içmek için henüz erken sayılmaz mı?”

“Olsun her vakit şarap içilebilir, gel gidip içelim şimdi.”

“Yalnız ben öyle çabuk durmam.”

“Bak işte, şimdi seni daha da çok sevdim.”

Philonides, Kharon’la birlikte boyahanenin yakınında, Thraki bölgesinin üzümlerinden yapılan şarapların satıldığı yere giderek bir masaya oturdular.

Kendileri için bir testi alıp, kadehleri peş peşe yuvarlamaya başladılar, karşılıklı konuşup büyülübağların şarabından içtiler, ta ki sarhoş oluncaya kadar.

“Haydi, bir kadeh daha Kharon.”

“Koy bakalım bir tane daha. Ne kadarda lezizmiş buranın şarabı, içtikçe içesi geliyor insanın.”

“Büyülübağların şarapları her daim içilirde, şimdi sen söyle bakalım nereden merak saldın bu fresk işine?”

“Sende bilirsin Philonides, bir mozaikçi aynı zamanda resim yapan bir ustadır da, aradaki fark ise mozaikte renkli tessera, resimde ise boya lazımdır. Patriyarkos’un atölyesinde üretilen mozaiklerin hiçbirinde canlı figürü bulunmaz, onların tamamı desenli mozaiklerdir. Oysa ben canlıları, insanı, hayvanı, çiçeği resmetmeyi, bunun içinde atölyenin dışında iş yapmayı istiyorum. Mozaik çok pahallıdır, fresk isteyenlerin sayısı daha fazla ve daha çok müşterisi vardır.”

“Söylediğin gibi olsun ama resim bir tutkudur ve insan bu tutkuların esiri olmadan kolay kolay resim yapmayı istemez. Sen bakma o kiliselerdeki fresklere, ben onları yapanların yanında, ne uçuklarını gördüm. Bu kadar çok içiyorsan belli ki seninde tutkuların vardır. Günün birinde belki onu da söylersin.”

“Sen, yalnızca boya değil felsefede yapıyorsun Philonides.”

“Yok canım o kadarda değil. Ben yalnızca iyi bir dinleyiciyimdir. Anlatırsan dinlerim seni, niye geldik biz bu meyhaneye kadar, bir düşün bakalım?”

“Bir müşteriden öte, bir dostummuş gibi davranıyorsun bana.”

“Bütün sanatçılar dostumdur benim. Ben onlara boya veririm, onlarda resim yaparlar, iki dost gibi birbirimizi tamamlarız.”

“İyice sarhoş olduk galiba, benim yolum uzun Philonides, daha geri döneceğim. Ayakta durabilirken kalkalım.”

“Tamam, kalkalım. Nasıl olsa tekrar geleceksin.”

“Nasılda biliyorsun! Elbette geleceğim, senin gibi iyi bir dinleyiciyi bulmuşken…”

Kharon, içtikleri şarabın sarhoşluğuyla yolda sendeleyerek yürürken kafasındaki düşünceler endişe veriyordu. Philonides’le yeni tanışmıştı, ona ne kadar güvenebilirdi? Ona içini açmalı, Minokta’dan söz etmeli miydi?

Birden durdu ve yolunu değiştirerek Minokta’nın evine doğru yürümeye başladı. Hep gece karanlığında gitmişti, kimseler görmesin, dedikodu olmasın diye. Artık yeter, görürlerse görsünler, kim ne derse desin, umurunda bile değildi. Minokta’ya âşık olmuştu bir kere, aşk insana her şeyi yaptırırdı.

Sarhoşluğun verdiği cesaretle Minokta’nın kapısının önünde dikildi, sanki “Görün işte ben geldim. Bir yabancı Minokta’nın kapısını çalıyor, ne yapacaksınız?” bakalım der gibiydi.

Minokta karşısında Kharon’u görünce şaşırdı, sonra arkasından şöyle bir etrafa bakındı gururla, işte erkeğim geldi diye geçirdi içinden. Korku duymanın bir nedeni kalmamıştı, en azından bağnaz kafalardaki düşünceleri yıkmaya buradan başlamalıydı. Kapı önünde ayakta durmakta zorlanan Kharon’nun içeri girmesine yardımcı oldu.

“Sen sarhoşsun Kharon.”

“Evet, sarhoşum, ne olmuş yani?”

“Haydi anlat bakalım bana, neler oldu da, sarhoş olana kadar içtin?”

“Çok güzel şeyler oldu Minokta, çok güzel. Resim yapmamın önüne koyduğun engeli nasıl kaldıracağının yolunu buldum ve sen buna hayır diyemeyeceksin. Zehri olmayan boyaları buldum. Nereden mi buldum diye soracaksan sorma, asla söylemem.”

“Bende sormam o halde ama soracağım başka bir şey var, bu boyaların zehirsiz olduğuna ne kadar güvenebilirsin?”

“Sana güvendiğim kadar Minokta, senin sanatına ne kadar güven duyuyorsam işte o kadar güveniyorum.”

“İkna kabiliyetine hayranlık duymamak mümkün değil Kharon.”

 Kharon, Minokta’nın ellerini tuttu,

“Senin her şeyine aşığım, aşkın ve tutkunun ne demek olduğunu bütün insanların anlamasını istiyorum. Philonides, tutkunun esiri olmadan resim yapılamaz diyordu, bende senin esirin oldum Minokta.”

“O halde bilmeni isterim ki, yapacağın resimlerdeki kadına saygı gösterilirse, o saygı resmin kahramanı olan kadına aktarılır. Bu da kadınının, tahakküme karşı güç kazanmasına ve daha çok saygı duyulmasına neden olacak bir sembol olacaktır.”

“Yapacağım resimler, ikonalara olduğundan farklı bir şekilde saygı duyulmasını sağlayarak, kadını aşağılayan, kötülüklerin anası olmaktan, insanları kadın düşmanlığından kurtaracak olan birer simge haline gelecektir.”

“Çok güzel Kharon, bu gün ve bu günden sonra hep yanımda kal. Birlikte, yalnız olduğumuzdan daha güzel şeyler yapabiliriz.”

“Bunu istiyor musun Minokta?”

“Senin ne zaman cesaret edipte kapımı gündüz çalacağın zamanı bekliyordum. Bunun için sarhoş olman gerekeceğini düşünmüyordum doğrusu, olsun şarap tüm erkeklerin cesaretini arttırır, resim yaparken de aynı cesareti göstermelisin.” 

“Sen güçlü bir kadınsın Minokta, dik durmayı, ezilmemeyi biliyorsun, esas cesur olan sensin, eğer bu evin kapısından içeri girebiliyorsam, bu senin gücün ve cesaretin sayesindedir. Ben, tek başıma bunu yapsaydım, zorbalık olurdu. Doğru sana âşık oldum ama bu bana her şeyi yapabilme özgürlüğü verir miydi?”

“Zorbalık ile gücü karıştırmamak gerekir. Zorbalık sert bir rüzgâra benzer, her şeyi önüne katıp götürür ama yağan yağmur onu durdurur. Eğer kararında yağmazsa sel olur ve önüne geleni sürükler. Fazla güçlü olmak tehlikelidir, insanı sarhoş eder. İşte zorbalık ile güç bu yüzden birbirine karışır.”

“Şimdi gözlerimin önünde öyle şeyler canlanıyor ki, hepsini birden yapmak istiyorum. İlk öncede, âşık olduğum kadınla Mese üzerindeki kuyumculara giderek, birbirimize olan aidiyeti herkese ilan edecek yüzüklerden almak istiyorum.”

“Kharon, sen iyice sarhoşsun, yarın kendine gelince konuşuruz bunu.”

“Hadi o zaman, bizde yatağa girelim. Sevişelim ve ayılalım.”

“Benim değil Kharon, senin ayılman gerek.”

“Bu lafları ederken sarhoş olduğumu düşünmeni istemiyorum. Eğer bunu istiyorsam sarhoşlukla değil, gerçekten istediğimden söylüyorum. Sen mucizeler yaratan bir azize gibisin Minokta, varlığınla önümdeki engelleri aşmama yardım ediyorsun.”

“Bu kadarda büyütme Kharon, engelleri aşmak için kendi çaban olmasaydı hiçbir mucize bunu yapamazdı.”

 “İçimdeki ateşi yakan sensin ama…”

“Ben sadece küçük bir kıvılcım oldum, henüz katedecek çok yolumuz var.”

“Evet, yola çıkalım artık Minokta. Birlikte yürümeye başlayalım.”

Kharon’un gösterdiği kararlılıkla yaşamları aynı noktada birleşmişti. Böyle yapmakla kendini ve Minokta’yı birer savaşçıya dönüştürmüştü. Görünmeyen ama varlığı her yerde ve her an hissedilen, kapkara bulutların toplandığı gökyüzüne benzer, manevi değerler denilen o ağır havaya karşı isyan eden savaşçılardı artık onlar. Kharon’un kalkanı ikon tahtası, mızrağıda boya fırçasıydı.

Atölyede de eskisi gibi istekli değildi, mozaik yapımına devam ediyordu ama esas kovaladığı, kendi hesabına alacağı bir işti. Uzun ve yorucu çalışmalar yapmıyor, bütün hevesini Minokta’nın yanında onun resimlerini yaparken alıyordu.

Geceler boyunca Minokta’yı parşömenler üzerine çiziyordu. Her bir resim çok iyiydi ama aradığı bir türlü ortaya çıkmıyordu, hep eksik kalan bir yan oluyordu. Bir anlam taşısın, görenlere bir şeyler söylesin istiyordu.

Minokta da onu izliyor, sabırla karşısında duruyor, hiçbir isteğini geri çevirmiyordu. Çıplak bedeniyle gece boyunca durabiliyordu.  

Minokta’yı resmetmek için uğraşan Kharon, soğukta hareketsizce duran modeline, bedenine sarması için sokağa çıkarken kullandığı kalın yünden yapılma örtüsünü verdi. Ne olduysa işte o an oldu. İyice üşümüş olan Minokta örtüyü bedenine sarıp çıplaklığını kapatmaya çalıştı. Bir çocuğun doğması için uzun süre bekledikten sonra en büyük mucize nasıl ortaya çıkıyorsa, Kharon’da bu görüntü karşısında füzen tutan elinin kontrolsüz bir şekilde hareket ederek çizdiği resme bakıyordu.

Ayakta duran kadın soğukta iyice üşümüştü, başına ve çıplak bedenine sardığı kalın örtü bedenini ancak beline kadar sarabilmişti, belden aşağısı ise çıplaktı. Bir eliyle açılmaması için örtüyü sıkıca tutmaya çalışıyordu. Gözleri yarı aralık bir halde yere bakıyor, soğuğa teslimiyetini çaresizce ifade ediyor, ancak yinede teslim olmamak için direniyordu.

Çıplaklığını örtmeye çalışarak, onu görünmez hale getirmeye çalışan düşüncelere direnen bir kadının resminden çıkacak olan anlamı, resme bakan gözler seçebilecekti.

Kharon yaptığı resmi Minokta’ya gösterdi. Minokta hareketsizliğini bozarak kollarını Kharon’un boynuna doladı ve kulağına fısıldayarak onu yatağa götürmesini istedi.

Minokta’yı kucaklayan Kharon onu yatağa taşıdı ve kendiside yanına uzandı. İkisi de hayli yorulmuştu. Şimdi keyiflice derin bir uykuya dalabilirlerdi.

Kharon, beyaz boya isteğinde bulunmak üzere önce Mennipos’a sonrada Philonides’e gitme zamanının geldiğine karar verdi. Oraya gitmenin iyi yanları da vardı, Philonides’le şarap içmek güzel olduğu kadar, onunla konuşmakta ayrı bir tat veriyordu.

Mennipos, beyaz boya almak istediğini söyleyen Kharon’dan oldukça yüksek bir fiyat istedi. Hiç pazarlık yapmadan Mennipos’a istediği parayı peşinen vererek hazırlayacağı boyayı almak için ne zaman geleceğini öğrenen Kharon, birde ikon tahtaları yapan marangozlar ile keresteci loncalarının bulunduğu Blaherna tarafına gitti. Yapacağı resim için kafasında oluşturduğu ölçü neredeyse bir insan boyutunda olmasıydı. Şunu biliyordu ki mozaikler gibi boyutlar büyüdükçe, bunu gören gözlerde uyandıracağı duyguların daha etkili olacağıydı. O halde tahtanın boyutlarını da büyük tutmalıydı ama yan yana getireceği daha küçük parçaları da birleştirerek istediği boyuta uygun bir alan elde edebilirdi.

Şimdilik bu isteğinden vazgeçerek marangozun elindeki hazır ikon tahtalarından birkaç tane almaya karar verdi. Küçük düşünmemek lazımdı ama nede olsa bu bir başlangıçtı.

Bugün geç olmuştu, Philonides’e gitmeyi ertesi güne bıraktı.

Koltuğunun altında zorla taşıyabildiği ikon tahtalarıyla yürüyerek eve kadar gelen Kharon, Minokta’yı çok üzgün buldu. Gözlerinden akan yaşlar henüz kurumamıştı, ikon tahtalarını yere bırakarak Minokta’yı kendine doğru çekti,  başını geniş göğsüne dayayarak, saçlarını okşamaya başladı. Kötü bir şeyler olduğunu sezdi.

Bir süre öylece kaldılar, Minokta başını kaldırdı ve bir adım geri çekilerek;

“Beni bu halimle görmeni istemezdim, belki de tam zamanında geldin. Söyleyeceklerim hiç hoşuna gitmeyeceğini biliyorum ama bunu seninde bilmen gerek.”

“Seni bu kadar üzen şeyin ne olduğunu bilmek sanırım benimde hakkım.”

“Bu gün dışarı çıktığın zaman arkadaşım Leania geldi ve hakkımızda çıkan dedikodulardan söz etti, zaten beklediğimiz şeylerdi bunlar ama hak etmediğimiz bu lafları işitince doğrusu çok üzüldüm. Bir çocuk gibi ağlamaya başladım.”

“Leania’nın söylediklerini tahmin edebiliyorum ama hiç üzülme, gözyaşlarına yazık. İstediklerini söylesinler, bunlara karşı dik durmak için birlikte değil miyiz? Bu kafalar, insan yaşamını baskı altında tutarak varlıklarını tehdit ettiğini düşündükleri her şeyin farkındadırlar, yarattıkları taassup ile insanların kutsallarını bir silah gibi onlara doğrultarak kullanmakta ne kadar maharet sahibi olduklarını bilmiyor musun? Zulüm ve haksızlıktan bunca haz duyanların karşısında direnmek ve teslim olmamak üzere resimlerimizi ve mozaiklerimizi yapmayacak mıyız?”

“Bu kafaların ne kadar korkunç zifiri bir karanlık içinde olduklarını görmek üzdü beni. Hayâsız kadınların ve sefih erkeklerin burada yer bulamayacaklarını Leania’nın ağzından işitince, karşısında kendimi tutamayıp ağlamaya başladım, kustukları zehir adeta gözyaşı olup gözlerimden boşaldı. Bu kadar saldırgan bir tutuma karşı kadınlığımın şerefini korumak için artık bütün arzum ve azmimle çalışacağımı bilmeni istiyorum; bundan sonra ne bir gözyaşı ne de bir korku belirtisi görmeyeceksin.”

“Haydi sil gözyaşlarını, artık işe koyulma zamanıdır. Aldığım ikon tahtalarını bodrum kata taşımakla başlayalım.”

Yapacağın resimler için mi kullanacaksın bu tahtaları, hani fresk yapmak istiyordun?”

“Onların daha görünür olacağını biliyorum, bunları birer ön çalışma, birer taslak gibi düşün, aynı zamanda biraz daha ikonsal.”

“Bir Madonna betimlemesi gibi sanki.”

“Kutsallığı yansıtan bir betimlemenin ötesinde, isyan eden melekleri anımsatacak; irade sahibi bir varlığın, irade sahibi olduğu için isyan edebildiğini anlatan ikonsal resimler.”

Kharon, kuyumcular çarşısına gitmenin tam zamanı geldiğini Minokta’ya söylediği anda; mavi gözlerindeki insanın iradesini alt üst eden bakışları, ıstırap çeken bir kadının, mukaddes ışığın aydınlattığı dudaklarında tebessüm olup, kanat çırpan kelebekler gibi uçuşmaya başladığını gördü.

