8. Bölüm

Minokta ne yapacağını biliyordu, Bay Angio’nun da oluruyla derhal çalışmaya başladı. Bu kez yapacağı mozaik tablo diğerleri gibi duvara monte edilmiş şekilde değil, çok küçük tesseraların dizilmesiyle oluşan hareketli yüzeyi ile ışık altında adeta canlanan ve yüz ifadesinin detaylı olarak seçildiği, kendine özgü karakterli bir mozaik resimdi. Bu malzeme türü Bizantion sanatına egemen olan soyutlama eğilimi ile birleşerek, iki boyutlu derinliği reddeden ve çizgisel kimliğe bürünmüş bir resim anlayışıyla yapılmıştı.

Kucağında taşıdığı bebek İsa ile Kutsal Maria, elinde tuttuğu mektubu Messina halkına gösteriyor, tablonun üst kısmında uçan meleklerin yaydığı ışıklarla her yer aydınlanıyordu.

Minokta, tabloyu Bayan Federica’ya söz verdiği gibi Azizler gününden çok önce gece gündüz demeden çalışarak tamamlamıştı.

Tabloyu, Bayan Federica’ya teslim etmek üzere Kharon’la birlikte taşıyarak götürmüşlerdi. Bayan Federica bu olağanüstü tabloyu gördüğü anda önünde haç çıkartarak dizleri üzerine çökmüş ve hayranlık dolu bakışlarla adeta donup kalmıştı. Neden sonra kendine geldi ve bir rüyadan uyanırmışçasına Minokta’ya bakarak bu tablonun adı “Madonna delle Lettera” olmalı dedi.

Minokta, o esnada oluşan büyülü havayı bozmak istemediğinden, sesini çıkartmadan başını eğerek kabul ettiğini belirtti.

Bayan Federica, tabloya bu adı vermesini Minokta’nın da kabul ettiğini görünce, düzlerinin üzerinde doğrularak ayağa kalktı;

“Bu tablo, Azizler gününde Cenova’da, Santa Caterina Kilisesinde olmalı.”

“Tablo sizindir Bayan Federica, onu istediğiniz yere götürebilirsiniz.”

“Yarattığın olağanüstü tablo, yerine konduğu zaman gerçek değerini kazanacaktır. Bundan emin olabilirsin, çünkü senin değerin böyle kutsanacaktır.”

“Her defasında beni hayretler içinde bırakıyorsunuz, bu güne kadar sizin gibi yüreği iyilikle dolu, sanatın ve sanatçının hamisi olan birisine rastlamamış olmak, herhalde geçmişimizden kaynaklanmakta. Haçlılar tarafından manastırların, kiliselerin, anıtların yağmalandığı, ikonların parçalandığı, mozaiklerin, fresklerin üzerlerinin kapatıldığı zamanlardan kalan inancımızla aynı şeyleri şimdi sizlere mal etmekteyiz. Oysa hiçte bildiğimiz gibi olmadığını sizi tanıdıktan sonra anladım.”

“Sen yinede hepimizin aynı olduğunu düşünme, ne demagog rahipler, ne sahtekar keşişler vardır. Çoğu geçmişte olduğu gibi yine aynı şeyi düşünür, fırsat bulsalar ne fresk bırakırlar ne de mozaik. Bunlardan nasıl sanatsever olmalarını bekleyebilirsin. Ben ve benim gibi olanlar ise onlardan farklıdır ve onlardan farkımız ise hür düşünceli ve laisizme olan inancımızdır.”

“Öyle anlaşılıyor ki, ileride yapacağımız çalışmalara dar bir görüşle yaklaşmayacak; kadını daha fazla görünür kılmak adına desteklerinizi esirgemeyeceksiniz.”

“Bunu aksini düşünmek, herhalde kendime ve Azize Clara Cemaati adına yapabileceğim en büyük ihanet olacaktır.”

“Kadının aşağılanmadığı, üstünün başının örtülmediği, erkeğin himayesi altında yaşayan bir yaratık olarak görülmediği güne kadar sanatımı kullanmaya söz verdim. Bundan sonra verdiğim söze sadık kalarak, yolumdan sapmayacak olduğumdan dolayı beni fazlasıyla onurlandırdınız.”

“Senden cemaatimiz adına Agora Manastırı için bir tablo daha yapmanı istiyorum, bu defa seçim senindir.”

“İsteğinizi, sanatımla yaşama ve yaşatmanın onuruyla yerine getireceğim.”

Minokta’nın yapacağı tablo belliydi, önceden kararını verdiği Maria Magdalene tablosu olacaktı, düşüncesini Kharon’a açıkladı;

“Ne diyorsun Kharon, bu kez eserimizle kendimizi kabul ettirip, onurlanmak üzere dimdik ayakta durabilecek miyiz?”

“Çok cüretkâr bir davranış olacak bu; belki de şimşekleri üzerine çekeceksin, seni sonuna kadar savunacağımı biliyorsun ancak nereye kadar sürükleniriz bunu bilmiyorum.”

“Yaptığımın bende farkındayım Kharon ama böyle yapmazsam, bu cüreti bir kez daha gösterebilir miyim bilmiyorum? Kiliseler arasındaki çekişmenin en durgun olduğu bu zamanda bu tabloyu yapmazsam kendime olduğu kadar sana da olan saygımı yitireceğim, varsın bütün şimşekler birer mızrak olsun, üzerime gelip bütün bedenime saplansın.”

“Yine aynı biçimde küçük cam tessera parçacıklar mı kullanacaksın? Yoksa başka bir düşündüğün var mıdır?”

“Boyutları oldukça büyük bir ikonu andıracak bu tablo. Yine cam tesseralar kullanarak yapacağım, uzaktan sanki bir ikona bakarmış gibi olacak.”

“Sen çalışmaya başla, ben de gidip Patriyarkos’u göreyim, bakalım önceden yaptığımız iş için para almadığımıza inanacak mı?”

Kharon, atölyeye giderek Patriyarkos’un, Maximus aracılığı ile söylediği işten para almadıklarını, eğer inanmazsa da, işi esasında Cenevizli Carlo Angio için yaptıklarını söyleyerek, kendisine sorabileceğini söyledi.