Philonides’ten önce, yaptıracağı savaklı gümüş yüzüklerin siparişini vermek üzere kuyumcular çarşısına gitti. Kilisenin yönettiği evliliğin, dosdoğru kalbe uzanan yüzüklerini takacakları parmakları, bir aidiyetin nişanesi olacak; karşılarında birer cehennem zebanisi kesilen zalimlerin karanlığından, taassubundan, bağnazlığından onları koruyacaktı. 

Yüzükleri almak için tekrar dönmek üzere çarşıdan ayrılan Kharon, Philonides’in kapısını çalana kadar yürüdü.

Karşısında, Kharon’u gören Philonides;

“Hoş geldin, bende çalışıyordum. Tam zamanında geldin, seninle oturup biraz dinlenirim.”

“Bende epeyi bir yol yürüdüm, seninle yine şarap içmeye gidelim, yalnız şarabın değil, seninle karşılıklı konuşmanın da tadı damağımda kaldı.”

“Nasıl, istersen Kharon, seni geri çevirecek değilim ya.”

“Yalnız gitmeden önce aklım başımdayken isteğim olan boyaları sana söyleyim de…”

“Hangi renkleri istersin söyle bakalım?”

“Sarı, mavi ve kırmızıdan birer libre istiyorum.”

“Bu kadar mı? Ne yapacaksın bu kadar az boyayı? Aldığına değsin bari.”

“Bende bilirim Philonides az olduğunu ama bunları evde resim yaparken kullanacağım. Esas isteğimi fresk yapmak için söyleyeceğim, henüz fresk konusunda benden bir talepte bulunan olmadı.”

“O zaman sana biraz daha resme uygun olan boyalardan hazırlayım. Hem resimde kullanılan temperalar daha ucuz olur.”

“Bu işin ustası sensin, dediğin gibi olsun.”

“Hadi o zaman, şarap içmeye gidebiliriz artık.”

“Philonides, içtiğimiz şarap, yaşadığımız şu emsalsiz kent insana hayat, yaşama sevinci, neşe ve güzellik duygusu veriyor, oysa kara bulutların gökyüzünde toplanarak, fırtına olup eseceği, yağmur olup yağacağı zamanlarda insanın ruhu da en az onun kadar kararıyor.”

“Anlaşılan, seninde içini karartan bir şeyler olmuş.”

“Evet Philonides, evet hem de fazlasıyla. Kadını, günahın öncüsü sayan bir inanış benim içimi karartıyor, ruhumu daraltıyor.”

“Bilmez misin ki; bir kişinin yaptıklarının değerli görülüp görülmemesini kadın ya da erkek olması belirler. Erkeğin her yaptığı, değerli bulunur, kadının yaptıklarıysa değerli görülmez. Aynı şeyleri yapsalar bile, yalnızca erkekler yaptıklarıyla onurlandırılır.”

“Ben buna dayanamıyorum; bunun tek suçlusu, Âdem’den ayrılan Havva mıdır? Havva, eğer Âdem’den ayrılmasa, ölüm varlık kazanmayacaktı. Bu yüzden tekrar bir araya gelirlerse ölümde yok olacaktır. Tıpkı Âdem gibi, Havva’da ayrılık nedeniyle ölümle tanışmıştı. Mesih bu ayrılığı ortadan kaldıracak, kadın evlenerek kocasıyla bütünleşecek, evlilikte bunu sağladığı için artık ayrılmayacaklardır. Böylece kadının kurtuluşu, erkeğinkiyle birlikte olacaktır. Erkeğin kadına, kadının da erkeğe ihtiyacı vardır. Biri olmadan diğerinin kendi başına kurtulması imkânsızdır.”

“Sen böyle mi görüyorsun? Âdem’in kusuru, Havva’nın peşinden gitmiş olmasıdır. Kadınların bu durumunun asıl sorumlusu Havva’dır. Eğer Havva hakikate bağlı kalsa, Tanrıya itaatten ayrılmasa, erkeğe bağımlı kalmayacak, onun eşiti olacaktı. Kadın ancak cennette ölümsüz hayatı elde ettiğinde eşitliği kazanacaktır. Yeryüzündeki kurtuluş, onların durumlarına bir değişiklik getirmeyecektir.”

“Ben tıpkı Âdem gibi, kanmadan kandırılmadan iyinin ve doğrunun farkında olarak itaatsizlik yapıyorsam, Havva’da ayrılmak istemediğim için yapıyorum. Havva’nın tek başına cennetin dışında kalmaması için ona iyilik yapıyorum ve sahip çıkıyorum.”

“Dikkatli ol Kharon, bu düşüncelerinle etrafındaki tehlikeli taassubun, eline düşebilirsin.”

 “Philonides, işte biz buna sanatımızla karşı çıkmak ve kara düşüncelere ışık tutabilmek, kadını kapalı başıyla yere bakarak yürümekten kurtarmak adına hiçbir şeyden korkmadan hareket edeceğiz.”

“Her şeyi göze aldığını söylüyorsun da, bu ayrık düşüncelerini Kilise cezalandıracak olursa?”

“Dışarıda yürürken görüyorum da, her erkeğin kadına bakışı aynı değildir. Kimisi kadına kindar ve korkunç bir nefretle bakıyor, kimisi onları görmüyor bile. Eğer yolda yürüyen başka kadınlarda varsa kendilerinden biri olduğunu görerek, hemcinslerine çiçek açan bir ağaca bakarcasına hoşnutlukla bakıyorlardı. İşte umudum bunlardır. Küçük bir kıvılcımdan, yangın olur. Bende bir kıvılcım olup yanmayı göze alıyorum.”

“Söylediklerinle, kutsallığın değerlerine saldıracak bir cesareti taşımaktasın. Cesaretinde, tutkuların kadar derin anlaşılan.”

“Öyle Philonides, bir kadın tanıdım ve bütün yaşamım değişti. Onun yanında, onunla birlikte olmak en büyük tutkum oldu. Ne yazık ki kadınlara böylesine bağlanmayı kaldıramayan ve onları kötülüğün kaynağı görenlere karşı söylenecek çok şeyin olduğuna inanıyorum. Ama onlar çoğunlukta ve şimdi bütün suçlamalarının okları bizi hedef almakta. Ben, bütün cesaretimle saldırmayı göze alıyorum da kadınımı koruyabilmek adına, onunda başını yakmadan bu işi nasıl sürdürebilirim onu bilemiyorum işte.”

“Benden yardım mı istiyorsun? Öyleyse söyleyeceğimi yabana atma; insanların kutsallarına doğrudan saldırma, birinin yüzüne karşı küfür edersen suçlu olursun, eğer senden istediği şeyleri duyarsa, sen haklı olursun. Çatışmakla değil, uzlaşmakla yoluna devam edebileceğini kabul et.”

 “Kendi aklımca dikkatleri daha çok çekmemek için nişanlanmaya karar verdim, buna ne diyeceksin?”

“İşte bunun için içilir, haydi bakalım kaldır kadehini. En doğrusunu düşünmüşsün hiç vakit kaybetme, nişanlı bir kadının yanında ve onunla birlikte olmanın hoş görülmeyecek bir yanı yoktur.”

“Yalnız bu nişan, Kilise nişanı olmayacak, birer yüzük takarak nişanlanacağız.”

“Olsun bu insanlar sadece yüzüğü görmek isterler. Nasıl bilirsen öyle yap, kimsenin inancını sorgulayacak halim yok, yeter ki onlara görmek istediklerini göster.”

5. Bölüm

Kharon, sipariş ettiği yüzükleri almak üzere kuyumcular çarşına Minokta ile birlikte giderek onunla aynı anda yaşayacakları mutluluğu görmek istedi. Onları sonsuza kadar birleştirecek olan yüzüklerin yarattığı kutsallığın kalkanıyla bütün saldırıların önüne geçecek ve görmek istediklerini, kem gözlerine sokacaktı.

Evdeki Maria Ana ikonu önünde diz çökerek, yanan kandilin ışığında yalvarıyorlardı;

“Ey Rab, Yüce Tanrımız, gerçeği miras edindikleri ve vaatlerini de tarafından seçilmiş hizmetkârlarına gönderen sen, Kharon ile Minokta’ya bak, onların nişanını imanda, fikir birliğinde, gerçekte ve sevgide mühürle.

Ey Rab, bu yüzüklerin takılmasını göksel kutsamanla kutsa ve senin meleğin tüm hayatları boyunca bu hizmetkârlarının önünde olsun.”

Duaları bitirip, yüzükleri parmaklarına taktıkları anda birden Maria Ana’nın kımıldandığını gördüler. Bu, belli ki kurtuluşun müjdesiydi. Bunun için hala dizlerinin üzerinde, gözlerini resme dikerek ümitle bakmışlar, Maria’nin başındaki haleden çıkan ışık içlerine dolmuştu.

Bu anın huşusu ile aydınlanan yaşamlarında görülmeyeni, görebilme yetisiyle tüm kısıtlamalara rağmen, egemen ideolojiye baş kaldıran sanatçıların tarafında bulunmanın zorluğunu yeneceklerdi.

Mimarlıkta kubbeli kiliseyi, tasvir sanatında Hıristiyan sanatının temelini oluşturan biçemi yaratanların yanında, mozaik panoları duvar bezemesinde ve opus sectile ile avlularda, banyolarda ve yemek odalarındaki mozaiklerde, ikonasal resimlerde yaratarak aşacaklardı.

Minokta, kendisi için söylenen onca haksız ve aşağılayıcı sözden zalimce haz duyanların, zifos kusan ağızlarını kapatmak üzere, arkadaşı Leania’nın yanına gitti.

“Sevgili Leania, şu parmağımdaki yüzüğe bir bak ve onlara de ki; Minokta’nın taktığı yüzükte Tanrı’nın kutsamasını gördüm. Kendi başlarına başarmalarının mümkün olmadığı tarzda tek bir ruh ve beden olmalarını, bu dünyada başlayan sevginin ölümde sona ermeyip, Tanrı’nın katında mükemmel bir şekilde amacına ulaşıp devam etmesi için Kutsal Ruhun verildiğini gördüm.”

“Seni itham edenlere yazıklar olsun, kimler sana gözyaşı döktürdülerse onlara ayrıca şunu da diyeceğim; bu genç kıza söylediklerinizden utanın, görün ki o iffetli, dürüst ve namuslu bir insandır ve her şeye kara çalmaktan vazgeçin.”

 “Onlar saldırmaktan hiç vazgeçmezler. Bir ihtirasın cinnetiyle toplanan kudretleri, birden bire infilak ederek din ve ahlak adına birer cehennem zebanisi kesilirler. Şunu bilsinler ki; hesabını veremeyecekleri hiçbir lafı etmesinler.”

“Onlar senin kim olduğunu bilmezler ama senin direncini ve kararlılığını görecek, sanatını tanıyacaklardır. Senin arkadaşın olmaktan gurur duyuyorum Minokta.”

“Bundan sonra hep güzel günlerde birlikte olalım Leania.”

Kharon, Mennipos ile Philonides’ten aldığı boyalarla çalışmaya başlamış evdeki atölyede yaptığı taslağı şimdi gerçek bir resme dönüştürmek için kolları sıvamıştı. “Kış” adını verdiği ilk tablosunu kusursuzca boyamış ve Minokta’nın beğenisine bırakmıştı.

Modellik yaptığı bu tabloyu, Kharon boyarken izlemiş ve resmin dikkatli gözlerden kaçmayacak bir tarafına yerleştirdiği M ve X harflerini hemen fark etmişti. Görenlerin ‘Bin on’ sayısı olarak algılayacağı bu harflerin, aslında Minokta’nın M’si le Kharon’un Kh’si olduğunu bilecekti.

Diğerlerinden ayrılmaları ve tanınmaları için kendiside yapacağı mozaiklerde aynı imgeyi kullanacaktı. Bu şekilde tanınan ve bilinen mozaikler ile resimlerde kendine güvenen ve cinsiyetinden gurur duyan kadınları göreceklerdi. Her ne kadar anonimliğin dünyada verilmiş övgünün yerine geçeceğine inanmaları dolayısıyla sanatçı isimlerinin gizli tutulması onurlandırılsa da, kadınların cinsiyetlerinden çekinmeden bilinmelerini isteyen eserlerin gerçek sahipleri olacaklardı.

Kharon, yeni eserleri için taslaklar yaparak fikirler oluşturmaya çalışıyordu. Aynı şekilde Minokta’da yapacağı mozaikler için taslak çizimler yapıyordu. İmparator Valens’ten kalan yasalarla korunmakta olan ev ve açık alan atölyelerinde aynı şekilde çalışma yapan sanatkârlara sıkça rastlanırdı. Bunların dışında sanat öğrenilen başka bir okulda olmadığından, pek çoğunun kişisel sanat stilinden çok daha güçlü olduğu dini mekânlardaki eserlerde sanatkârların kişisel özellikleri diğerinden ayrılmalarını zorlaştırdığını bildiklerinden, kendi stillerini yaratabilmek için çoğunlukla evlerdeki atölyeler kullanılırdı.

Minokta’nın taslakları yaratıcılığını öne çıkarırken, Kharon esin kaynağı bulmakta onun kadar şanslı değildi. Bu birazda, geçmişte kaba, dağınık ve kirli inşaat alanlarında gelişen kişiliğinden kaynaklanıyordu. Minokta’da bunu biliyordu, ancak ona fark ettirmeyecek bir şekilde ufkunu açmak ve yeni esin kaynakları yaratabilecek şekilde, babasının da incelikle yaptığı gibi mitolojik öyküler ile efsaneler anlatarak oluşturmaya çalışıyordu.

Gecenin ve karanlığın iyice derinleştiği anlarda, soluk kandil ışığı altında, Minokta’nın anlattığı öyküler, Kharon’un yüreğini aydınlatıyor ve yapacağı resimlerin esin kaynağı oluyordu.

Geriye kalansa, gözlerinin önünde beliren sahneyi resmetmekti. 

Minokta, rahatça uzandığı bir biklinium üzerinden Persesus’un öyküsünü anlatıyordu Kharon’a;

“Akrisios, kızı Danae’yi yeni doğan Perseus’la birlikte bir sandığa koyarak denize atar. Ana-oğul, Zeus’un yardımlarıyla Seriphos adasına çıkarlar. Onları sahilde kral Polydektes’in kardeşi Diktys bulur. Aradan zaman geçer, Perseus büyür. Fakat kral Polydektes, Danae’ye tutulur ve bir ayak bağı saydığı Perseus’u ortadan kaldırmak için, ona, gidip Gorgo Medusa’nın başını getirmesini buyurur. Böylece çetin bir iş karşısında cesareti kırılan Perseus’a Hermes ve Athena görünerek, kendisine yardım edeceklerini söylerler.

Bu iki tanrının da öğüdüne uyan Perseus, önce üç ihtiyar kadın Graialar’a gider. Bu kadınların sırayla ve ortaklaşa kullandıkları tek gözleriyle tek dişleri vardır. Aynı zamanda Perseus’un bu çetin işi başarmasını sağlayacak üç vazgeçilmez şeyi saklayan Nymphalara nasıl gidildiğini bilmektedirler. Perseus Graiaların tek gözü ve tek dişlerini almayı becerir ve kendisine yol göstermeleri koşuluyla geri verir.

Perseus, Nymphaları bulur ve onlardan üç vazgeçilmez şeyi alır, ilki kanatlı sandallar, ikincisi Hades’in insanı görünmez kılan miğferi ve üçüncüsü Kibisis adı verilen büyülü torbadır. Ayrıca Hermes elmastan bir kılıç, Athena ise tunçtan bir kalkan hediye eder.

Kanatlı sandallarla havalanan Perseus, Okeanos kıyısına doğru yola çıkar. Orada üç Gorgo’yu uyurken bulur, saçları yılan, yaban domuzu dişli, tunç elli, altın kanatlı bu yaratıklar, baktıkları kimseleri taşa çevirirlerdi. Bu üç kız kardeş içinden yalnızca Medusa ölümlüydü. Perseus, Medusa’ya bakmamak için Athena’ın kalkanından gördüğü yansımayla Medusa’ya geri geri yaklaşır.  Böylece Hermes’in kılıcıyla uyuyan Medusa’nın başını keser. Akan kanlardan Khrysaor ile Pefasos doğar. Perseus, Gorgo Medusa’nın kesik başını heybesine yerleştirip uçarak ayrılır oradan. Bu arada uyanan iki kız kardeş Gorgolar onu izlemeye koyulurlar ama Hades’in başlığı onu görünmez kıldığından yakalayamazlar.

Perseus, birçok ülkeyi geçtikten sonra Erythra’ya varır. Buranın Kralı Kepheus’un karısı Kassiepeia, güzelliğiyle çok övünerek Hera’ya meydan okuduğundan, Hera’da, bu kendini çok beğenmiş kadını cezalandırmak üzere Poseidon’dan yardım ister. Deniz tanrısı Poseidon, önüne gelen her şeyi parçalayan bir ejderi Erythra’ya gönderir. Erythra’lı biliciler bu dertten kurtulmanın tek çaresi olarak, Kassiepeia’nın kızı Andromeda’nın ejdere yem edilmesini söylerler. Böylece Andromeda bir kayaya zincirlenerek ejdere yem edilir.

Tam bu sırada oradan geçmekte olan Perseus, kayaya bağlı kızı görür görmez âşık olur. Kızı çözer ve ejderi de elmas kılıcıyla öldürür. Ancak Andromeda bir başkasıyla sözlüdür. Perseus’u öldürmek isteyen Andromeda’nın sözlüsü bir pusu kurar fakat Perseus, Medusa’nın başını göstererek adamı taş yapar.

Perseus, Andromeda’yı da yanına alarak Seriphos’a döner. Bu dönüş Danae içinde bir kurtuluş olur, çünkü Polydektes, Danae’yi rahat bırakmamakta, onunla zorla evlenmek istemektedir. Perseus, Medusa’nın başını gösterek Polydektes’i ve arkadaşlarını taşa çevirir. Sonra iyi yürekli Diktys’i kral yapar. Kanatlı sandalları, torbayı, kendisini görünmez kılan başlığı Hermes’e, Medusa’nın başını da Athena’ya verdikten sonra annesi Danae ve Andromeda ile Argod’a gider.

Dedesi Akristos ise, Danae’den olacak torununun kendisini öldüreceği konusunda bilicinin söylediği kehanetten korktuğu için, Teselya’daki Larissa Kenti’ne kaçar. Ne var ki insan yazgısından hiçbir zaman kurtulamaz. Perseus’da, Larissa’ya bir spor yarışmasına katılmak üzere gider ve attığı diskle, istemeyerek dedesini öldürür. Perseus, bunun üzerine tahtından vazgeçer. Persesus’un oğullarından Amphitryon, Alkaios’un; Alkmene, Elektryon’un; Euroypstheus ise Sthenelos’un çocuklarıdır.

Kharon, huşu ile dinlediği öykülerin canlandırdığı hayal gücüyle, yapacağı resmin taslağını unutmamak için alelacele bir parşömene çizerdi. Mozaik atölyesinde, gündüzleri inançlı bir Hıristiyan, geceleri ise evde çok tanrılı bir Pagan gibi iki ayrı insanmışçasına davranmak onu birazda korkutuyordu. İkonsal resimlerde çoktanrılı inancı çağrıştıracak şekilde tasvirler yapmak ne anlam ifade ederdi. Kilise bu resimlere nasıl bakar, nasıl yorumlardı?

Oysa geometrik desenli mozaiklere, hiçbir inançta ve kültürde karşı çıkılmaz aksine, beğeniyle karşılanırdı. Şimdiyse düştüğü ikilem içerisinde bir yandan kadının ve kadınlığın görünürlüğünü ortaya çıkartmanın, diğer yandan kilise tarafından dini sapkınlıkla yorumlanabilmesinin zorluğu ile korkusunu yaşamaktaydı.

Duygu ve düşüncelerini Minokta’ya açmak istiyor ancak oluşturdukları fikir ve yaşam birliği içerisinde ikisinin de aynı koşullarda mücadele edeceğini biliyordu. Bu durumda bir başka kişinin görüşlerine başvurması gerekiyordu ve en uygun kişi olarak da Philonides geliyordu aklına.

Korktuğu ve pek dillendirmek istemediği düşüncelerini açmak için Philonides’e giden Kharon, önceden de yaptıkları gibi şarap eşliğinde konuşuyorlardı;

“Philonides bu kez senin yanına gelmemin sebebi yapacağım ikonsal resimlere ilham kaynağı olacak mitolojik öykülerdeki sahnelerin yaratacağı etkinin, kilise tarafından nasıl değerlendirileceği düşüncesidir. Bilirsin ki mitoloji çok tanrılı inanışa aittir. Sen böyle bir resmi görsen ne dersin? Bu resmi yapanın cezalandırılmasını, resmin de yakılmasını mı istersin?”

“Ey Kharon, senin adın bile mitolojiden gelir. Yer altı ülkesinin kayıkçısı Kharon, şu içtiğimiz şaraba bir bak ve ne olduğunu bir kez daha anla. İsa Mesih son akşam yemeğinde eline ekmek aldı, şükran duasını yapıp ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. <<Alın, yiyin>> dedi, <<bu benim bedenimdir.>> Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, <<Hepiniz bundan için çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır.>> Size doğrusunu söyleyeyim, insanoğlunun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda.

Khora’da yaratan, kutsal, sonsuz, mükemmel ve güçlü olan Tanrı’ya geliriz. Bu koşul, mozaiklerdeki ekmek ve şarap temasında gizlidir. Bunu görür ve biliriz, oysa ben bu sözleri başka bir yerden daha anımsıyorum. Tanrı Mitra da böyle demişti: <<Benim bedenimden yemeyecek kanımdan içmeyecek ve böylece benimle bir olmayacak kişi, kurtulamayacak kişidir!>>

Hıristiyanlığa sızan imgecilik aslında çok tanrılı inancın içindedir. Bu imgeler ve imgelerin kutsallıklarını anlatan öykülerimizin benzer oluşları da bunun bir kanıtı değil midir?

Korku duymana gerek yok Kharon, Hıristiyanlığın ilk zamanlarında da farklı görüşler yayılmasın diye felsefi kitaplar yok edilmiş ve yasaklanmıştı, çok yakın bir geçmişte de, Latin köpeklerin sefil yaşamlarından sonra kenti terk etmeleriyle, dinsel simgeli resimlere ve esas anlamıyla inancımıza karşı durulması anlayışı da kenti terk edip gitti.”

“Her zamanki gibi güzel şeyler söylersin Philonides, boyalarında sözlerin kadar güzeldir. Şimdi yüreğime su serpildi, bana verdiğin bu cesaretle resimlerimi korkmadan boyamaya devam edeceğim.”

Kharon, içtiği şarabın ve Philonides’in de yüreklendirmesiyle Minokta’dan duyduğu Perseus’un öyküsünü, ikon tahtası üzerine geçirerek boyamaya başladı.

Ayakta duramayacak kadar yorgun düştüğünde ise resmi bitirmişti, karşısına geçip şöyle bir baktı;

Bir üçgenin tepe konumuna yerleştirdiği Perseus, ayağında kanatlı sandalları, başında onu görünmez kılan miğferi, bir elinde elmas kılıcı, diğer elinde ise taşıdığı Medusa başıyla uçmakta. Üçgenin sol alt köşesinde, denizde yüzen korkunç ejder. Üçgenin sağ alt köşesinde ise kayalara zincirlenmiş, korku dolu gözleriyle yer alan güzeller güzeli Andromeda’nın, parçalanmış giysileri altından görülen yarı çıplak bedeninden oluşan tablo ile, arka kısmı dolduran kara bulutların arasından sızan güneş ışıkları resmi tamamlıyordu.

Minokta resme baktığında, kendisini aynı savaşım, aynı mücadelenin içinde gördü. Kharon’la da gurur duydu, o da aynı tabloda yer alıyor ve bir ejder kadar korkutucu olan skolastik düşüncelere karşı savaşım veriyordu.

Ancak Kharon kadar, kendisini de endişelendiren, konusunu doğrudan mitolojiden alan resimlerin kilisenin tepkilerini üzerlerine çekebileceğiydi. Bunu aşmanın yolunu Kharon’u incitmeden yapmak istediğinden, yeni öykülerini kutsal kişiliklere yönelik olarak anlatarak deneyecekti.

Kharon’un ne kadar yorulduğunu biliyordu. Böyle yapmakla, onun yaşadığı ikilemlerini rahatlatmış olacak aynı zamanda gelecek tepkilerin yönünü de değiştirmiş olacaktı.  En azından dinsizlikle suçlanmayacak, yalnızca görselliğin ortaya çıkardığı aykırılık cezalandırılmak istenecekti.

Minokta, anlattığı öykülerin Kharon’un resimlerine yansıyarak görsel bir şekle dönüşmesinden büyük haz alıyordu. Bakalım yeni anlatacağı öykü nasıl bir resme dönüşecekti. Aynı hazzı, babasının kendisine anlattığı öykülerin resme dönüşmesinden aldığı günler aklına geldi.

 Minokta bu kez, Antiokheia’lı Ayia Marina’nın öyküsünü anlatıyordu;

“Antiokhei’lı Pagan bir rahibin kızı olan Marina, bakıcısı tarafından Hıristiyan olarak yetiştirilir. Antiokheia valisi bu genç ve güzel kızı görünce evlenmeye karar verir, ancak Marina kendisini İsa’ya adadığından bu teklifi reddeder. Azizeyi kararından döndürmek isteyen vali genç kıza çeşitli işkenceler yapsa da Marina kararlıdır. Bunun üzerine zindana atılır. Şeytan ateş saçan bir ejderha biçiminde genç kıza görünerek onu korkutur. Dizleri üstüne çöken Marina göğsünde taşıdığı haçı çıkarır. Ejderha kızı yutar ancak Marina’nın elinde taşıdığı haç ejderhanın gövdesini ikiye bölecek kadar büyür, yaralanmadan kurtulan genç kızın cesareti ve kararlığını görenler bundan çok etkilenerek Hıristiyan olurlar. Buna bir son vermek isteyen Antiokheia valisi kızın idam edilmesini ister. Marina asılacağı yere götürülürken, doğum sancısı çeken kadınların, kendisinin ejderhanın bedeninden kurtulduğu gibi acısız biçimde doğurmaları için dua eder. Bu nedenle hamile kadınların, günahsız yere suçlanan insanların koruyucu azizesi olur.”

Kharon, Ayia Marina’yı kutsallık içeren figür halinde, ikona benzeri bir biçimde resmetti. Tek göğsünü açıkta bırakacak şekilde beyaz ipek giysisi omuzlarından dökülen kadın, dağınık saçları ile oturduğu yerden anlam dolu gözlerle bakmakta, İncil ve büyükçe bir haçı kucağında duran ellerinde tutmaktadır.

Minokta’nın tamda görmek istediği gibi olmuştur resim. Günahsız yere suçlanarak asılan bir kadının kutsiyetini gözler önüne seren resim, kilise tarafından da beğeniyle karşılanacaktır.

Kharon’u incitmeden istediği sonuca ulaşan Minokta, kutsal kişilikler ve mitoloji kaynaklı öyküleriyle her seferinde bambaşka tablolara ilham vererek, Kharon’un geometrik desenli mozaiklerden iyice uzaklaşmasını sağlamıştı. Üstelik ondaki yeteneğin gelişmesine de yol açmıştı.

Kharon ise kendi yaratıcılığını takdir etmekten çok, başarısını Minokta’ya bağlamasının, sanat içinde kadına fahişelikle eş tutulan modellikten öteye geçmesinin dahi tartışılmadığı bir zamanda yer almasının üzüntüsünü duyuyordu.

Estetiğin sadece nesnesi konumuna indirgenen kadının, insan kimliği, benliği sinsice parçalanmakta, çünkü kadına etkin ve özerk bir özne olma hakkı -az sayıda ayrıcalıklı kadın dışında- tanınmıyor. Bu inançta kadını simgeleyen, temsil eden olması çok güç görünüyor, çünkü kendisi bir simge. Simgeleme yetkesi, nesneleri adlandırma/tanımlama yetkesi geleneksel olarak erkeğin elinde olunca, kadın da simgelenen bir nesneye dönüşüyor. Baskın inanışın özündeki bu edilgin simge, etkin simgeleyen ayrımı, eşitsizliğin, baskının ve iktidarın önemli bir ideolojik desteği oluyor. Sanatçıyı etkin ve erkek özne, kadını ise onun edilgin yaratısı olarak gören yaygın inanç, bu ikilemin başka bir ifadesi olan kadın-erkek ayrımına dayanmakta. Buna göre kadın, Havva’nın günahından sorumlu; aldananda Âdem olmadığı için, kadın aldanıp suç işlediğinden, erkek ölümsüz simgeler yaratırken kadına da yalnızca ölümlü bedenler yaratmak düşüyor.

Kadının yaşamdan sonsuza dek dışlanmak istendiği bu yapı içinde, kadın sanatçı da, “kadınca” işlerin ve olguların dünyasını anlatmak ya da sanat dünyasında kabul görebilmek adına, kurallarını erkeklerin koyduğu oyuna, erkek gibi katılmak zorunda kalmakta. Salt bu nedenle bile, erkeklerin dünyasında kadınlar, uzun süre ya suskun kalmış ya da yalnızca kendileri için belirlenen alanlarda üretebilmişler. Güzel sanatların herhangi bir dalıyla uğraşan ve bu alanlarda başat eserler veren kadınların sayılarının az oluşu, hep bir suçmuş, ya da onun başını örtmesi ve saçını uzatmasının bir kanıtıymış gibi kadının önüne koyulmakta. Ama kimse onlardan, susturulmuşluklarının, ömür boyu boyun eğmelerinin, bastırılmışlıklarının nedenlerini ortaya koymalarını beklemez ve özne/ben olmaya çalışırken ne gibi bedeller ödediklerini sormaz. Zaten, en azından  “kadınca” eserler ortaya koymanın bedeli de ciddiye alınmamak, küçümsenmek ve toplumdan “tecrit” edilmek oluyor ne yazık ki!

Kharon, bu güne kadar kendine hiç dert etmediği, hatta farkında bile olmadan yaptığı mozaiklerin ustalığı sayesinde kendi dünyasında sessizce işini görmekteydi. Yaptığı işlerde, bir sanatçı sorumluğu ile yaşamı anlamlandırma, dönüştürme gibi kendisine dert edeceği bir yan yoktu. Atölye, yalnızca izlediği ve kalıplarını belirlediği şekilde, merkezileşme ve kurallara bağlı kalma çizgisinde teolojik bir bakışla iş yapılmasına izin veriyordu. Atölyenin dışındaki yaşamda ise efsane kahramanların, mevsimlerin ve erdemlerin simgelendiği çeşitli figürler, av sahnelerinin yer aldığı tablolar yapılmaktaydı.

Ne olduysa Minokta ile tanıştığı günden sonra oldu. Yeni bir dünya ve yeni bir anlayış uğruna kendisine, kadının ve kadınlığın suçluluktan kurtulmasını ve başka kadınların da bunu görmelerini dert etti.

Kadına yönelik kin ve nefret dolu olan; “İyi ki bir hayvan olarak doğmadım, iyi ki bir kadın değil bir erkek olarak doğdum ve iyi ki bir barbar olarak değil bir Yunanlı olarak doğdum.” Sözlerinden sonra, değiştirmeye uğraşacağı dünyanın ne olduğunu daha iyi kavradı.

Bir şeyleri değiştirebilir ve o değişiklik, küçük bir damla olup, diğerleriyle yağmur olabilirdi.

Dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir biçimde sürdüğü yaşamı, Minokta ile anlam kazanmış; ipek böceği, kelebeğe dönüşmüştü.

Kharon, yolunu bulmuş ve peş peşe resimlerini yapar olmuştu. Her bir diğerinden daha anlamlı ve daha çarpıcıydı.

“Terk edilmiş Psyche” resmiyle; bedeni üzerindeki örtünün omuzlarından dökülerek ayakucunda toplanmış, koluyla göğsünü kapamaya çalışan kadının terk edilmişliği ile yalnızlığını; “Helene ve Klytaimestra” resminde yan yana ve birbirlerine sarılmış halde ayakta duran, Troia savaşının komutanı Agamemnon’un karısı ile Troia savaşına neden olan kız kardeşi ve dünyanın en güzel kadını Helene vardır.