Patriyarkos’un uçan kuştan dahi haberi olduğundan konuyu bildiğini, Maksimus ile önceden konuştuğunu ve ayrıca Bay Angio’nun takdirlerini kazandığından kendisinin de ne kadar kıvanç duyduğunu belirtti.

Böylece kendisini sorumluluktan kurtaran Kharon çok rahatlamıştı. Bundan sonra yapacakları iş içinde yeni bir borç doğmuyordu. Bayan Federica, Minokta’dan başka bir tablo yapmasını bizzat istemişti. Bu kez aklına arkadaşı Nikolaus’un dediği gibi para pul işlerinden hiç anlamadığı geldi. Öyle ya, yine bu işi hayır için mi yapacaklardı? Acaba gidip Bay Angio ile konuşsa mıydı? Ama bunu önce Minokta’ya sormalıydı.

“Atölyeye gidip Patriyarkos ile konuşup anlaştık. Ancak aklıma takılan başka bir şey var; yeni yapacağın tablonun bir bedeli olacak mı? Bunun için ne düşünüyorsun?”

“İyi bir soru Kharon, bilmem ki, ne yapsak Bayan Federica’ya bir şey demek yanlış olacaktır. En iyisi sen yine Bay Angio ile bir görüş istersen.”

“Ben de sana bunu soracaktım, aynısını düşündüm de sana sormadan yapamadım.”

“Yalnız sakın doğrudan sorma, biraz politik davran, Bay Angio durumu kavrayacaktır herhalde.”

“Güvenini kazanmışken bunu yapamam doğrusu, yani politik davranmayı becerebileceğimi sanmıyorum da başka bir yol deneyeceğim.”

“Beni fazla meraklandırmada söyle işte”

“Ona Patriyarkos’tan söz edeceğim. İlk başta bu iş için onun aracılığı ile geldiğimizi ve hangi şartlarda bu işe girmiş olduğumuzu anlatacağım, gerisi gelecektir zaten.”

“İyi bir çıkış yolu bulmuşsun Kharon, gidip derdimizi anlat bakalım.”

Kharon, Bay Angio’yu tekrar görmeye gittiği zaman, aldığı teklife inanamadı. Birkaç güne kadar, hazırlıklarını tamamlayıp Cenova’ya gitmek üzere yola çıkacaktı.

Eve döndüğünde sanki testiler dolusu şarap içmişçesine sarhoş gibiydi. Minokta, onu görünce kendi kendine; kötü bir şey oldu galiba, Kharon bana anlatmaya cesaret edemediğinden gidip sarhoş oluncaya kadar şarap içti herhalde diye düşündü.

 Kendisini toparlayan Kharon;

“Minokta içmeden sarhoş oldum, sebebini söylediğim zaman bakalım sen ne yapacaksın?”

“Eğer düşündüğüm gibi kötü bir şeyler oldu da sen üzüntünden bu haldeysen, hiç üzülme, yaşam devam edecek ve bizde kendi yolumuzda ilerleyeceğiz.”

“Kötü bir şey mi? Yok yok, ne kadar düşünsen de aklına hiç gelmeyecek bir şey oldu. Bay Angio, yaptığın tabloyu Cenova’ya götürmemi istedi.”

“Neee, sen Cenova’ya mı gideceksin? İyi ama nasıl?”

“Ben de bilmiyorum, Bay Angio’nun yanına gittiğimde kafamda söze nereden başlasam da derdimi anlatsam diye lafı ağzımda evirip çevirirken, sana bir şey söylesem yapar mısın diye sordu? Ben de yeter ki siz isteyin diye cevap verince, o halde yaptığınız tabloyu Azizler gününden önce Cenova’ya götürmemi istiyorum dedi. Hiç düşünmeden olur dedim.”

“E, sonra? Sonra Bay Angio, bunu git birde eşin Minokta’ya sor, bakalım o ne diyecek dedi. Gelirken de ben ne yaptım diye düşünmekten kafam döndü, içmeden sarhoş oldum işte. Sen bu işe ne diyeceksin şimdi?”

“Bayan Federica tablonun Azizler gününden önce Cenova’da, Santa Caterina Kilisesinde olmasını istemişti. Demek ki Bay Angio bunun için senin gitmeni istedi. Bu çok iyi bir teklif Kharon, gerçekten güvenini kazandığını gösteriyor. Hemen yarın git ve yapacağın yolculuk için Bay Angio ile konuş.”

Kharon, Bay Angio’nun “Elettra” adlı gemisiyle Cenova’ya gidecekti. Gemi iki gün sonra Porta S.Chiara’dan sefere çıkmasından önce Kharon’a avans olarak iyide bir para ödemişti. Bir kese Genovino’yu belli ki hem yapacağı seyahat hem de Bayan Federica’nın istediği ikinci tablo için vermişti. Böylelikle istediğinden çok daha fazlasını elde etmiş oluyordu.

Hiç açık deniz yolculuğuna çıkmamış Kharon şimdi kara kara düşünüyordu, onca yolu nasıl gidecekti. Aynı zamanda korkuyordu da. Ne kadar düşünse de, ne kadar korksa da başka çaresi yoktu, söz ağzından bir kere çıkmıştı. Birde işin iyi taraflarını düşünmek lazımdı, böyle bir seyahate çıkmakla hiç görmediği hiç tanımadığı yerleri gezip görecekti.

Fazla zamanı yoktu, gemi iki gün sonra sefere çıkacaktı. Bay Angio “Madonna delle Lettera” tablosunu gemiye teslim edeceği bilgisini önceden vermiş olduğundan, yanına aldığı birkaç parça eşyasıyla Minokta’ya veda etme zamanı gelmişti.