Kharon, bunların benzeri, mitoloji kaynaklı ve kutsal kişilikler ile kutsal temalı resimlerde, kadını görünür kılarak, görünmezliğini yok etmek, onun sesini duyurmak ve erkeğe itaate mecbur bırakan zihniyetin karşısına dikilmek için gece gündüz hiç durmadan çalışıp çabalıyordu.

Atölyedeki işlerini fazlasıyla boşlamıştı. Ancak biliyordu ki, orası ileride yapacakları için bir basamaktı. Atölye olmadan, işi sürdüremezdi. Şöyle güzel bir imkân doğsa da, bir başlangıç yapabilseydi.

Vakit kaybetmeden, Azize Sofia Kilisesine giderek, beklentisinin gerçekleşmesi inancıyla diz çöküp, ellerini gökyüzüne açtı ve dua etmeye başladı.

“Tanrım, lütfet bana, sevgin uğruna; sil isyanlarımı, sınırsız merhametinle.

İnsan yardımına muhtaç etme beni. Ey kutsal Maria, sen kabul et bu evladının yakarışlarını, çünkü sıkıntıdayım. Senden başka tesellim yok, insanların umudu ve yardımcısı, yalvarışlarımı hor görme ve bana yardım et.

Sana sığınanlar asla utanarak geri dönmez. Her iyilik dileyen senden bir hediye alır. Önümde açacağın yolda cehaletin karanlığından uzaklaşıp, sanatımla gerçeğin ışığına yürüyeyim, şu ellerimin amelini reddetme, senin merhametin ebedidir. Şimdi ve her zaman ve sonsuzluklar boyunca, Âmin.”

6. Bölüm

Kharon atölyeye gittiğinde sanki her an yepyeni bir sipariş gelecekmiş gibi hissediyordu. Usanç içinde tesseraları dizerken, elindeki işi bırakıp hayale dalıyordu.

Syria’lı zengin bir ipek tüccarının eşi için yaptırdığı; ortası avlulu, pencereleri avluya bakan, duvarların alt kesimleri mermer, üst kesimleri sıvalı ve boyalı olan, bahçesinde sürekli akan çeşmesiyle, duvarlarında freskleri ve mozaikleriyle gösterişli, Domus tarzı bir evin inşaatında Minokta’yla birlikte çalışıyorlardı.

Minokta mozaikleri, kendiside freskleri yapıyor ve Syria’lı zengin tüccarın beğenisine sunuyorlardı. Yaptıklarını hayranlıkla karşılıyor ve onları yüksek bir ücretle ödüllendiriyordu.

Hayalini kurdukları günün birinde gerçekleşecekti nasıl olsa, şimdi elindeki işi biran önce bitirip teslim etmesi gerekiyordu. Büyük bir gayretle mozaik panoyu tamamladı, şöyle geçip karşısına baktı ama zerre kadar tat alamadı, nerede o yarattığı freskler, nerede bu geometrik desenli pano. Bir türlü eskisi gibi olmuyordu, o arada yanına gelen ve mozaiklerin hazırlık harç katmanları ile tesselatum katmanını yapan, üstü başı harca bulanmış yardımcı usta Nikolaos’a yakınan Kharon, ona da sorar;

“Nikolaos, yaptığın şu kirli işten hiç sıkılmadın mı?”

“Üzerine dökülmüş harca bakarak; ne yaparsın Kharon, bundan kurtulmak kolay mı? Sen nasıl tesseraları dizmekten kurtulamıyorsun, bende bundan. Bundan anlar, bunu yapar, yaşayıp gideriz işte.”

“Ben başka işlerde yapmak istiyorum Nikolaos, bildiğim kadarıyla senin atölye dışında da yaptığın işler var. Bazı zengin evlere gidip oralarda da çalışıyormuşsun.”

“Kharon, ben işimi hiç aksatmadım değil mi? Hem bunun için Patriyarkos’tan izin aldım.”

“Amacım, işleri aksattığını söylemek hatta seni uyarmak değil. Bana da böyle işler bulabilir misin diye sormak?”

“O zaman başka. Birkaç gün içinde gideceğim bir yer var, istersen beraber gidip konuşalım, belki senin içinde bir fırsat çıkar.”

“Çok iyi Nikolaos, senden haber bekliyor olacağım.”

Kharon’un üzerindeki bıkkınlık bir anda kalkmış, içi sevinçle dolmuştu. Duaları gerçekleşir miydi? Henüz erkendi, gidecekler, konuşacaklar olur mu, olmaz mı göreceklerdi. Ya sonrası, sonrasında Minokta’ya haberi verecek, sevinçten bulutların üzerine çıkacaklar, iki koca balığın üzerine binmiş, yan yana uçuyor olacaklardı.

Minokta’ya bir sürpriz hazırlamak için bu haberi ona söylemedi ama ona;

“Minokta, geçen gece bir rüya gördüm ama sana söz etmedim, şimdi aklıma geldi. Gökyüzünde, iki koca balığın sırtına binmiş yan yana uçuyorduk, bu sence ne anlama gelir?”

“Bu rüyayı gören çok kazançlı ve bol gelirli bir işe girer. Her yönden feraha erer, güvenilir ve ahlaklı arkadaşlara kavuşur, arzu ve isteklerin yerine gelmesine ve hiç ummadığı yerden gelecek güzel haberler duymasına işaret eder.”

“Öyleyse bu rüya bize de bir işarettir.”

Kharon daha fazla bir şey söylemedi. Sürpriz bozulsun istemiyordu, belki hiçbir şey olmayacaktı. Zor bir durumda kalarak, umudunun kırılmasını da istemiyordu.

Minokta, sezgileri kuvvetli bir insandı. Kahron’un bu sözleri boşuna etmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Bu konuyu kapatıp, yeni yapacağı mozaikler için hazırladığı taslakları Kharon’a gösterdi.

Atölyeye gitmek için yeniden istek gelmişti. Nikolaos, büyük bir beklenti yaratmış, bütün umudunu ona bağlamıştı. Atölyeden içeri girdiği her gün, Nikolaos’un, hadi hazırlan görüşmeye gidiyoruz demesini bekliyordu.

Atölyede zamanın yine geçmek bilmediği o gün, Nikolaos kapıdan içeri kafasını uzatıp Kharon’a, yarın burada olacaksın değil mi diye sordu.

“Nikolaos, başka nerede olacağım ki?”

“Yarın atölyeden çıkınca seninle, çarşıda dükkânı olan Kallinikos adlı zengin bir tüccara gideceğiz.”

“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sen olmasan ne yapardım, sen çok yaşa Nikolaos.”

“Boş ver şimdi bunları, işimize bakalım biz. Dediğim gibi, gidip öğrenelim bakalım ne istiyormuş bu Kallinikos?”

Kharon o gece hiç uyuyamadı, yatakta huzursuzca dönüp durdu. Sonra güzel rüyalara daldı. Uyandığı zaman, kendisini sanki çok tanınmış bir sanatçıymış gibi hissetti.

O gün Nikolaos gelinceye kadar atölyede zaman geçmek bilmedi. Sonunda beklediği an geldi ve Nikolaos, kapıdan kafasını uzatarak hazırsan gidelim Kharon dedi.

“Sabahtan beri hazırım Nikolaos, nasıl zaman geçireceğim bilemedim. Odaya hapsedilmiş gibiydim. Bütün gün hiçbir şey yapamadım.”

“Onun için böylesin demek ki, ne zaman yanına gelsem işten başka bir şey görmez, dönüp bakmazdın bile.”

“Bilmez misin Nikolaos, hep bir şeylerin yetişmesi lazımdır. Bizimde hiç zamanımız olmaz nedense. Tembellik mi ediyoruz, yoksa çok iş kaldırıyoruz da farkında mı değiliz?”

“Bundan böyle artık kendimiz için iş yapacağız Kharon. Seninle iyi işler çıkartacağız. Bak göreceksin bizde zengin olacağız.”

“Ben zengin olmaktan çok, tanınan bir sanatçı olmak istiyorum. Yaptığım işlerle bilinmek istiyorum.”

“Bak şu dediği şeye, bu güne kadar atölyede bunca emek verdin de ne oldu. Parayı cebine koyan Patriyarkos, sen çalış dur. Hem kim tanıyor seni, evet iyi ustasın, yaptığın işler her zaman beğenilir ve takdir görür ama hepsi bu, değil mi?”

“Orası öyle, ben yinede zenginlik peşinde koşmuyorum.”

“Senin bileceğin iş Kharon, sen nasıl istersen öyle yaparsın ama işleri bırak ben kotarayım. Sen para konuşma hiç, sonra biz seninle anlaşırız nasıl olsa.”

“Peki Nikolaos, bundan böyle para işleri senin.”

“Hah şöyle, hadi çıkalım da fazla bekletmeden Kallinikos’un yanına gidelim artık.”

“Ne iş yaparmış bu Kallinikos?”

“Çarşıda zahire ticaret yapar Kharon, bilmez misin? Toplayacağı paradan, biriktireceği zahireden başka hiçbir şey düşünmez.”

“Nereden bileyim ben, çarşı pazar işlerini Minokta yapar.”

“İyi işte tanışırsın. Bu zengin takımını tanıyacaksın Kharon, her zaman faydası olur sana.”

“Bize bir iş versin de görelim bakalım faydasını.”

“Merak etme biz bu işi beceririz Kharon, sen yanımda dur yeter.”

Kharon ve Nikolaos, Kallinikos’un her yeri çuvallar ve toprak küplerle dolu olan dükkânına girerek kendilerini tanıttılar;

“Saygıdeğer Kallinikos, bizler görüşmek istediğiniz mozaik ustalarıyız. Benim adım Nikolaos ve buda arkadaşım Kharon, hizmetinizde ve emrinizdeyiz.”

“Demek değerli dostum Patriyarkos’un gönderdiği ustalar sizlerisiniz. Pek bir methetti doğrusu atölyenizde yapılan işleri, bende sevgili eşim Myrtion’un istediği süslemeli yaptırmaya karar verdim. Zevk ve beğeni ona aittir. Ben sadece parasını vereceğim, ne yapılmasına, nasıl yapılmasına karar verecek olan odur. Eğer anlaşırsak gidip Myrtion’dan isteklerini öğrenirsiniz.”

“Aman saygıdeğer efendim, sizinle hiç pazarlık yapacak kadar densizlik eder miyiz?”

“Pekâlâ, o zaman size tam on tane hyperpyron altını vereceğim, anlaştık mı?”

“Elbette pek saygıdeğer Kallinikos, emrinizdeyiz.”

“Güzel, o zaman sevgili eşim Myrtion’a gidin ve isteklerini öğrenin. Bundan sonra muhatabınız odur, evimin yerini de Patriyarkos bilir. Paranın yarısını Myrtion ile anlaştıktan sonra, yarısını da işinizi bitirince vereceğim.”

“Elbette saygıdeğer Kallinikos, yarın gideriz kıymetli eşiniz Myrtion’a ve isteklerini öğreniriz efendim.”

“İyi, o zaman işinizin başına dönebilirsiniz. Benimde yapacak pek çok şeyim vardır.”

“İzninizle saygın Kallinikos.”

Nikolaos ile Kharon, gerisin geriye dükkândan çıkarlarken, Kallinikos elinin tersiye hadi hadi biran önce uzaklaşın buradan der gibiydi. Ama ikisinin de yüzleri gülüyordu, Kallinikos umduklarından çok daha fazlasını veriyordu. Geriye de eşini ikna etmekten başka bir şey kalmıyordu.

“Ne dersin Kharon, biz bu işi de beceririz değil mi?”

“Sen bu işlerinde ustası olmuşsun be Nikolaos! Sayende dünyanın parasını kazanacağız baksana, altından girip, üstünden çıkar onu da ikna ederiz.”

“Ben bunları bilirim, Kharon hepsi birbirinin aynıdır. Kocalarının parasıyla sidik yarıştırıp dururlar. Ben daha zenginim, benim daha çok param var diye birbirlerine gösteriş yapmaktan başka işleri yoktur.”

“Daha ne düşünüyorsun o zaman, bizde gidip onun istediği gibi, zenginliğini daha çok sergileyeceği şeyleri veririz. Hem benim birde gizli silahım var bunun için.”

“Neymiş o, pek meraklandım doğrusu?”

“Kadınlar, hemcinslerini hem çok kıskanırlar hem de onları dinlerler. Hep bir akıl verenleri, kendilerine örnek aldıkları bir kadın vardır. Benimde gizli silahım nişanlım Minokta olacak. Eğer oda yanımızda olursa bil ki biz bu işi çok rahat elde ederiz.”

“İşin içinde kadınlar olunca herhalde daha kolay olur.”

“Sen hiç merak etme Nikolaos, nasıl ki ben para işlerine hiç karışmadıysam sende bu işi bana bırak.”

“İyi, bu seferde senin istediğin gibi olsun. Ben Ptriyarkos’tan gideceğimiz yeri öğrenirim. Yarın seninle de Kallinikos’un dükkânının olduğu çarşının kapısında sabahtan buluşuruz.”

Kharon, artık müjdeyi Minokta’ya verebilirdi.

Evden içeri girdiğinde, kendisini karşılayan Minokta’ya;

“Sevgilim, hayallerimizin gerçekleşmesine bir adım kaldı, bu gün öyle şeyler oldu ki şaştım kaldım. Kallinikos adlı bir tüccar, eşi Myrtion için süslemeler yaptıracakmış. Arkadaşım Nikolas ile birlikte adamın yanına gittik ve tam on hyperpyron altınına bu işi yapmak üzere anlaştık. Yalnız işe başlamak için karısı Myrtion’un isteklerini öğrenip, onu bu işi yapabileceğimize ikna etmek lazım. Anladığım kadarıyla şımarık ve beğenmesi zor olan bir kadın.”

“Ben gördüğün rüyadan sonra, sana çok kazançlı ve bol gelirli bir işe gireceğini söylemiştim değil mi, bak nasılda geldi ayağına bu iş.”

“Evet Minokta evet, yalnız benim mi? Bizim, bu bizim ilk işimiz ve eğer biz bu işi becerirsek en büyük arzumuzu da gerçekleştireceğiz. Yürekli sanatçılar olarak yaptıklarımız tüm kadınlara işaret olacaktır.”

“Kadınların vasat sanat eserleri yapmalarına izin verilirken, erkeğin bunu her gün yaptığı yolda başarılı olana kadar, yaratıcılığımızı geri alma gücümüz olmayacak. Birkaç kişiye ayrılan beklentilerle sınırlı kalacağız. Kendimizi yalnızca bir aile içine koyduğumuzda başarılı olamayacağız ve başarısız olmaya mahkûm olduğumuz sürece, o zaman her seferinde tam olarak bunu yapmaya ayarlanacağız.”

“Yarın, Myrtion’a birlikte gideceğiz ve onu ikna etme görevi de senin olacak. Ne dersin Minokta, birlikte gitmeyi istemekle çok mu ileri gidiyorum?”

“Aksine, bu işin senin için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum.”

“Yalnızca iş mi Minokta? Benim en değerli varlığım sensin.”

“Bir düşü birlikte yaratacağız Kharon, yolumuzun ilk adımı da, bu adım olacaktır.”

Sabahın ilk ışıklarıyla yataktan kalkıp hazırlanarak, üzerlerinde basit kesimli yünden yapılma yere kadar uzanan giysileri ile Minokta’nın başına bağladığı, omuzlarına kadar inen mapharion ve deriden düz pabuçları ile dar sokaklardan geçerek yola çıktılar. İnsan ve hayvanla dolu yollardan ilerleyerek Constantinus Meydanı civarındaki ahşap revaklar ağının etrafında kümelen dükkânların yer aldığı çarşıya geldiler. Hayvanların ya da hamalların taşıdığı mallar zengin tüccarların dükkânlarına götürülüyor, resmi görevliler çarşıda atla dolaşıyorlardı.

Nikolaos’ta erkenden gelmiş, çarşının girişine onları beklemekteydi. Kharon’la Minokta’nın yanlarına gelen Nikolaos;

“Gideceğimiz yeri öğrendim, biraz acele etmeliyiz Kallinikos’un evi, soylular ile zenginlerin, Valens su kemerine bakan evlerde yaşadığı mahalledeymiş.”

 “Çokta uzak sayılmazmış ama zamanı boşa geçirmeyelim ve biran önce gidip konuşalım şu pek Sayın Myrtion’la.”

Yolda yürürlerken yanlarından, zengin hanımları taşıyan parlak renklerle boyalı, süslü koşum takımları olan hayvanların çektiği arabalar ile eğerleri sırmayla işli beyaz atlarına binen soylular geçip gitmekteydi.

Nikolaos, iç çekerek;

“Bizimde bir gün böyle beyaz atlarımız olur mu dersin Kharon?”

“Sen hiç kendini üzme Nikolaos, biz neyiz ki? Alt tarafı birer ustayız işte. Bize iş verirler bizde o işi yaparız.”

“Hani diyorum ki, işler birbirini kovalar bir bakarsın bizde ondan bundan iş almak yerine kendi işimiz yapar olmuşuz, olamaz mı yani?

“Sen bu güne kadar dışarıdan da iş yapmıyor muydun? Ne yaptın onlardan kazandıklarını, nerede harcadın onları?”

“Sen ne dersin Kharon, onca emek onca çalışmayı kendim için mi yaptığımı sanırsın yoksa. Şimdi sana söyleyeyim de sende bil bu işler nasıl yürür. Biz bu işin pazarlığını kiminle yaptık, Kallinikos ile peki kaç paraya anlaştık. Sen on hyperpyron altınını çok zannedersin değil mi? Daha bir sürü masrafımız olacak, çalışacak işçiler, kullanacağımız malzemeler, onları taşıyacak hamallar v.s hadi bunları geçtim en önemlisi bize bu işi ayarlayan ve yapmamıza izin veren Patriyarkos, oturduğu yerden paranın yarısına el koyar. Yoksa biz ne iş bulabilir ne de yapabiliriz. Böyle bir şeyi duyduğu gün bizi kapı dışarı eder, üstüne üstlük bizi açlığa tutsak eder. Ne şeytandır o ihtiyar Patriyarkos, sen onun bu yüzünü bilmezsin. Sen onun en iyi ustasısın, en çok parayı senin sırtından kazandığı için hep senin sırtını sıvazlar durur. Şimdi öğrendin mi işin gerçeğini!”

“Yahu biz ne sanırdık, ne safmışız be Nikolaos! Aklımın ucundan dahi geçirmezdim Patriyarkos’un böyle işler yapacağını. O kucağına kadar inen beyaz sakallarından utansın. Baktığında zannedersin ki bir aziz.”

“Sen yine bir şey bilme Kharon, tehlikeli olur sonra bizim için. Bu şeytanın ne yapacağı belli olmaz, bize dokunmasın, biz işimizi yapalım. Hepimizin bir amacı var. Bak bu kadını yanında boşuna taşımıyorsun, ne işi var onun burada, bir amacın olduğu için değil mi? Belli ki onunda istediği bir şeyler var, bırak herkes istediğini elde etsin.”

“Her kazandığımızın yarısını ona mı vereceğiz yani, bu işin başka bir yolu yok mu?”

“Biz bildiğimiz gibi yapalım Kharon, onunda sırası gelir elbet bir gün. Bak bu gün hesapta var mıydı? Ama şimdi kimlerin peşindeyiz, yarında başkalarının peşinde oluruz. Bu işler hep böyle yürür Kahron. Bir elin alacak, bir elin verecek.”

“Daha gelmedik mi, şu Kallinkos’un evine?”

“Az kadı, geldik sayılır. Dur bir bakayım galiba şu ilerideki yer. Hadi iki adım daha, sonra sıra sende.”

“Minokta, evin hanımı Myrtion’la sen konuşacaksın. Ne yapıp ne edersin bilmem ama bu iş olursa senin sayende olur. Hazır mısın?”

Minokta, evet anlamında başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi. Konağın gösterişli ve alımlı olan bahçesinden geçip kapıya geldiklerinde, hizmetçi kadınlardan birisi onları karşıladı.

“Sizler, hanımım Myrtion’a gelen ustalar olmalısınız?”

“Evet bu iki usta beni getirdiler, benim adım Minokta, Myrtion ile ben konuşacağım.”

“Beni takip et o zaman.”

Hizmetçinin peşine düşen Minokta’yı büyük bir salonun içerisinde bekleyen Myrtion, bileklerine kadar inen bol ve uzun ipek giysileri içinde karşılayarak sordu;

“Sende kimsin, işini bilen bir usta gelecek sanırdım ben, şimdi görüyorum ki karşımda duruyorsun. Sen bir usta mısın ki geldin buralara kadar?”

“Cevap vermeden önce başını saran mapharionu çıkardı, saçlarını düzeltti. Benim adım Minokta’dır. Ben de bir usta sayılırım, benim ellerimde tesseraları dizer, mozaik yaparlar. Siz yeter ki ne istersiniz söyleyin, sizin isteklerinizi yerine getirmek üzere buradayım.”

“Peki ya duvarlara freskte istersem, o zaman ne yapacaksın?”

“Siz hiç merak etmeyin, benim maharetli ellerim fırçada tutar, freskte yapar.”

“Sen ne kadarda yetenekliymişsin böyle. Ya yaptığını beğenmezsem o zaman ne olacak?”

“Benim arkamda yaşlı Patriyarkos’un atölyesinin ustaları vardır. Hemen şu salonun dışında beni beklerler. İsterseniz onları da çağırın ama benim amacım bir kadını, en iyi bir başka kadının anlayacağı düşüncesiyle sizin karşınıza çıkmamdır.”

“Şaşırdım doğrusu, bu güne kadar senin gibi konuşabilen bir kadını ilk defa görüyorum. Bırak konuşmayı, başını kaldırıp ta yüzüme bakacak cesarette olan ilk sensin. Nereden buluyorsun bu cesareti, yoksa dışarıdaki ustalardan mı?”

“Hayır efendim, kendime güveniyorum hadi daha açık söyleyeyim, erkeklere değil, onların gücüne kuvvetine değil. Tıpkı sizin gibi, görüyorum ki sizde sözünüzü geçirir, istediğinizi elde edersiniz. Önünüzde baş eğmeyecek bir erkek yoktur. Hiç biri bunu kabul etmez ama bizim, yani bütün kadınların buna inanmaları gerekir; en azından hor görülmeden, onlarla aynı saflara gelene kadar.”

 “Sen şu söylediklerine inanıyor musun? Nasıl olacakmış bunlar, yoksa dünya mı değişecek, kadınla erkek yeniden mi yaratılacak?”

“Evet, kadının kendisini yeniden yaratması gerek, çok zor ama imkânsız değil. Kendisini kapatmadan yeteneğiyle, maharetiyle, sanatıyla görünmesini sağlaması lazım, işte bende tam bunun için buradayım. Sanatımla kadını görünür kılmak, dünyayı değiştirecek güce kavuşmasını sağlamak için buradayım.”

“Bütün bunları bir tane mozaik yapmakla mı başaracaksın?”

“Ben bir mozaik yaparım, bir fresk yaparım, bir başkası şiirler yazar, bir diğeri müzik çalar, dünyaya renk gelir. Kadınlar eğer dünyaya yeni bir canlı getirmeyi başarıyorsa, bu yetenek sadece onların elindeyse dediklerim neden olmasın ki?”

“Ben başka şeyler düşünüyordum, şöyle yemek odasında bir av sahnesi olan fresk ile bahçenin ortasında bir mozaik döşeme yaptırmayı istiyordum, şimdi söylediklerinle kafamdakiler uçup gitti. Ne yapmak istediğini bana göster eğer inanırsam senin söylediğin gibi, yok eğer inanmazsam benim istediğimi gibi yaptırırım, anlaştık mı?”

“Sayın Myrtion, köşkünüzü gördüm. Buraya pek çok konuğunuz gelir ve onlar için davetler verirsiniz, her gelen başka bir konuk bunları görecek ve belki kendi evine de yaptırmak isteyecektir. Sizde böylece yeni bir doğumla yeni bir renk vereceksiniz dünyaya. Şimdi izninizle biz gidelim ve yarın evde hazır olan beğeneceğinizi sandığım şeyleri getirip size sunalım.”

“Sizi bekliyor olacağım, şimdi gidebilirsiniz, hizmetçi size yolu gösterecektir.”

Dışarı çıktıklarında, Kharon ile Nikolaos meraklarını gizlemeden Minokta’nın gözlerinin içine bakıyorlar ve Minokta’nın sözleri duymak için sabırsızlanıyorlardı, onları daha fazla oyalamadan;

“Söylediğin gibi birisi değilmiş Kharon, ne burnu büyük ne de paranın şımarttığı bir kadın değilmiş bu Myrtion. Onunla çok güzel anlaştık, henüz ne istediğine karar vermedi. Yarın yine ona giderken yanıma alacağım taslakları göstereceğim ve içlerinden birilerini beğendireceğim. Yemek odasına bir fresk ile bahçeye mozaik döşeme yaptırmak istiyormuş.”

Minokta’nın sözlerini duyan Nikolaos;

“Tüh, işte şimdi papazı bulduk! Hem mozaik döşeme hem de bir fresk ha, ne yapıp ne edip bizim Kallinikos’u vereceği paranın iki misline ikna etmemiz lazım.”

“Neden Nikolaos, alacağımız para yetmez mi bize?”

“Sen bu işleri bilmezsin Kharon, sana ne diyorum, şu para işlerini bırak da ben halledeyim. Yoksa bedavaya mı iş yapmamızı istersin?”

“Öyle şey ister miyim hiç, para yüzünden elimizden uçup gitmesin de, zaten ne kadar çok bekledik, bir daha ne kadar bekleriz bilinmez artık.”

“Ben bunların ciğerini bilirim, şimdi o elleri yağlı tüccar Kallinikos şu enayilere bedavaya iş yaptıracağım diye kıs kıs gülüyordur. Onlar için sanat olmuş olmamış fark etmez, ucuza almak ve pahalıya satmak onların işidir. Ancak zenginliklerini göstermek için ne gerekirse yaparlar. Evine gelen konuklarına göstermek için bu işi ne kadar pahalıya yaptırdığını anlatarak böbürlenecek olan Kallinikos’tan iki misli para istemekle bu işin kıymetini olduğu kadar kendi değerimizi de yükseltmiş oluyoruz. Bizim kıymetimiz hiç yok mudur Kharon?”

“Tamam tamam Nikolaos, ben artık karışmayacağım, sen nasıl bilirsen öyle yap.”

“Siz ikiniz yarın kadına gidin, bende Kallinikos’a gidip işi kurtarmaya çalışayım.”

 Minokta daha öncesinde yaptığı çeşitli mozaik taslakları içerisinden birkaç tane seçtikten sonra Myrtion’un birde fresk yaptırmak istediği geldi aklına. Kharon’a sordu;

“Sen ne yapacaksın, seninde yaptığın taslaklar var. Hangilerini yapmayı düşünüyorsun, hangilerini göstereceksin Myrtion’a?”

“Benim yaptıklarım oldukça özel sayılır, onun düşündüğü ise yemek odasına uygun bir şeyler olması lazım. Şaşırdım doğrusu ne olabilir? Nasıl yapabiliriz, sende bir şeyler düşünsene Minokta.”

“Bu seçim biraz zor olacak galiba, çokta cüretkâr bir şeyler olmaması lazım, hem bizi hem de onu tatmin edecek bir şeyler düşünelim o zaman.”

“Bu düşünce beni çok rahatsız ediyor. Yapacağım iş, yaptıranın seçimine göre mi, yoksa benim seçimime göre mi olması lazım? Buna karar vermek, seçimi hangisine göre yapmak daha doğru olacaktır. Ben sanatımla istediğimi yapabilmeliyim.”

“Her şey bizim isteğimize uygun olsaydı işimiz kolaydı. İsteğimizi yerine getirmek için söyleyecek tek sözümüz sanatımız olacaktır. Bunu ancak işi yaptıranın isteğiyle, sanatımızı birleştirerek sağlayabiliriz. Bizim işimiz kıymetli bir mücevher, nasıl ki onlar isteğe göre yapılıyor ama değerini her zaman koruyorsa, bizim işimizde aynı ustalıkla yapılıp değerini her zaman koruyacaktır. Bunca emek ve zahmete neden katlanıyoruz, sen neden kendi başına iş yapmak istiyorsun, yoksa Nikolaos gibi tek derdi para olanlardan bir farkımız kalır mıydı?”

“O zaman konuşmazdık bile, atölyedeki gibi bir anlam içermeyen basmakalıp işler yapar zengin olurduk.”

“Söylediğin gibi örnek olarak götüreceğin taslakların seçimini artık seni rahatsız eden düşüncelerden uzak kalarak yapabileceksin.”

“Tercihim, yemek yenilen yere uygun, iştah açıcı bir fresk olacaktır.”

Kharon, söylediğine uygun tarzda taslaklar oluşturmak için bütün düşünceleri ile hayal gücünü zorlayarak birbiri üstüne çizimler yaptı. Hepsinin ortak yanı olan resmin konusunu, bir yemek daveti ile konuklarının oluşturmasıydı. Tüm asillerin, soyluların gösterişlerine, ince zevklerine ve kültürüne uygun olarak tasarlanmış ölçülü ve dengeli kompozisyonlardan oluşan taslakları, Myrtion’un beğenisine sunmak için insanüstü bir gayretle gece boyunca çalışarak hazırladı.

Minokta’da mozaik taslaklarını taşıdıkları asalet, yumuşak çizgiler, renklerin tazeliği ve canlılığı ile şekillendirdiği işlerindeki inceliği, Myrtion’a tesir edecek tarzda kullanmıştı.

Kharon ve Minokta, kendi gelecekleri ile sanatlarındaki arayışları şekillendirecek olan en önemli günlerine, Myrtion’un evine gitmek üzere hızlı adımlarla yürüyerek başladılar.

Bu işteki ortakları Nikolaos’ta, Kallinikos’tan iki misli para sızdırmanın yolunu bulmak üzere Patriyarkos’un kapısını çalarak yardımlarını bahşetmesini istedi. Tabi çok hoşnutluk duyduğu bu istek, Patriyarkos içinde iki misli kazanç demekti ama işini çok iyi bilen Patriyarkos, bu fırsatı kaçırmamak için aksakalını sıvazlayarak Nikolaos’a, Kallinikos’u ikna etmenin çok zor olacağını söyledi. Başka bir çaresi olmadığını bilen Nikolaos’un içi kan ağlasa da, alacağı paranın sıcaklığını cebinde hissederek diğer yarısını Patriyarkos’a bağışlamayı kabul etti. 

Yaptıkları taslakları Myrtion’a sunarak onun en fazla beğenisini alan işlerine başlamak ve hazırlıkları tamamlamak üzere yollarına devam ettiler. Kharon yemek odasının duvarına bir fresk, Minokta’da bahçe zeminine bir mozaik yapacaktı.

Görünüşte oldukça basit ama hazırlığı dahi günlerce sürecek, tamamlanmaları ise hayli zaman alacak işlerdi bunlar. Bahçenin tüm yapısının değişmesini gerektirecek olan mozaik döşemesi ile evin duvarına yapılacak olan freskin boya tutması ve uzun süre muhafaza edilmesini sağlamak üzere özel ustalık isteyen işlerden sonra, en son olarak sanatçının görünür kılacağı fresk ve mozaik ortaya çıkacaktı.

Pek çok işçi ile malzemenin gerektiği hazırlıklara başlamadan önce iki ayrı konuda çalışacak olan ustaların ve malzemelerin temin edileceği yerlerin de seçilmesi gerekiyordu. Mozaik alt yapımının vazgeçilmez ustalarından olan Nikolaos, kendisine düşen görevleri layıkıyla halletmekte sınır tanımıyordu. Her zaman atölyede Kharon ile müşterek işler yapmışlar, hepside beğeniyle karşılanmıştı. Şimdi de aynı özenle çalışacaklar ve iyi bir izlenim yaratacaklardı. Bunun ilk işleri olması nedeniyle nasıl tanınırlarsa öyle gideceğini de iyi biliyorlardı. Herkes kendine düşen işleri yapmak için kolları sıvadı. İşçiler ayarlandı, atölyeye malzeme sağlayan, taş ve seramik yapımcıları şimdi onlara da malzeme vereceklerdi. Kum, çakıl, alçı ve diğerleri yine atölye ile çalışmakta olan yerlerden, fresk çalışması içinde kullanılacaklar, taş, seramik ve boyaların dışında aynıydı. Boyaların temin edileceği yer ise çoktan belliydi.