9. Bölüm

Yolculukta neyle karşılaşacağını bilemediğinden, Minokta ile hüzünlü bir ayrılık sahnesi yaşamıştı. İlk defa oluyordu böylesi, birlikte olduklarından beri hiç ayrı kalmamışlardı. Yol boyunca ayrı kalacağı Minokta’yı yanında hissedebilmek için onu anımsatacak, saçlarını topladığı fildişinden yapılma firketesini boynuna astı. Minokta, her an yanında olduğunu, kokusunu ve sıcaklığını taşıyan, annesinden kalma, basit ama kendisi için çok değerli olan bu küçük parçayı gözyaşları içinde Kharon’a verdi. Kharon, erkeksi bir tavırla, gözyaşlarını Minokta’ya göstermemek için arkasını dönerek aceleyle dışarı çıktı. Rıhtıma gidene kadar gözlerinden süzülen yaşlar dinmedi.

Elettra gemisi, hamulesi olan çeşitli baharatları yüklemiş, gelecek son yolcusunu Porta S.Chiara’da beklemekteydi. Kaptan Guido güverteyi adımlıyor bir yandan da, ne kadar kıymetliymiş bu adam, şu zamana kadar gemiyi çoktan avara etmeliydim diye düşünüyordu. Bay Angio, yolcuya ve götürmekte olduğu tabloya, gerekli özenin gösterilmesi talimatını Kaptan Guido’ya vermiş olduğundan, bu kez yapacakları sefer, yolcusuz yaptıkları diğerlerinden farklı olacaktı.

Kharon, limanda bordo etmiş geminin yanına geldiğinde kendinse merakla bakmakta olan tayfalara seslendi;

“Bu gemi, Kaptan Guido’nun gemisi midir?”

Tayfalar, kıyıdaki adamın sözlerinden hiçbir şey anlamadıkları için birbirlerine baktılar, içlerinden bir tanesi ne sorduğunu anlamış, Kaptan Guido’nun gemisi olduğunu söylemişti.

“O zaman geldiğimi haber ver kaptana.”

Koşarak, güvertedeki kaptanın yanına gelen tayfa, bir adamın kıyıda beklediğini söyledi. Güverteden uzanan kaptan kıyıda bekleyen adamı görerek, tayfaya, adamı gemiye alın buyruğunu verdi.

Pasarellanın üzerinden ürkek adımlarla çıkan Kharon, gemiye bindiğinde yanında biten tayfaya kim olduğunu sordu. Gemide bulunan diğerlerinin sözlerini anlamakta zorluk çekiyordu, çünkü hiç kimse onun lisanını bilmiyordu. Oysa herkesle, Bay Angio ile olduğu gibi anlaşacağını sanmıştı. Ancak kendisini anlayan tek tayfanın adının Zephyros olduğunu öğrenince, onunda bir Bizantion’lu olduğunu anlamış ve rahatlamıştı.

Gemiye binen adamın, Bay Angio tarafından gönderilen yolcu olması gerektiğini tahmin eden Kaptan Guido, tayfa Zephyros’u yanına çağırarak, adamı tayfa başı lostromo Emilio’nun karşısında önceden hazırlanmış olan boş kamaraya götürmesini söyledi.

İçerisine ancak sığacağı kadar küçük olan kamarasına yerleşen Kharon, yorgunluğunu atmak için, içerideki tek eşya olan tahta yatağa uzandı. Yukarıdan gelen koşuşturmanın ve bağırış çağırışın ardından geminin hareket ettiğini anlayarak yatağın kenarına doğrularak oturdu, hızlanan kalp atışlarını bastırmak için haç çıkartarak rahatlamaya çalıştı. Boynuna kolye gibi taktığı Minokta’nın saç firketesini öperek kokladı.

Bir süre öylece bekledikten sonra, gemideki hareketlilik kesilmiş ve sessizlik hâkim olmuştu. Gemiye bindiğinde hissettiği yorgunluğu üzerinden atmış, dışarı çıkmayı isteyecek kadar da kendine gelmişti.

Kamaranın kapısını aralayıp kafasını dışarı uzatarak sağa sola baktıktan sonra, dışarıya çıktı. Geldiği yerden üst kata, güverteye adımını attı. Karşısında rüzgârla dolarak şişmiş yelkenleri gördü. En uzun olan direkte bulunan yelkenin üzerindeki kırmızı bir Latin haçı, geminin Ceneviz’e ait olduğunu göstermekteydi. Etraftaki tayfalar kendisini fark etmemiş, her biri görevini yapmakla meşguldü ki, güvertede dağınık şekilde duran halatları toplamakta olan Zepyhros’u gören Kharon, onun yanına doğru yürümeye başladı. Denizin üzerinde hızla yol alan gemi çoktan kıyıdan uzaklaşmış, Prens Adalarını bile geride bırakmıştı.

Zephyros’un yanına gelen Kharon, ona bu yolculuğun ne kadar süreceğini sordu.

“Eğer rüzgâr böyle eser ve kaptanın istediği yönde sürerse on güne kalmaz Cenova’ya varırız.”

 Kharon şöyle bir ellerine doğru baktı ve on koca gün ha! Diye içinden geçirdi.

“Gece gündüz hep gidecek miyiz yoksa bir yerlerde duracak mıyız?”

“Yolda ayrı ayrı limanlara uğrayacağız,  Kaptan rüzgârın durumuna göre karar verecektir artık. Ama genellikle karaya çıkmadan durduğumuz belli yerler vardır. İlki Euboea Adası olacaktır, diğeri Hydria ardından Malafavia, oradan Matapan Burnuna ulaşırız. Sonra tehlikelerle dolu açık denizden geçerek Syracusa limanına ulaşırız. Ionia’da daha büyük limanlar vardır.  Napoli, Gaeta, Pisa ve Cenova. İşte buraya kadar, sonra geriye dönüş. Kaptan ne kadar kalacaktır burada belli olmaz.   ”

“ Duracağımız ilk limanına ne zaman ulaşırız bu gidişle?”

“Yarın akşama doğru her halde. Gecede orada kalıp dinleniriz.”

“Oraları nasıl yerler, sen önceden de gitmişsindir?”

“Benim tek sevdiğim yer Konstantinopolis, hiç biri ona benzemez. Hepsi de onun replikası olmaktan öteye geçemez. Sende göreceksin nasıl olsa o pek beğendikleri Cenova’yı. Bakalım sen ne diyeceksin o zaman? Eğer bu işten para kazanmasam bir gün bile kalmam bu gemide ama gemi sahibi iyi para veriyor doğrusu. Sahi, senin bu gemide ne işin var?”