Evde yapılacak olan çalışmaları denetleyecek olan Myrtion için iki seçenek vardı. İlki yemek odasındaki freskin yapımına öncelik vermek, arkasından bahçede yapılacak mozaiğin tamamlanması veya bunların ikisinin de bir arada yapılıp tek seferde bütün işin bitirilmesi için bir karara varması gerekiyordu. Çünkü o da işin biran önce bitmesini ve kalburüstü konukların çağrılacağı bir yemekte, gösterişlerini, ince zevklerini ve lükse olan tutkularını yansıtabilmeyi arzuluyordu. Aynı anda iki ayrı yerde bulunması mümkün olmadığından, ilk önce freskin sonrada, bahçedeki mozaiklerin yapılmasına karar verdi.

Bu karar Kharon’nun da hoşuna gitmişti, eğer böyle olursa Minokta ile birlikte çalışması ve işin onun gözetiminde devam etmesi daha kolay olacaktı. Aksi olsaydı, ortalıkta gezen işçiler ile malzemelerin dağınıklığı arasında hayli zorlanacaklar, anında yapacakları uyarılarını kaçıracaklardı. Bu şekilde çalışmak aralarında bir alışkanlık haline gelmişti. İkisi de ustalıkları olan işleri diğerine öğreterek yol almaktaydılar. Mozaiğin ustası Kharon, resmin ustası ise Minokta’ydı, oysa şimdiki durum tam tersiydi. Minokta mozaik, Kharon’da resim yapmaya soyunmuştu.

Başlangıç, triclinium için (yemek odası) yapılacak freskle olacaktı. Ancak bu fresk ıslak zemine yapılan Al Fresko değil, Fresko Secco tarzında kuru zemine yapılan cinsten olacaktı. Fresk yapımında resmin uzun süre dayanabilmesi için sıva tabakasının iyi hazırlanması gerekiyordu. Sıva, mutlaka iyi yıkanmış dere kumu ve sönmüş kireçten oluşmalı ve üç tabaka halinde yapılmalıydı. Birinci tabaka “Trusilar”, ikinci tabaka “Arricciato”, en üstte yer alan resmin yapıldığı sonuncu tabaka ise “İntonaco” nun yapımından Nikolaos sorumluydu. Renklerin seçimi ile kalitesi Myrtion’a bağlıydı zira kullanılacak olan renkler için pahalı ve ucuz olan seçenekler vardı. Sadece seçkinler pahalı renklerin kullanıldığı freskleri yaptırabilmekteydi. Myrtion’un seçimi ise zor değildi, o hep en pahalı malzemeyi tercih ederek ününü koruyanlardandı. Başka bir söyleyişle varsıllığını satın almaktaydı.

Kharon ve Minokta için önemli olansa sanatları ile anlatmak istedikleriydi. Başka bir söyleyişle, varsıllıkları değil görsellikleriydi.

Freskin yapılacağı duvar, Nikolaos’un ustalığı sayesinde hazırlanmış ve yapım işinde çalışan tüm işçiler bahçede yapımına başlanacak mozaik zeminin alt yapısını hazırlamak üzere işlerine ara vermişlerdi. Bu arada duvarı boya sürmeye elverişli hale gelene kadar bekleyerek geçen süreyi, mozaik yapımında gerekli olan malzemeleri eve getirilerek zamanı değerlendirmişlerdi.

Şimdi etraf sessizleşmiş, kalabalığın hareketi kaybolmuş, freski canlandırmanın sırası gelmişti. Minokta’da, işçilerin çalışmaları sırasında ortalıkta görülmemiş, Kharon’dan bilgileri almıştı. Şimdi o da gelmiş ve Kharon’un yanında beklemeye başlamıştı, Myrtion’da onları uzaktan izliyor ortaya çıkacak eseri merakla bekliyordu.

Kharon, freski yapacağı duvarın önünde diz çökerek sağ eliyle haç çıkardıktan sonra bu zorlu işin ilk fırça darbesini duvara vurdu.

Bu fresk ile Kharon, kadınlıkla özdeşleştirilerek, küçümsenen değerleri, erkek zihniyetin egemenliğindeki sanat alanının karşıtı olarak tanımlanan sanatsal bir ifade biçimi ve formu ile sahiplenmeye çalışarak, kahramanlık mertebesini erkeklere ayıran tarihe, kadın cephesinden verilen bütünlüklü ve incelikli bir cevap vereceği devrimsel bir eser ortaya çıkarmayı düşünüyordu. Tarihi kadın cephesinden yeniden değerlendirmeyi amaçlayan “Akşam Yemeği” adlı fresk oldukça betimsel bir çalışmaydı. Kadınlar, çoğu izleyici için iticiydi, çünkü kadın imgesiyle izleyiciye sunulan; kimi zaman tanrısal saflık, kimi zaman zarafet ve güzellik, kimi zaman kahramanlık, kimi zaman da çekilen acılardı. Kharon’da bu imgeleri kullanarak kadınlığın tüm değerlerini tartışmasız olarak kabul edileceği “Akşam Yemeği” masasına çağlar boyunca erkekler için yemek masası hazırlamak zorunda kalan kadınlar için bu törensel yemeğin onur konukları olarak tam on üç kadını yerleştirerek resmedecekti.

Masa üzerinde armut, elma ve nardan oluşan meyve sepetinden çiçekler ve yemiş salkımları sarkmaktaydı. Üzerinde uçan kuşların ve kelebeklerin dolaştığı bu fresk, kadına yeni bir değer kazandırmak için, çeşitli kadınlık sembolleriyle donatılmış bir resimdi.

Kharon’un bilincinin oluşmasına en önemli katkıyı sağlayan Minokta, kadının erkekler tarafından anlaşılabileceğine, anlaşılması gerektiğine ve kadın deneyimlerine ilişkin sanatın, erkeklerin kadını anlama kapasitesinin artmasına katkı sağlayacağına inanıyordu.

Kharon’un da bu bilinçle çıktığı zorlu yolda, törensel yemeğin onur konukları olan kadınları birer azize olarak etkisi açıkça görülebilecek şekilde resmedecekti.

Masanın ortasında yer alan 7. kadın, Kutsal İmparatoriçe Theodora’ydı.

Diğerleri ise masada, onun sağındaki ve solundaki yerlere oturan altışar kadının, bilinen ve tanınan özellikleri ile isimleri şöyleydi;

Kutsal Anastasia: Gizlice hapishanelerde mahkûmları ziyaret edip, yoksullara sadakalar dağıttı, onları sözleriyle güçlendirdi. Mahkûmların koruyucusu ve teselli kaynağı oldu.

Azize Evdokia: Hıristiyan inancından vazgeçmeye çağrılan Evdokia, teklifi reddettiğinde işkencelere uğradı. Olağanüstü bir mucizeyle kentin yöneticisini o kadar etkiledi ki, serbest bırakıldı ve yeni bir pagan valinin emriyle başı kılıçla kesilene kadar yaşadı.

Kutsal Şehit Efthalya: Annesi hastalığa yakalandığında vaftiz edilerek iyileşeceğini rüyasında görür ve annesi vaftiz olarak iman eder, mucizeyi gören Efthalya’da Hıristiyan olur. Ancak kardeşi Sermiyanus Hıristiyanlığa karşı olduğundan Efthalya’yı ölümle tehdit eder. Tehditlerin işe yaramadığını görünce de kız kardeşinin başını elleriyle keser. Böylece ona sonsuz yücelik tacını kazandırır.

Azize Filotei: Bir gece rüyasında Aziz Andreas’ı görür Aziz ondan bir manastır inşa etmesini ister. Emre itaat edip evine yakın bir yerde manastır inşa ettirerek kocasının adını verir. Kendiside orada rahibe olur ve Filotei adını alır.

Azize Fotini: Kendi ihtiyaçlarından başkasını düşünmeyen Samiryeli bir kadın için Mesih, yabancı ve düşman birisiydi. Ancak İsa’nın insanlar için kurtarıcı olduğunu idrak edince onun bir elçisi oldu ve insanlara haykırmaya başladı: “Geliniz, görünüz.”

Filipili Azize Lidya: Aziz Paulus’un söylediklerine kulak vererek yüreği açılan Lidya, ev halkıyla birlikte vaftiz olduktan sonra “Beni Rab’bin bir imanlısı olarak kabul ediyorsanız, gelin evimde kalın” dedi.

Azize Agatha: Bedenini ve ruhunu İsa’ya adayan Agatha, İsa’yı yadsımayı kabul etmeyince zalimce cezalandırılır. Yaşadığı acılardan kurtulmak ve ölmek için dua ettiğinde, duası kabul olunur. Ölümünden bir süre sonra kentte meydana gelen felaketler sonrası halk onun mezarına koşar ve ipek örtüsünü bir mızrağa asar. Bir mucize meydan gelir ve kente çöken lavlar ortadan kalkar. Bu mucize karşısında da çoğunluk Hıristiyan olur.

Din Şehitleri Perpetua ve Felicitas: Vibia Perpetua öldüğünde 22 yaşında ve emzirdiği bebeğin annesi olduğu söylenen evli bir soyluydu. Ve o sırada hamile kaldığı için hapsedilen kölesi Felicitas’da onunla birlikte öldürülür.

Kutsal Kseni: Roma doğumluydu. Anne ve babası onu evlendirmek için hazırlık yaparken gizlice evden kaçtı. Kariya’nın bir şehri olan Milassa’ya gitti, yabancı bir ülkede yaşadığı için Kseni (yabancı) adını aldı ve yaşamını çilekeş bir şekilde tamamladı.

Kutsal Şehit Tatyana: Varlıklı bir ailede büyüyen Tatyana bütün dünya nimetlerini terk ederek yaşamının geri kalanını geçirmek üzere bir tapınağa yerleşti. Evlenmeyi reddederek hayatı boyunca bakir kaldı. Erdemin ve iffetin temsilcisi oldu. İnancından ötürü gözlerinden mahrum edildi sonrada başı kesilerek öldürüldü.

Şehit Evgenia: Erkek kıyafeti giyip adını Evgeniyos olarak değiştirerek ailesinden uzaklaştı ve erkeklerin manastırında keşiş yaşamını sürdürdü. Şehit olarak öldü.

Resmin yapımı için her gün saatlerce çalışan Kharon’u hiç yalnız bırakmayan Minokta’da sonuçtan çok mutluydu. Anlam yüklü freskin sahibi şimdi Myrtion olmuştu ama gerçek sahipleriyse ustalığı ve sanatıyla, temsil ettiği zihniyetin tarihsel sürekliliğini ifşa eden bir resim olarak ortaya konmuştu. “Akşam Yemeği” freski, iki ismin birlikte yarattığı özel bir yere sahipti. Görenlere, yoğun bir sanatsal emekle oluşturulmuş ayrıntılı gönderimler sunan fresk, aynı zamanda kahramanlık mertebesini hep erkeklere ayıran zihniyete, kadın cephesinden bütünlüklü ve incelikli bir cevap verebilme ülküsünün de bir özetiydi.

 Sıra, bahçedeki mozaik döşemeye gelmişti.

Öncelikli olarak, bahçe zemininin mozaik yapımına uygun hale getirilmesi için uzun bir hazırlık dönemine ihtiyaç vardı. Kullanılacak malzemeler tedarik edilerek bahçeye evvelce konulduğundan derhal faaliyete geçildi ve işin bu kısmı yine Nikolaos’un ustalığıyla kısa zamanda tamamlandı.

Bahçenin düzenlenmesine bir avuçtan küçük olmayan taşlardan oluşan drenaj katmanı ile başlandı. Daha sonra kırık taş parçaları, çeyrek ayak boyutlarında drenaj katmanının üzerine döküldü (rudus). Bunun üzerine nucleus olarak adlandırılan harç katmanı hazırlanarak, çeyrek ayak boyutunu geçmeyecek şekilde döküldü. Son olarak bu katmanının (nucleus) üstü düzeltilerek mozaik desenine göre uygulama yapılabilmesi için hazırlanarak Minokta’ya teslim edildi.

Minokta’nın seçtiği deseni uygulayacağı teknik, Opus Sectile olacaktı. Bu mozaik tekniği farklı renklerde üçgen, kare veya dikdörtgen biçiminde mermer parçaları kullanılarak uygulanırdı. Yatak harcına mozaik deseni çizildikten sonra da tesseraların yerleştirilmesine başlanırdı.

Mozaikler taşıdıkları asil zarafet, yumuşak çizgiler, renklerin tazeliği ve canlılığı ile şekillenişlerindeki incelikle yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Minokta, mozaiği için seçtiği konuyla, uygulayacağı tekniği bir araya getirerek, mitolojide aynı adı taşıyan birden fazla kadını, insanlar üstü yasaları korumayı ve ilkeleri adına kendiliğinden harekete geçmeyi göze alabilen güçlü bir karakter olarak Elektra’yı, dört ayrı kadın olarak gösterecekti.

Birbirine benzer şekilde görülen dört ayrı kadın aslında tek bir kişiliğe sahipti. Giydiği dökümlü ve zarif ipek giysileri içinde başı açık olarak güçlü, dirayetli ve dik durmasını bilen kadını temsil etmekteydi.

Elektra’yı, canlandırdığı mozaiğin öyküsünde görmek mümkündü:

Kardeşi Menelaus’un karısı, Paris tarafından kaçırılınca, Troya seferine çıkan Yunan ordusuna komuta eden Miken Kralı Agamemnon, ülkesinden uzakta savaşırken, karısı Klytemnestra ile Aegisthus tutkulu bir aşk yaşamışlardı. Agamemnon döndüğünde karısı, aşığı ile birlikte kral Agamemnon’u öldürmüşlerdi.

Şimdi, Agamemnon’un oğlu ve tahtın varisi Orestes’i de öldürmeyi planlıyorlardı. Elektra ise kardeşini kurtarmayı ve amcası Strophius’un yanına göndermeyi başarmıştı. Orestes ile Strophius’un oğlu Pylades yakın arkadaş olurken, Elektra, kardeşine babasının öcünü alarak tahtı elde etmesi için baskı yapmaktaydı.

Orestes, anne sevgisi ile babasının öcü arasında sıkışıp kalarak delikanlılık çağına girmiş, sonunda kaderini kabul ederek ülkesine geri dönüp, annesi Klytemnestra ile aşığı Aegisthus’u öldürmüştü. İntikam tanrıçaları Erinyeler, Orestes’in peşine düşünce delikanlı, Pylades ile birlikte diyar diyar gezmiş sonunda Atina’da Delphoi tapınağında Apollon’un koruması altına girmişti. Apollon onu Erinyelerden korurken, Athena’ın başkanlığındaki tanrılar mahkemesinin karar vermesini sağlamış ve sonunda çocuk suçsuz bulunmuştu. Elektra ise Orestes’in yakın arkadaşı Pylades ile evlenmişti.

Minokta, Kiliseye ve dini inançlara bağlı olan Bizantion dünyasında, yarattığı mozaiğin temsil ettiği anlamından çok, bir araç olarak gören ve estetik kaygılardan çok işlevselliğin ön planda tutulması nedeniyle, işin sahibi olan Myrtion’un isteklerini uygulamak zorunda kalsa da, opus sectile ile mermer mozaikleri taban döşemesi haline getirerek, toplum kurallarının dayattığı boyun eğmenin ve bastırılmışlığın kalıplarını kırmanın bir yolunu işaret etmekteydi.

Kısa zaman sonra, Kharon’un freski ile Minokta’nın mozaiği, kuvvet ve lükse hayran olan Myrtion ile Konstantinopolis’te ki diğer soyluların dikkatini çeker hale geldi. Aynı zamanlarda İmparatorluğun egemen sınıfında politik bölünmeler yaşanmaktaydı ve bu toplumsal geçiş süreci, soylulara yeni bir politik rol vererek, farklı koşullar altında erişemeyecekleri sanat kültürü ile eğitimine daha fazla olanak sağladı.

Minokta ile Kharon’nun isimleri, soylu, varlıklı ve iyi eğitim görmüş kadınlarca aranan ve asaletlerini en iyi şekilde temsil edeceklerine inandıkları işleri yaptırmakla tanınır hale gelmelerinin nedeni oldu.

7. Bölüm

Kharon, önceden olduğu gibi atölyenin işlerini de aksatmadan yerine getirmekte ve oradaki varlığını bir üst düzeye taşıyarak yönetici olarak hizmet ettiği kimselerle ilişkilerini, hem atölyenin kimliği hem de kendi kimliğiyle sürdürebilme ayrıcalığını kullanmaktaydı.

Kadınlar sosyal yaşamdaki kısıtlanmalarına rağmen, aktif olmayı başarabilmek için dokuma yapmışlar, kitap kopyalamışlar, biyografi ve anı yazmışlar, müzik bestelemiş ve ilahiler seslendirmişlerdir.

Minokta’da babasından öğrendiği sanatını azimle ve inatla sürdürerek, yeteneği sayesinde Bizantion ideolojisine başkaldıran güçlü bir kadın olarak tanınmıştı.

Elde ettiği tanınmışlık ile sanatçı kişiliği için yapılan yorumlarda, konu bir kadın olunca, en eski en dar kafalılık tutuculuktan ve iki yüzlülükten vazgeçilmez ve ahlakçı yergilerle karşılanırdı. 

Hakkında yapılan olumlu yorumlar ise bir mozaik sanatçısının yaratıcılığını takdir etmekten çok, Kharon’un öğrenci yetiştirme konusundaki becerisini öven nitelikteydi.

Oysa Minokta, sadece önemli bir sanatçı değil aynı zamanda, çağının kalıplarını hem sanatsal boyutta hem de bir kadın olarak yıkmak için ölesiye mücadele etmekteydi.

Öyle görünüyordu ki, ulaştıkları çizginin ötesine geçebilmeleri için ne kadar uğraş verseler de, bir adım daha ileri gitmeleri engelleniyordu.

Olumlu ya da olumsuz tüm değerlendirmelere karşın, yılmadan çalışarak elde ettikleri protomaistores unvanını korumak ve devam ettirmek için imge seçimlerini belirlerken, istekte bulunanların toplumsal konumlarını yansıtmasına dikkat etmekteydiler.

Minokta’nın yaptığı mozaiklerin özelliğini sağlayan, kullandığı küçük ölçülü tesseraların insan yüzlerindeki detayları verebilmesiydi. Dikkatli gözlerle bakıldığında kullanılan tesseraların bir el büyüklüğünü geçmeyecek alandaki sıklığı onun yaptığı işlere ne kadar büyük bir ustalık kattığının deliliydi. Aynı şekilde Kharon’un fresklerinde kullandığı renk tonlarının çokluğu ve çeşitliliği de benzersiz ustalığının kanıtıydı.

Yaptıkları işlerin aranırlığı ile çok sayıdaki çalışmaları, iş ortaklıklarının ne kadar doğru ve mükemmel olduğunun bir göstergesi olarak, Nikolaus’un da ergolaboi unvanını elde etmesini sağlamıştı.

Bu kadar tanınmaları ve tercih edilir isimler olarak elde ettikleri başarıları, katı dogmacılığın yerine, antik ruhu yeniden canlandırmaya çalışmakla karşı karşıya kalacakları bir sürece girmelerine neden olacaktı.

Eserlerinde seçtikleri konuları amaçlarını sağlayacak şekilde göstermeleri,  kadını ön plana alarak, görünür olmalarını önemsedikleri ve bazılarında işi yaptıranında onayı ile kadını antik heykellerde olduğu gibi giysilerin vücudunu kapatmadığı halde dikkat çeken bir biçimde resmetmiş olmaları bu sürecin başlangıcına yol açmıştı.

Bu süreç, işlerinin azalarak devam ettiği bir süreç olmuştu. Artık konu seçimlerinde karşılaştıkları beğenilerde değişmeye başlamış, manzara resimlerinin,  av sahnelerinin, kuşların, çiçeklerin daha çok görünür olduğu mozaikler ile freskler tercih edilir olmuştu.

Bu tercihlerin çoğalması ise anlayışlarından ve sanatlarından uzaklaşmaları demekti. Bu da hiç istemedikleri, sanki kendi varlıklarının inkârına çalıştıkları bir süreçti. Bunun daha fazla devam etmesine göz yummaları mümkün olmadığından bir süre yeni iş almadılar.

Kendilerince, olumsuz bir hava içerisinde kalmalarına yol açan nedenleri gözden geçirmek ve yeniden bir yapılanma içerisine girerek, seçimlerini belirlemek maksadıyla bulundukları ortamdan uzaklaşarak, bir ipek böceği gibi kozalarına kapandılar.

Neden düne kadar olan takdir gören sanatçı kişilikleri ile eserleri, bu gün kabul görmemeye başlamıştı? Neden seçtikleri konularda beğeniler değişime uğrayarak, yeniden bağnaz bir Bizantion kimliğini kazanmaya başlamıştı?

Minokta ve Kharon günlerce bu ve bunun benzeri soruların cevabını bulmak üzere konuştular, tartıştılar ve sonuçta devlet ile dinin el ele gittiği bir anlayışın ülkeyi yeniden ele geçirmekte olduğuna ve esas karşı konularak mücadele edilmesi gerekenin bu anlayış olduğuna kanaat getirdiler.

Peki, bu değişim nasıl başlamış ve bu günlere nasıl gelinmişti? Bu sorunun cevabını bulmak çokta zor değildi;

Bizantion devleti ile Haçlılar birbirlerine hiç güvenmiyorlar adeta düşmanlık duyuyorlardı. Bu düşmanlık, Latinlerin özelliklede kentin yağmalanması sırasında “aslan payını” alan Venediklilerin aç gözlülüğünü sergileyen IV. Haçlı seferi ile doruk noktasına çıkmıştı.

Haçlılar kenti yerle bir etmişler, alanları bezeyen tüm anıtlar ve Hipodrom talan edilmiş, sanat eserleri kırılıp dökülmüştü. Bundan sonrada kalıcı olmadıklarını varsayarak, gereksiz harcamalar yapmamak üzere kentte hiçbir yapım etkinliğinde bulunulmamış, yalnızca bazı kiliseler Latin kültürüne tahsis edilmişti.

Büyük bir İmparatorluk imgesinin yok olup yerini bağnaz bir Bizantion kimliği taşıyan yapıya dönüşmesi, Latin istilasının olduğu bu dönemde meydana gelmişti.

Kente hâkim olan anlayışın dayatması ile din dışı kalan kültürel alanlar ve sanatsal yapıda, haçın simgeselliğine dayanan katı bir görüş ortaya çıkmıştı.

Latin yönetimi altındayken kent hem sayı olarak hem de içinde barındırdığı değişik unsurlar bakımından daralmıştı.

VIII. Mikhael’in, 1261 yılında idareyi tekrardan ele geçirmesiyle birlikte şehir hemen çok uluslu hüviyetini yeniden kazanmaya başladı.

Latin tahakkümü altındayken şehirden ayrılan Yahudiler tekrardan döndüler. Zanaatkâr ve tacir olarak yeniden hizmetlerine başladılar. Bu dönemde hatırı sayılır Rus’ta kente gelmiş ve içlerindeki papazlar ile keşişler, Studios Manastırını kendilerine mesken edinmişlerdi.

Ve elbette geride kalan Latinler, kentin ele geçirilmesinden ve yağmalanmasından sorumlu olabilirlerdi ama bu Bizantionlıların bütün Latinlere karşı inancını kaybettiği anlamına gelmiyordu.

Venediklilerin can düşmanı olan Cenevizlilerle ittifak içine giren VIII. Mikhael, önceden sahip oldukları imtiyazları kendilerine geri verdikten sonra, Venediklilerden doğan boşluğu doldurmak üzere kente akın ettiler. O kadar çok Cenevizli geldi ki, şehirde hoşnutsuzluk olmasın diye önceden Khrysokeras civarında tahsis edilen bölge yerine, bir zamanlar yaşadıkları Sikai bölgesinde onlara özel bir mahalle tahsis edildi.

En önemli deniz gücüne sahip olan Venedikliler de potansiyel bir düşman olarak dışarıda bırakılamazdı. 1268 yılında onlarla da yapılan bir anlaşmayla önceden sahip oldukları imtiyazlarına yeniden kavuşacaklardı.

Böylece Konstantinopolis, 1204 yılı öncesinde olduğu gibi çok etnikli ve uluslararası bir kent hüviyetini kazandığından, bu çeşitliliğin getirdiği zorluklarla da başa çıkması gerekiyordu.

Zorluklar, Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınmasının üzerinden daha 15 gün geçmeden yeni seçilen Papa IV. Urban’la başladı. Latin yönetiminin sona ermesini kabul etmediğini açıklayan Papa, Latin İmparatorluğu’nu Konstantinopolis‘de yeniden kurmak için devrik İmparator II. Baldwin ve Venediklilerle ittifak içine girerek epeyce bir gayret gösterdiğine dair haberler kentte hızla yayıldı.

Ancak o sırada Papa IV. Urban öldü ve yerine geçen IV. Klemens için önemli olansa, bir Latin İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasından çok, Doğu ve Batı Kiliselerinin birleştirmekti.

Üzerinden çok geçmeden, 1268 yılında Papa IV. Klemens’te ölünce yerine uzunca bir bekleyişin ardından, 1271 yılında Papa X. Gregorius seçildi. O da aynı IV. Klemens gibi Kiliselerin birliğinden yanaydı. 

1274 yılında Papa X. Gregorius’un çağrısıyla Lyon Konsili toplandı. Bizantion adına toplantıya katılan Georgios Akropolites, Papa’nın üstünlüğünü ve Roma inancını kabul ettiğine dair yemin ederek, heyetin diğer üyeleriyle birlikte bildiriyi imzaladı.

Böylece ilk defa ve resmen, üzerinde çalışılan Kiliseler birliği gerçekleşmiş oldu.

Roma Kilisesinin üstünlüğü ve Kiliseler birliği, çoğu Roma’dan nefret eden Bizantion ruhani sınıfınca kabul edilemezdi, hele hele Ortodoksluğa bağnazlıkla bağlı olan keşişlik müessesesi ise asla ikna olmadı ve halk arasında kendi inançlarına ihanet edildiği düşüncesini yaygınlaştırdı.

Bundan sonra, yakın geçmişe duyulan öfke ile başkaldırı, Kiliselerin birliği oluşumunun yol açtığı inançlar karmaşasının bir sonucuydu.

Kente ayrıcalıklar sağlanarak yeniden yerleşen Cenevizli, Venedikli, Pisalı ve Amalfi’lililer ile Latin inancı yeniden hayat kazanmaya başlamış, birbiriyle uzlaşması çok zor hatta imkânsız görülen Ortodoks ve Latin inancın etkileri, yaşam içindeki belirsizliklere neden olmaya başlamıştı.

Kharon’la Minokta’nın gözden düşmesi, yeni gelişen renksiz ve kişiliksiz bir sanat anlayışının da nedeniydi.

Bu dönemin freskleri ile mozaiklerinde, insan figüründen çok, tabiat manzaraları tercih edilir olmuştu.

Bu yaklaşımı Minokta asla kabul etmiyor, istedikleri gibi baskıcı ve yıldırıcı bir anlayışın yeniden hayat bulmasıyla, kendi olduğu kadar, tüm kadınların seslerinin kesilmek istenmesine de karşı çıkmanın yeni yollarını arıyordu.

Kharon’un düşünceleri de aynı yöndeydi, ancak halen atölyenin artık iyice azalmakta olan işlerini, Nikolaus’un hırslı tutumuyla yerine getirmekten de vazgeçemiyordu.

Dışarıda ise, yeni türeyen zengin tüccar kesiminin zevksiz, şatafatlı ve lüks içinde yaşadıkları evlere yaptırdıkları freskleri, Minokta ile kendi adının baş harflerinden oluşan simgesini koymadan tamamlıyordu. Çoğu birbirine benzeyen ve sıradan bir ustanın elinden çıkmışçasına boyanmış duvarlar, sadece gelir temin edebilme maksadıyla yapılıyordu.

Bir üslup, bir kişilik yahut sanat değeri taşımayan bu freskler için daha fazla uğraş vermenin de anlamı yoktu.

Yapılması gereken, Minokta’nın da kafasında olan yeni çıkış yolunu bulmak ve ezilmeye uğraşılan başkaldırının, sanatını yaratabilmekti.

Sessizce izledikleri, rotasını şaşırarak, varacağı yönü bulmaya çalışan bir gemiye benzettikleri kafası karışık insanların, neyi nasıl kabul edecekleri ve nasıl bir tepki vereceklerini kestiremedikleri bu ortamda Minokta, çok tartışmalı bir ismi ortaya attı ve Kharon ile bu isim üzerinde konuşmaya başladılar;

“Kharon, öyle bir iş yapmamız gerekli ki, görenlerin ya beğenecekleri ya da nefret edecekleri bir tablo olsun.”

“O güzel yüzünü aydınlatan ve gözlerinden okunan düşüncelerin, neye karar verdi de bu kadar mutlu görünmektesin.”

“Uzun zaman kadının başının eğilmesi ve aşağılanması ile geçti, oysa yeniyi oluşturmak için iki yön arasındaki dengenin iyi bilinmesi, yaşanması ve hakkının teslim edilmesi gerekmiyor mu?”

“Bunu bana mı söylüyorsun Minokta?”

“Hayır, hayır güçlü ve yaşam dolu karakteriyle, kadınlar için var olan yasaklar ve kısıtlayıcı adetlerin önüne korkusuzca kendisini atan bir azizenin tablosunu yapmak istiyorum.”

“Günahkâr ve tövbekâr kadınların koruyucusu Maria Magdalene’mi olacak bu Azize?”

“Başkası mı var Kharon! Bizlerce, Katoliklerde olduğu gibi dışlanmayan Azize’nin tablosu, kafa karışıklığı içinde olanlara da yol gösterici olacaktır.”

“Yoksa sen de mi ‘elçilere gönderilmiş bir elçi’ olacaksın?”

“Belki de; Maria Magdalene, Mesih’i en iyi ve en doğru anlayan kişiydi, buna karşın erkek havariler tarafından ‘içinden yedi cin çıkan’ bir kadın olarak tanımlandı. Hıristiyanlıktaki önemine rağmen, Batı Kilisesi ve Papalar tarafından ötekileştirilen ve giderek dışlanan bir kadın oldu. Bu nedenle de ikonlarda ve hikâyelerde yer almadı.

Ama bize anlatılan, Mesih’in dirilişini on bir elçiye duyurmakla görevlendirilerek, elçilere gönderilen elçi olduğudur.

Kadınlar sadece; anneliği, ailesi ve bekâretleriyle kutsanmışlar, onun ötesinde kapatılmış, yok sayılmış ve yaşamdan uzaklaştırılarak dışlanmıştır.

Oysa kadınların erkeklerle aynı değerde görülmeleri için, Maria Magdalene gibi yeni bir elçi mi olmak gerek?”

“O zaman sorumun cevabı tam olarak, Maria Magdalene mozaiği yaparak, tüm kadınlara adamak ve görünürlüklerini ortaya çıkarmak oluyor.”

“Evet, bu mozaiğe bakan kadınların görmelerini istediğim, tek şey; kendilerinin de erkeklerle aynı değere sahip olduklarını düşünmeleridir.”

Bu günleri karşılıklı konuşarak ve tartışarak, ulaştıkları çizgiden taviz vermeden bu işi sürdürmekte karar kıldılar. Varlıklarını nedeni buna bağlıydı yoksa sıradan ve hiçbir özelliği olmayan işler yapmakla ayakta kalmaları mümkündü ancak kendi varlıklarının inkârı olan bu durumda, kişiliklerini ve düşüncelerini satarak yaşamlarını sürdüren saray soytarılarından farklı bir iş yapmış olmayacaklardı. Böylesine bir aşağılanmayı da kabullenmeleri imkânsızdı.