 “Bende Cenova’ya gidiyorum, gemi sahibinin isteği ile çıktım yola.”

“Sana ayrı bir kamara vermelerinden anlamıştım zaten.”

“Siz nerede kalıyorsunuz o zaman?”

“Biz tayfalar, güvertede oraya buraya kıvrılıp yatarız. Herkesin kendi takımı vardır. Acemiler ile usta denizciler ayrıdır. Kaptan, lostromo ve ikinci kaptanın da ayrı kamaraları vardır.”

“Gemide başka kimler vardır?”

“Başka kimse yoktur, usta denizciler diğer işleri de görürler.”

“Ne yer ne içersiniz peki?”

“Peksimet, kurutulmuş et ya da balık ile bira, gündelik tayınımızdır. Gün batımıyla lostromo bize dağıtır. Bazen paçamora da yaparız. ”

“O nedir?”

“Peksimete yağda kızartılmış soğan dökerek yapılır.”

“Güzel olur herhalde?”

“Yaptığımız gün sana da veririm tadına bakarsın.”

Kharon, elini siper ederek gökyüzündeki güneşe doğru kafasını kaldırdı, gemiyi takip eden küçük bulutlar sanki denizin üzerindeki dalgalarla birlikte hareket ediyordu. Gemi açık denize doğru ilerledikçe artan rüzgârla dalgalar yükselmeye başlamış ayakta durmak dahi ustalık ister olmuştu. İyisi mi ben kamarama döneyim de başıma bir şey gelmesin diyerek Zephyros’un yanından ayrılıp, sağa sola tutunarak kamarasına doğru yürüdü.

İçeride uyuyabilme umuduyla yatağa uzandı. Gözlerini kapattı, gemi dalgaların üzerinde baş kıç yaparak ilerliyor, yattığı yatakta geminin hareketiyle salınıyordu. Uyuya daldığını anlamadan, kamaranın çalınan kapısından Zephyros’un sesini duyarak uyandı. Kapıyı açtı, karşısında duran Zephyros, Kaptanın onu kamarasına çağırdığını, bekletmeden yanına gitmesini söyledi.

Üstünü başını aceleyle toplayan Kahron;

“Bana Kaptanın yerini gösterir misin?”

Dışarı çıkan Kharon, Zephyros’un peşinden Kaptanın kamarasına geldi. Zephyros;

“Ben geri dönüyorum, sende kapıyı çalıp, içeri girersin. Merak etme kaptan lisanımızı bilir.”

Kharon, buna çok memnun oldu. Kapıyı çalarak içeri girdi. Kaptan onun geldiğini görünce;

“Gel bakalım, bu gece misafirim olacaksın. Bay Angio çok az insana güvenir ve onlar dışında kimseyle çalışmaz. Götürmekte olduğun tabloyu ve seni, benim korumama verdi. Adım Guido’dur, Kaptan Guido. Bende senin gibi Bay Angio için çalışıyorum. Adın, yanlış aklımda kalmadıysa Kharon, değil mi?”

“Doğru adım Kharon, Cenova’ya ne için gitmekte olduğumu zaten biliyorsun.”

“Daha önce açık denizlerde yolculuk yaptın mı?”

“İlk defa şimdi yapmaktayım.”

“Ben yıllardır denizin dalgaları üzerindeyim. Mare Nostrum’un bütün limanlarını gezdim ama en güzeli hangisidir bilir misin?”

“Ben hiç birini görmedim, hiç birisini bilmem, ama bildiğim tek liman vardır oda Konstantinopolis’tir.”

“Ne kadar şanslı olduğunu bil ki; benim içinde öyledir. Önce babam buraya gelmiş, burada âşık olduğu kadın Amymone ile evlenerek kalmış. Bende burada doğup, burada büyüdüm. Köklerim Latin’de olsa kendimi her zaman buralı gördüm.”

“Şimdi anlaşıldı. Merak ediyordum doğrusu dilimizi nerede öğrendin diye?”

“Gemideki tayfa Zephyros’ta bizdendir. Onunla anlaşırsın, Cenova’da limana indiğinde onu senin yanına veririm. O, azda olsa Latince bilir, istediğin yerlere götürür seni.”

“Bende bunu düşünüp dururdum ama artık fazla düşünmeme gerek kalmadı.”

“Hadi o zaman, şuradaki fıçıdan kupalarımıza bira doldur da karşılıklı içelim.”

“Bunu çok iyi dedin kaptan, açlık ve susuzluktan neredeyse baygınlık geçirecektim.”

“Ben Zephyros’a da söylerim, akşamları sana da kumanyadan verirler. İmkânlarımız kısıtlıdır, yol boyunca böyle idare edeceksin. Limana çıktığında sarhoş olmanın dışında istediğini yapabilirsin.”

“İyi ki seni tanıdım kaptan, Kaptan Guido.”

“Şimdi sen söyle bakalım, kimsin ne iş yaparsın?”

“Ben Byzantion’lu bir mozaik ustasıyım, aynı zamanda ressam olup fresk de yaparım. Beni, bilenler bilir.”

“Bay Angio için çalışma nedenini şimdi anladım.”

“Bu işte yalnız değilim, yanımda kıymetli eşim Minokta’da var. Oda bir ressam ve mozaik ustasıdır, biz birlikte çalışırız.”

“Bu işlerde kadının adı yoktur. Hele sizin gibi iş yapanı da ilk defa görüyorum.”

“Doğru söylüyorsun kaptan, zaten bizimde tek amacımız, kadının da bir adı olduğunu göstermektir.”

“Anlaşılan sende zoru seviyorsun. Seninle iyi anlaşacağa benzeriz. Bende zoru sevdiğim için kaptanlık yaparım. Denizle boğuşmak kolay iş değildir ancak yaşayan bilir.”

“Dalgalar azmadan, sakin denizde bunu anlamakta, anlatmakta ne mümkün. Eğer korku duymuyorsan, fırtınadan kurtulacağına inanıyor ve yükselen dalgalarla tek başına olsa da boğuşmaktan vazgeçmiyorsan, bir an gelip denizin nasıl hiddetinden vazgeçtiğini ve senin yaptığın ölüm kalım mücadelesini nasıl kazandığını göreceksin demektir.”

“Her zaman öyle olmuyor, gemin batabilir, sende suların içinde boğulup ölebilirsin. Denizcilerin kaderidir böylesine bir yaşam. Tek başınıza, bir orduya karşı savaşa kalkmışsınız. Gesu sia con te!”

Gece boyunca yol alan gemi Dardanelles’i geçmiş, gündoğumuna kadar kalmak üzere Tenedos adasındaki küçük limana girmişti. Güneş doğana kadar limanda kalan gemiden karaya çıkmadılar ama adada yaşamakta olanlar uzaktan görünmeye başlayınca, gemideki filika ile giden iki üç tayfa, her seferde yaptıkları gibi adanın suyundan ve güzel şarabından yeteri miktarda alarak geri döndüler. Ada gözlerinin önünde, sessiz ve sakince, gelecek olan başka gemileri beklemekteydi. Adamların işlerli bitince, kaptan gemiyi avara ederek limandan ayrıldılar. Bu kez rota Hydria Limanıydı.

Yelkenleri rüzgârla dolan gemi, dalgaların üzerinde ilerlerken, suya dalıp çıkan delphinuslar onları takip ediyordu. Küpeşteden denize bakmakta olan Kharon, onları izlerken bu yolculuğa çıkmadan önce duyduğu korkuların nasılda yersiz olduğunu, denizin hiçbir şeye benzemeyen güzelliği ortasında sanki başka bir yaşama doğmuşçasına, deniz yaratıkları ve su perilerinin dalgalarla oynaşarak vakit geçirdiklerini görüyordu.

Tenedos’tan ayrıldıktan sonra, yolculuğun ikinci gününde açık denizde uzaklardan görülen, Limnos ve çevresi yüksek keskin kayalıklarla dolu Agios Stratios adasını, akşama doğruda dağlık ve kıraç görünümlü, yalnızca buraya özgü küçük atları olan İskiri adasını geçtikten sonra yollarına devam ederek sonunda Euboea adasının doğusundaki Karystos Limanına girdiler.

Gece olduğundan kaptan kıyıya fazla girmeden açıkta demir attı ve tayfalar yelkenleri topladı. Uzun ve yorucu bir gün geçirmişlerdi, dinlenmek ve yeniden yola çıkmak üzere, nöbete kalan birkaç tayfa dışındakilerin hepsi derin bir uykuya daldı. Sabah olunca liman bölgesinde yüksek ve sarp tepelerin önünde uzanan büyük bir düzlük alan görülüyordu. Karaya çıkmadan, kaptanın vira demir komutuyla tayfalar hareketlendiler, geminin burnu rüzgâra doğru dönerken yelkenler fora edilerek, Hydria adasına doğru dümen tuttular.

Üçüncü günde, Kharon açık denizlerde olmaktan büyük keyif almaya başlamıştı, Akşamları birlikte içilen biralar, çalgıların eşliğinde uzak limanlardaki sevgililere yakılan şarkılar, Zephyros’un yanlarından geçtikleri adalar hakkında anlattıkları, tayfaların birbirleriyle şakalaşmaları, vardıkları limanların güzellikleri ve de Minokta’nın gözlerini hatırlatan Arşipel’in derin mavilikleri, saçlarına benzettiği öğle güneşi altındaki gümüş pırıltılar saçan köpüklü dalgaları…

Yine uzaklarda görülen adaların arasından geçerlerken, Zephyros rehberliği elden bırakmamış; doğudaki büyük adanın Zea, yakınlarından geçtikleri batıdakinin ise Makronisos adası olduğunu ve tepedeki dalgalı ufuk çizgisinde siluet halinde Ekklisia Panagia’nın görüldüğünü söylemişti.

Kaptan, kuzeyden esen rüzgârında yardımıyla hızla yol alan geminin rotasını, Venedik kontrolündeki, Hydria adasının Limnioniza limanına girmekten vazgeçerek, Monemvasia’ya çevirdi.  Burada birkaç gün kaldıktan sonra Matapan Burnundan geçerek yola devam etmek üzere gece vakti limana demir atıllar. Geniş ve büyük İyon Denizine çıkmadan önce de gemilerin kaldığı ve kumanyaları ile su ve ünlü Malvasia şaraplarını aldıkları durakları olacaktı burası. Kaptan, tayfalarına kalacakları süre içerisinde her zaman olduğu gibi sarhoş olmamaları koşuluyla karaya çıkma izni verdi.

Hava aydınlandığında limanın gemilerle dolu olduğunu gören Kharon, ada ve limanın Bizantion kontrolünde olduğunu öğrendikten sonra tayfalarla birlikte karaya çıktı. Zaphyros’un rehberliğinde kasabadaki kiliseleri görmeye gittiler. Bizantion kontrolüne geçmeden önce, kiliseler burada da Latinler tarafından tahrip edilmiş olduğundan, çiftlik arazileri ile üzüm bağlarından geçerek gittikleri Panagia Chrysafitissa’da bulunan Mesih’in zincirleri ile kafasındaki dikenli taç simgelerini göremediler. Gittikleri Aziz Nikolas kilisesinde de fazla bir şey kalmamıştı. Üzülerek limana döndüler, kendilerine ahtapot, kalamar ve lezzetli istiridyelerden oluşan bir ziyafet verdiler ve pek tabi ki yanında da meşhur Malvasia şarabından içmeyi unutmadılar. Kaptan sarhoş olmalarını yasakladığından, çakır keyif olana kadar oturdular.

Kharon merakla Zaphyros’a sordu;

“Kaptan tayfaların sarhoş olduklarını öğrenirse ne olur?”

“Hiç biri buna cesaret edemez, çünkü çok ağır cezası vardır, bir ayağından bağlanıp baş aşağı denize daldırılır, eğer boğulursa bir tayfa eksilmiş olur, boğulmaktan kurtulacak kadar nefesi varsa, bir daha sarhoş olmayı göze alacak kadar da içemez.”

“Cezası çok ağırmış doğrusu, peki ya kaptan, o sarhoş olur mu?”