Kharon’da atölyede alınan siparişlerin çok azaldığını söylüyordu. Yeni gelen birkaç işi de kendileri reddederek, gelecek tekliflerin zamanını bekliyorlardı.

Bekleyeceklerdi, ta ki gelecek yeni iş teklifinin kendi koşullarınca yapılması istensin. Bu güne kadar yaptıklarıyla yeteri kadar ünlenmişlerdi; elbette birileri kıymetlerini görerek isteklerine karşı çıkmadan talepte bulunacaktı.

Çok geçmeden Kharon’a atölyeden bir çağrı geldi ve görüşmek üzere, atölyeye gitti. Patriyarkos kendisini bekliyordu;

“Benimle görüşmek üzere haber göndermişiniz, vakit geçirmeden geldim bende.”

“Evet Kharon, biliyorsun artık eskisi gibi değiliz, kentin dokusu yeni gelen Katoliklerle tamamen değişti. Onların eskiden yaptığı bunca yağmaya, bunca yıkıma rağmen bazılarınca kabul görmektelerse de benim bütün bu olup bitenlere karşı kayıtsız kalabilmem mümkün değil. Çok sevdiğim ve kıramayacağım dostum Maximus’un benden bir isteği oldu. Atölyenin de karşılayamayacağı bir istekti bu. Aklıma sen ve değerli eşin Minokta geldi, belki siz bu isteği yerine getirebilirsiniz.”

Kharon, Minokta ile henüz evlenmediklerini söyleyecekti ancak vazgeçti, bunu söylemekle ardından gelecek pek çok soruya da yanıt vermek zorunda kalacaktı ki;

“Sayın Patriyarkos, dostunuz Maximus sizden ne istemişti?”

“Ah, yaşlılık işte, bu isteğin ne olduğunu söylemedim değil mi?  Evet, bana bir tablo sipariş edeceğini ve bu işe yardımcı olmamı istedi. Dediğim gibi benimde aklıma sizler geldiniz, eğer bu işi yapmak istersen gidip Maximus’la konuşursun.”

“Pekala Sayın Patriyarkos, Maximus’u nerede bulurum?

“Dostum Maximus, Antigoni’de Hristos Manasatır ve Kilisesinde papazdır.”

“Anladım Sayın Patriyarkos,  siz bu işi bana bırakın ben Maximus ile anlaşırım.”

“Benim payımı da unutmazsın değil mi, Kharon?”

Kharon, Patriyarkos’un yüzsüzce yaptığı isteği duymazlıktan gelse de, alacağı paranın yarısının ona gideceğini gayet iyi biliyordu, kendisine haber vermesinde sanki başka bir neden mi vardı?

Neyle karşılaşacağını ve ne isteneceğini bilmiyordu, gidip Maximus’la görüşüp öğrenecekti. Ama oraya gitmek için bir tekne bulmak gerektiğinden önce limana gitti ve Antigoni’ye gidecek olan bir kaptan aramaya başladı. Sonunda Laskaridis’i bularak anlaştı. Ertesi sabah gün doğumuyla yola çıkacaklar, gün batımından önce döneceklerdi.

Durumu Minokta’ya anlattı, eğer kabul edebilecekleri bir istek olursa derhal anlaşarak işe başlayacaklardı.

Ertesi sabah Kharon söylendiği gibi gün doğumuyla birlikte limana geldi, Kaptan Laskaridis’i buldu, hamallar limandaki çuvalları teknenin ambarına yüklüyorlardı. İşleri bitene kadar beklediler ve kaptan, bekleyen diğer yolcularla birlikte onları tekneye aldı. Yola çıkmaya hazırdılar, tatlı bir sabah esintisi çıkmış güvertedeki yolcuları adaya götürmek üzere yelkenlere dolmuştu.

Ada uzaktan görünmüş, sakin sularda ve parlak güneşin altında tüm güzelliğiyle, diğerleriyle birlikte duruyordu. Kaptan ustaca bir manevrayla iskeleye yanaşarak yolcularını indirdikten sonra akşam dönüşü için açıkta demir atarak beklemeye başladı.

Kharon, adaya birlikte geldiği yolculardan Maximus’un bulunduğu manastırı öğrenmiş ve kapısına kadar gelmişti. Geldiğinde kendisini kapıda karşılayan bir diyakoza, Papaz Maximus’la görüşmek için geldiğini söyledi.

Diyakoz onu, Maximus’un yanına götürdü. İçeri giren Kharon;

“Sayın Maximus, beni buraya gönderen Patriyarkos’tur. Kendisinden bir isteğiniz olmuş, bende bunu öğrenmek için geldim.”

“Senin bir adın yok mudur evladım?”

“Çok özür dilerim sayın efendim, beni bağışlayın heyecandan olsa gerek, adım Kharon, Patriyarkos’un yöneticisi olduğu atölyede mozaik ustasıyım.”

“Tamam evladım, şimdi beni iyi dinle. Şehirde yerleşik hayırsever bir Fransisken olan Bayan Federica’nın isteği üzerine Patriyarkos’tan yardım istedim. O da bana seni tavsiye etti. Sen bu işlerden anlarmışsın.”

“Evet efendim, benim ve eşim Minokta’nın yaptığı pek çok fresk ve mozaik vardır, belki sizde görmüş olabilirsiniz, demek istediğim bizim bu işleri iyi bildiğimizdir ancak bunun için bazı şartlarımız vardır.”

“Bunlar beni ilgilendirmiyor evladım, sen şehre döndüğün zaman Cenova’lı Carlo Angio’yu sor, Bayan Federica’da onun eşidir, onları Sikai’de tanımayan yoktur. Ne diyeceksen onlara dersin.”

 “Sağ olunuz efendim, dediğinizi yapacağım. İzninizle, şehre dönüş için limandaki gemiye yetişmem lazım.”

“Yolun düşerse yine gelirsin Kharon, Patriyarkos’a da saygılarımı iletmeyi unutma sakın.”

Akşam saatlerinde eve dönen Kharon, Minokta’ya esas görüşmesi gereken kişinin hayırsever Fransisken, Bayan Federica olduğunu ve kendisini görmeye birlikte gitmelerinin bu nedenle daha iyi olacağını söyler.

Gitmelerinden önce Kharon, Carlo Angio’nun kim olduğunu ve nerede bulunduğunu soruşturur. Gerçektende onu tanımayan yoktur, gemi sahibi çok zengin bir tüccar olan Carlo Angio’nun evinin Megalos Pyrgos (Büyük Burç) civarında olduğu ve eşi Federica hakkında topladığı bilgiler çerçevesinde; Fransisken tarikatından, aynı zamanda günlük yaşamına devam eden kadınlar arasında yaygınlık kazanan inancın, yardımseverlik ve kardeşlik temeline dayalı, manastır kuralları dışındaki ayrı bir cemaate bağlı olduğunu öğrenir.

Minokta’yla birlikte Bayan Federica ile konuşmaya gittiklerinde son derece samimiyetle karşılanırlar. Böylesine tanınan ve zenginlikleri ile bilinen ailenin, mütevazı ve sade bir yaşam içerisinde olduklarını görürler.

Bayan Federica isteğini söylemeden önce onlara bir öykü anlatmaya başlar;

“Messina, Bakire Maria ile çok güçlü bağları olan şehirlerden biridir. Havari Paulus’u, Roma’ya zincirlerle götüren yolculuğun rotası, Malta kıyılarındaki ünlü gemi enkazından sonra Messina’da durdu. Asil şehir ve Sicilya’nın başkenti Messina, Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki birleşme noktası, İspanyadan Mısıra, Kartacadan Küçük Asya’ya kadar çeşitli dillerin konuşulduğu bir yer, bir limandır.

Yunanlı, Romalı ve İskenderiyeli filozofların düşüncesi Yeni Fikir’le, özgürlük kadar, eşitlik ve kardeşliğin şehri Messina, Paulus’a kesinlikle kayıtsız kalamazdı.

Hıristiyan Cemaatinden 4 temsilci (mesinessi), Kudüs’e erişmek için Messina limanından ayrıldı. İsa’nın hayatındaki en önemli anların geçtiği yerleri ziyaret ettikten sonra, Mesih’in annesi onları nazik bir şekilde karşıladı ve dönüşlerine sevindi. Uzun konuşmalardan sonunda Maria,  mutluğunu ifade eden bir anne olarak,  tüm şehri kucaklayan inancıyla Messina’nın korunmasını sağlayacak bir mektup yazdı. Birkaç ay sonra temsiciler Kutsal Mektubu getirdiler. Messina’nın hamisi ve koruyucusu azizin yerine, şahsen onu seçenin Madonna’nın olması Hıristiyanlıkta nadir görülen bir örnekti.”

Bayan Federica’nın anlattığı öykü bittiğinde, Minokta sorar;

“Sayın Bayan Federica, bize bu öyküyü anlatmanızın sebebini öğrenebilir miyiz?”

“Evladım, senden yaşça büyük olabilirim ama sanatçının değerini sizden daha fazla bilecek kadar büyük değilim. Öyküyü, isteğimin ne olduğunu söylediğimde gözlerinizin önünde canlandırmanız için anlattım. İsteğimde, Messina’nın koruyucusu Madonna’nın gönderdiği mektubu resmetmenizdir. Bana bu tabloyu yapın ve getirin, bende böylece sizin koruyucunuz ve haminiz Bayan Federica olayım.”

“Sayın Bayan Federica, biz bambaşka düşüncelerle buraya gelmiştik ama şimdi bize öyle bir şey söylediniz ve öyle bir istekte bulundunuz ki, ne benim ne de Kharon’un bunun üstüne diyecek bir şeyimiz kalmadı. Bizi kardeşlik, iyilik ve yardımseverliğinizle kucaklamanız ne büyük bir lütuftur. Ancak sizden tek isteğimiz, yapacak olduğumuz çalışmalarda özgür kalmamızdır.”

“Benim sevgili kızım, yapacağınız çalışmalar benim için değil, kendiniz içindir. Ben size ve yapacaklarınıza hiç karışabilir miyim?”

“İyilik ve hayırseverliğinize minnettarız Bayan Federica.”

“Güzel, şimdi bana tabloyu ne zaman tamamlayacağınızı söyleyebilir misiniz?”

“Yapacağımız iş zaman alacaktır, Azizler gününe kadar yapacağımızı umuyorum.”

“Anlaştık o halde, gidin ve eşim Carlo’dan işinizin bedeli neyse isteyin. Yapacağınız tablonun Azizler gününden önce yerini bulması oldukça önemli, sizi umutla bekliyor olacağım.”

Bayan Federica’nın evinden ayrılan Kharon’la Minokta, yolda hızlıca ilerlerken kendilerini sanki bambaşka iki insana dönüştüren bir büyünün etkisiyle hareket ediyorlardı. Kelimeler ağızlarına kadar geliyor, bir türlü iki dudaklarının arasından çıkamıyordu. Sessizce birbirlerine bakıyorlar, hissettikleri karmaşık duyguları ve düşünceleri ifade etmekte zorlanıyorlardı. En sonunda Kharon’un ağzından titrek ve zayıf bir cümle döküldü;

“Minokta, biz ne yaptık?”

“Bende bilmiyorum Kharon, buna ne demeli; kendimizi tutsak mı ettik, yoksa özgür mü bıraktık anlamış değilim. Yaptık bir şey işte, daha fazla soru sorup durma bana.”

Gece boyunca hiç konuşmadılar, sabah kalktıklarında Minokta’nın gözleri, Kalsedon taşlı küpeleri gibi ışıldıyordu.

Çünkü Minokta o gece rüyasında, Kutsalların Kutsalı Maria’in kendisine mektubu okuduğunu gördü;

“Ben Maria, Joachim’in kızı, Tanrının mütevazı hizmetkârı, çarmıha gerilmiş İsa’nın annesi, Yehuda kabilesinden, Davut soyundan. Tüm Messinessi’ye sağlık ve Yüce Baba’nın kutsamasıyla;

Büyük bir inanca sahip olan hepiniz, bize temsilci gönderildiğini ve Tanrı’dan bahseden oğlunun, Tanrı ve insan olduğunu ve dirilişten sonra cennete gittiğini ve yolu bildiğini itiraf ettiğini elçi Paulus’un vaazıyla biliyoruz. Bunun için sizi ve sürekli koruyucusu olmasını istediğiniz şehri kutsuyorum.

Kudüs isimli ev sahibinden…”

Yalnızca mektubu okumakla kalmamış, birde mektubu nasıl resmedeceğini anlatmıştı. Minokta’ya yol gösterenin Kutsal Maria’in olması, bir türlü cevap veremediği soruların cevabıydı.

Kharon uyandığı zaman, Minokta’nın dün geceki sessizliği ve durgunluğundan eser kalmadığını, aksine neşe ve canlılıkla dolu olduğunu gördü. Bir gecede bu değişikliğe yol açan neydi acaba? Kharon sormaya da çekiniyordu, belki de öyle görünmekle moralini yüksek tutmaya çalışarak kendini kandırıyordu.

“Anlatacaklarıma inanamazsın Kharon, dün gece Kutsal Maria’le konuştum. Ve bana öyle bir yol gösterdi ki, bu yoldan yürümek artık benim için bir ibadet oldu. Nereye kadar gideceğim bilmiyorum ama sonunda bir yere varacağım kesin.”

Kharon cevap vermekte zorlandı, şaşkınlık ve hayretle Minokta’ya bakıyordu.

“Bana öyle bakma Kharon, henüz delirmiş falan değilim, sadece Bayan Federica için yapacağım tablo neye benzeyecek artık biliyorum. Kararlı olmak güzel şeydir, insanı bilinmezlikler ve belirsizlikler dengesiz hale getirir. Şimdi huzura kavuşmanın verdiği rahatlığın tadını çıkarıyorum.”

“Beni şaşırtıyorsun Minokta, hatta korkutuyorsun bu davranışlarınla. Mademki ne yapman gerektiğine karar vermişsin neymiş bu kararın, bana da söyler misin?”

“Sana söylemeyeceğimde kime söyleyeceğim Kharon, Bayan Federica’ya yapacağımız tablo için, çok küçük ve renkli cam tesseralar lazım ve çokça da altın renkli olanlarından. Ne kadar gerekecek bilmiyorum, yaptıkça göreceğiz. Bir mozaik tablo olacak bu. Messina halkı adına yazdığı mektubu elinde tutan Kutsal Maria’in tablosu.”

“Vakit kaybetmeden istediğin malzemeleri temin etmem gerekecek. Benim bu arada gidip Bay Angio ile konuşmamda lazım.”

“Kharon, bu işi kabul etmemizdeki büyünün bozulmaması adına Bay Angio ile konuşmaya gittiğin zaman ondan çok cüzi bedel iste. Bu davranışımızla onlara olan minnetimizi de ifade etmiş olacağız öyle değil mi?”

“Öyle olmasını umarım?”

Kharon, Bay Angio ile görüşmek üzere, Porta S.Chiara’da bulunan işyerine gitti. Minokta’nın söylediği gibi Bayan Federica için yapacakları tablonun bedeli olarak istediği 1 duka altını çok azdı. Bunun üzerine Bay Angio merak ederek sordu;

“Buraya gelmeden önce muhtemel ki hakkımda bilgiler toplamışsındır ve yapacağın iş için benden istediğin para miktarı neden bu kadar az, yoksa sen yapacağın işi değerli görmüyor musun?”

“Hayır Bay Angio, aksine ne kadar kıymetli ve kantarla ölçülmeyecek kadar ağırlığı olan bu tabloyu Bayan Federica’nın kardeşlik, iyilik ve yardımseverlik duygularıyla yaptırdığını biliyorum ve kendisine olduğu kadar size de, eşim Minokta ile birlikte minnettarlık duyuyoruz. Ve inanıyoruz ki aynı duygularla bu işi yapmış olalım. Sizden istediğim bedelse yalnızca bunun bir nişanesi olacak miktardır.”

“Senin güvenilir birisi olduğunu ve fırsatçılık yapmadığını anladım Kharon. Böyle insanları hiç sevmem, hiçbir işlerinden hayır gelmez onların. Gözleri paradan başka şey görmez, bütün zenginleri yolunacak kaz sanırlar.”

“Böyle insanları bende hiç sevmem.” “O halde eşim Federica’nın isteğini yerine getirmek için çalışmaya başlayabilirsiniz.”