“Ben hiç görmedim, göreninde olduğunu sanmıyorum ama seferde değilken herhalde olmuştur.”

“Peki, ya sen sarhoş olur musun Kharon?”

“Şarap ve onu insanlığa armağan eden kimdir bilir misin?”

“Hiç düşünmedim, yalnızca bulduğum zamanlarda içtim şarabı.”

“Öyleyse dinle de sana anlatayım. Tabiatın sırlarına ve gücüne ermek, yani tanrılaşmak, insan için ulaşılması en çok özlenen bir aşamadır. Dionysos bu ereğe varmanın yolunu en kolay şekliyle herkese sunar: Bu yol şarap ve sarhoşluktur.

Apollon ise aydın, durağan ve ölçülü gücü simgeler. Işıktır, doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme gücü ve yeteneğidir, Apollon sanattır, ama aynı zamanda da öngörmedir, anlama ve kavramadır, ışığın doğayı aydınlatıp karanlık kalan sırlarını çözümlemesidir. Ama bu güç, insanı bir seyirci ve bir taklitçi olmaktan da ileri götüremez, yaratıcılık insanın doğaya bir başka türlü coşkuyla karışmasını şart koşar, karanlık güçlerin gizemine ermesini… İşte bu gücü de şarabın tanrısı Dionysos simgeler. Dionysos doğanın kendisi değil, bir ana tanrıçada değil ama insann doğayla birleşmesini sağlayan bir araçtır sanki. İnsan için düşünülmüş, insan için yaratılmış bir tanrıdır.

Nitekim insan dişisinden doğmadır, insana karışır ve insan çilesini çeker, ta ki taşkın gücünün ne denli bir nimet olduğunu anlatabilsin insana.”

“Ne kadar güzel anlatıyorsun, Mesih’in kutsal kanını simgeleyen şarap içip sarhoş olmak ve tanrılaşmak.”

“E, ben pek öyle demek istemedim ama mademki sen bu şekilde anladın, bak o zaman sana bir başka soru daha sorayım, aşk nedir bilir misin?”

“Aşk mı? Hani şu herkesin bilip de ne olduğunu anlatamadığı aşkın ne olduğunu mu soruyorsun bana; hayır, bildiğimi söyleyemem.”

“İnan ki bir gün sende aşkın ne olduğunu bileceksin. Yoksulluk tanrıçası Penia ile bolluk tanrısı Poros’un oğlu olan Aşk, anasıyla babası arasındaki karşıtlığın sonucu olarak, ölümlüyle ölümsüz arası bir varlık, ‘cin’ diyeceğimiz bir yaratık. Bollukla, yoksulluktan doğan Aşkın talihi de ona göre; her zaman yoksul, çoklarının sandığı gibi hiç de öyle ince ve zarif değil, aksine kaba ve pis, evsiz barksız, yalınayak, açıkta, dağda, bayırda, kapı önlerinde, yol köşelerinde yatar kalkar. Ne yaparsa yapsın, asla yoksulluktan kurtulamaz. Babasına çeken tarafıyla da hep güzelin, iyinin peşindedir, yürekli, atılgan, dayanıklıdır, yaman avcıdır, hep tuzaklar kurar, fikirlere, buluşlara düşkündür, büyücülükte eşsizdir. Aslında ne ölümlü, ne de ölümsüzdür. Bakarsın aynı günde bolluk içinde gelişir, yaşar, birdenbire de ölür. Sonra yine babasının tabiatı gereği bir çaresini bulup dirilir. Bir şeyin eline geçmesiyle elinden kaçması bir olur. Öylece Aşk her zaman ne yokluk içindedir, ne de varlık içinde”

“Kusura bakma ama ben yine adına aşk denilen cin mi, tanrımı olduğu belli olmayan bu şeyin ne olduğunu hiç anlamadım.”

“Boş ver, zaten anlaşılmaz; onu anlamanın tek yolu, onu yaşamaktır.”

“Sen sarhoş olmadın değil mi Kharon?”

“Yok yok bu kadarla sarhoş olunmaz, hani dalgaların üzerinde gemide yürürken hafifçe sendelersin ya işte, tamda o kıvamdayım, yani ne düşüp yere serilecek, ne de yediklerimi çıkaracak kadar içmedim.”

“Bu gidişle öyle olacağa benziyorsun da,”

“Konstantinopolis’de surların dışında, deniz kıyısında hiç kimsenin bilmediği gözlerden uzak bir yerde yalnız kalmak ve sarhoş olmak istediğim zamanlarda gittiğim küçük bir mağaram vardır. Yanıma aldığım şarabı, sanatın ve yaratıcılığın sırlarına ermek için içerim. İşte o zaman çiçekler içindeki bahçelerden geçer, türlü renklerden çeşit çeşit çiçeklerden toplar, kocaman bir demet olunca da güzeller güzeli sevgilime götürüp armağan ederim.”

Arşipel ile Ionia Denizi sularının karıştığı, tepeleri üzerinde geceleri yanan ateşin denizcilere yol gösterdiği, önü kayalıklarla dolu, Taenarum’un açıklarından geçecekleri en zorlu yolda, sert rüzgârlar ve dev dalgalar onları beklemekteydi. Çünkü burası Ölüler Tanrısı Hades’in evi olduğu söylenen mağaranın da bulunduğu yerdi.

Kharon’la birlikte, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla Kaptan Guido’nun idaresindeki, çift direkli bir Latin yelkenlisi olan Elettra gemisi yola çıkmaya hazırlanıyordu. Tayfalar kaptanın komutlarını yerine getirmek üzere telaşla koşuşturuyorlar, limanda bekleyen diğer gemilerin arasından ustaca manevralarla geçiyorlardı. Adet olduğu üzere limandan ayrılmakta olan gemileri beklemekte olan diğerleri, yollarının açık ve rüzgârlarının uygun olması maksadıyla kampanalarını çalarak uğurluyorlardı.

Kuzeyden esen rüzgârın yardımıyla kıyıdan iyice açıldıktan sonra yolculuğun aynı şekilde devam edeceğini beklerlerken, uzaklardan Strabo Tapınağı’na ait kalıntıların görüldüğü burnun önünde süratle yol alırlarken dalgaların ve rüzgârların hışmına uğrayarak suların üzerlerinden aşıp gemiyi batıracağını sandılar. Bir yanlarında Laconian, öte yanlarında Messenian denizi önlerinde tutuldukları fırtınada, yelkenler toplandığından, nereye savrulduklarını bilemeden denizin üzerindeki dalgalarla boğuşup durdular. Dinmek tükenmek bilmeyen fırtınada, iki denizin sularının birbirine karıştığı, anaforların gemileri yuttuğu, Hades’in ülkesi kadar karanlık sulardan geçerlerken rüzgâr aniden yavaşlamaya ve dalgalar azalmaya, sular durulmaya başladı. Kuzeyden esen rüzgâr yön değiştirerek, güneyden gelmeye başladı. Kaptan elindeki tuhaf aletlerle güneşe baktıktan sonra tayfalara iki yelkeninde açılması komutunu verdiğinde, güvertede diz çökmüş, ellerini havaya kaldırmış denizciler o korkunç fırtınadan kurtulduklarına dua etmekteydi.

Güneyden esen rüzgârla dolan yelkenleriyle gemi, Sicilae Porto Syracusa’ya doğru yol alıyordu. Hava yavaş yavaş kararmaya yüz tutup gökyüzünde yıldızlar görülmeye başladığında, iskele tarafında kalan limanın rüzgâr altına doğru yaklaşmaya başladılar. Suyu iskandil ettiler, derinlik 10 kulaç kadardı, sahilden uzakta demir atarak gemiyi sağlama aldılar. Geceyi geçirmek üzere bekleyen gemilerde yakılan kandiller, limanda uçuşan lampyridae sürüsünü andırıyordu.

Başlarını koyup uyumaya çalıştıkları yerler hala sırılsıklamdı. Üzerlerindeki giysilerde kurumamış olduğu halde yorgunluktan yer beğenecek halleri kalmamıştı. Öylece güvertenin sert tahtaları üzerine serildiler.

Sabahın ilk ışıklarıyla gözleri açıldığında, gecenin ayazında titremekten çeneleri kilitlenmişti. Kharon ve diğer denizciler gemideki filikayı aceleyle denize indirerek kıyaya doğru kürek çektiler, sahilde güneşin ısıttığı altın renkli kumların üzerinde boylu boyunca uzanıp kaldılar. Uyandıklarında güneş gökyüzünde iyice yükselmişti. Üzerlerine yapışan kum taneciklerini silkeleyip perişan hallerini düzelttikten sonra çokta uzakta olmayan kasabada yiyecek ve içecek bir şeyler bulabilme umuduyla kıyıdaki patikadan yürümeye başladılar. Gemilerin sıkça uğradığı bir yer olan Porto Syracusa’da denizcilere hizmet eden pek çokta yer vardı. Bunların en başta geleni ve denizcilerin hiç ayrılmak istemedikleri güzel kızların bulunduğu evlerdi. Ama öncelik karınlarını doyuracakları, kızarmış tavuk kokularının etrafa yayıldığı önlerine gelen ilk yerdeydi. Birlikte yiyip içip günlerini gün ettikten sonra sahildeki filikalarıyla limanda bekleyen gemilerine döndüler.

Kaptan fırtınalı denizlerden sonra gemiyi batmaktan kurtaran denizcilerin tümünü ödüllendirmek üzere karaya çıkmalarına karışmaz, gün boyunca ne yaptıklarını sormazdı, pek tabi tek kural her zaman olduğu gibi sarhoş olmamaktı.

Porto Syracusa’dan, Napoli Krallığına uzanan Thyrnenoi’ni sularında yapacakları yolculuğun ilk gününe Messina Boğazını kalabalık bir gemi topluluğu ile birlikte geçerek başlayacaklardı. Açık denize çıktıklarında kuzeyden esen sert rüzgârla gemi, üzerine gelen dalgalara vurmaya başlamıştı. Her gelen dalgadan sonra boşluğa düşen geminin burnundan giren sular birer kamçı darbesi gibi gemiyi dövmekteydi. Rüzgâra karşı yol almamalarına rağmen hızla açık deniz üzerinde seyrediyorlardı. Her dalga vurduğunda, yelken direğinin gemiye oturduğu boşluktan gelen asap bozucu darbeler peş peşe kafalarıa vuruyordu. Buraya kadar geçtikleri denizlerin hiçbirinde böyle olmamıştı, Kharon darbelerin seslerini duymamak için elleriyle kulaklarını kapatmaya çalışsa da her seferde tepeden tırnağa sarsılmasının önüne geçmesi mümkün değildi. Napoli’ye doğru uzanan yolculukta, bütün yüklerini üzerlerine boşatan bulutlardan sonra havanın sakinleşmesiyle güneş göz kırpamaya başlamıştı. Kuzeye doğru olan rotayı, kaptan doğuya doğru dümen kırarak çevirmiş, bu sefer gemi çatırdayarak iyice denize doğru yatmıştı. Gemide ayakta kalan ne varsa büyük bir şamatayla geminin yattığı iskele tarafına doğru kaymıştı. Buna acemi tayfalarda dâhildi. Aniden yön değiştiren geminin yatmasıyla sağa sola tutunmaya çalışarak hızla geminin bordasına çarpan iki tayfadan birisinin burnundan kan gelmeye başlamış, diğerinin de omuzu yaralanmıştı. Acı dolu inlemelerine kimse aldırış etmemişti. Gemide böylesine acemiliklerden doğan kazalarda hayati bir tehlike olmadıkça, tayfanın hatasından ders alması için kimse onlarla ilgilenmezdi. Fırtınalarda deniz uçan böyle acemi denizcilere sıkça rastlanırdı. Sonra onlarda, böyle zamanlarda kendilerini bir yerlere iple bağlayarak denize uçmaktan korumasını öğrenirlerdi.

Daha uzun zaman yol alabilecek halde olmalarına rağmen, kaptan Cenova’ya varmadan önceki yolu üçe bölmüştü. Denizci Cumhuriyetler olarak adlandırılan bu sahillerdeki önemli limanlardan önce Napoli, ardından Port Populonia ve son olarakta Cenova limanına gireceklerdi.

Kharon’un bazı gecelerde kaptanla içtikleri bira ya da şarap eşliğindeki uzun konuşmalarda, bu bölgede ticaret yollarının güçlü donanmaları olan devletleri Pisa ve Ceneviz’in, Compagne Communis birliğince oluşturulan şehir devletleri olduğunu öğrenmişti.

Napoli Krallığı ise önce Sicilya Krallığına ait bir şehirken, çıkan isyandan sonra Regno di Napoli adını taşıyan başka bir krallık olmuştu.

Önceki seferlerden daha kısa sürede Napoli limanına vardıklarında büyük bir kalenin önünden geçerek kalabalık ıskarçanın arasında demir atacaklardı. Büyük Deniz’in önemli limanı olan Napoli’ye çoğunlukla Korsika, Sardinya ve Eoliyen adalarından gelen gemiler yük ve yolcu taşımaktaydı.

Kharon, arkadaşlık kurduğu tayfa Zaphyros’la birlikte, yol boyunca ilk defa gördüğü büyük liman şehrini gezmek üzere karaya çıktılar. Limana girerken gördükleri büyük kale Castel Nuovo’nun girişindeki kulelerin ve nöbet tutan parlak giysili askerlerin önünden geçerek sanatçıları ile ünlü Centro Storico meydanına inip, sokak ortasında resim yapanları gördüler. Kharon, Mesih’in doğum gününü resmeden sanatçıyı dikkatle izledi. Kısa süre içerisinde ne kadar farklı bir şekilde resim yaptıklarına inanamadı. Resimlerde sonsuza doğru giden bir derinlik vardı. Burada konuşulan dili Zaphyros’ta bilmediğinden ressama bu derinlik algısını elde etmeyi nasıl yaptığını soramasa da bunu en yakın zamanda denemeye karar verdi.

Kharon ve Zaphyros limanda, arpa ve sudan elde edilen maza ile yapılan bir hamurun üzerine konulan peynirle pişirilen çok lezzetli bir yemek yedikten sonra fazla oyalanmadan gemiye döndüler.

10. Bölüm

Kaptan bu limanda, sarhoşların denizcileri bıçakladığı büyük kavgalar çıkardıklarını, hırsızlık ve soygunculuğun olduğunu da bildiğinden onlardan geç kalmadan geri dönmelerini ve geceyi de gemide geçirmelerini istemişti.

Cenova’ya varmadan önce son uğrayacakları yer Port Populonia olacaktı. Eski bir tarihe sahip olan limanın bağlı olduğu Pisa artık Ceneviz yönetiminde idi. Arşipelago Toskano adı verilen Elba, Pianosa, Capraia isimli ve birkaç tane daha bilmedikleri adalar denizinden geçtikten sonra limana girdiler. Napoli kadar büyük olmayan limanda fazla gemide yoktu.

Fazla yolları kalmadığından geceyi geçirip erkenden limandan ayrılacakları uyarısını yapan kaptan, denizcilerin yemek yemesi ve birazda eğlenmesi için karaya çıkmalarına izin verdi. Kharon yine Zephyros’la birlikte etrafı dolaşmaya ve bir şeyler yemek üzere gemiden ayrıldılar.

Limana açılan dar sokaklardan geçerek Pisa egemenliğinde yapılan Casa delle Bifore’ye gittiler. Çarşıda deniz kabuklarından yapılan takılardan Minokta için parlak tokalı, bele bağlanan kalın iplerden örülmüş bir kemer aldı. Kapı önlerinde tembel tembel oturan satıcıların önlerinden geçerek, limana yakın bir yerlerde oturup, el büyüklüğündeki midyeleri, kocaman kupalarla getirilen bira eşliğinde midelerine indirdiler. Zephyros, meydanda dolaşırlarken yanlarına yaklaşan bir satıcıdan her denizcinin sahip olduğu gibi keskin ağızlı bıçaklardan bir tane alarak, belinin arka tarafına sıkıştırdı. Kharon bu işten pek hoşnut olmasa da sesini çıkartmadı. Nede olsa denizler tehlikelerle dolu dedi kendi kendine.

Artık yolun sonuna gelmişlerdi. Açık denizleri geçmişler, fırtınaları atlatmışlardı. Güneş tepeye varmadan, beyaz zemin üzerindeki kırmızı renkli haçın kolları arasında, “Cenova Libertas” yazan büyük bir bayrağın dalgalandığı limana gemiyi borda ettiler.

Kaptan, Kharon ve yanına verdiği tercümanlığı ile mihmandarlığını yapacak olan Zephyros’a gerekli açıklamaları yaparak:

Bay Angio’nun limandaki yerini tarif etti, buraya getirdikleri tabloyu oradaki agenzie teslim edeceğini ve bundan sonrasının tamamen kendi sorumlukları olduğunu ve geminin burada yapacağı işlerin tamamlanması ile dönüş için sefere çıkacakları zamana kadar kendilerine kalacakları yer bulmalarını istedi. Gemi hazır olduğunda haber ileteceğini de sözlerine ekledikten sonra ayrılmalarına izin verdi.

Gemiden indiklerinde, Zephyros önceden edindiği bilgiler çerçevesinde buranın Konstantinopolis’le benzer yanlarını işaret ederek, Kharon’a liman bölgesini gösterdi. Çok geç olmadan öncede, kalacakları ve yemek yiyecekleri çarşı içerisinde koca göbekli, kel kafalı Bruno’nun yerine gittiler.

Bruno Konstantinopolis’ten gelen konuklarına kalmaları için güzel bir yer göstererek yerleşmelerine yardım etti. Aşağıda da yemek için uygun yeri olduğunu söyledi.

Günlerdir yaptıkları yolculuğun yorgunluğunu üzerilerinde atarak deliksiz uyuyacakları yataklarına serilmeden önce, Bruno’nun hazırladığı iki lokma bir şeyleri de yedikten sonra sabahın ilk ışıklarına kadar rüyalara daldılar.

Güneşin doğuşuyla gözlerini açan Kharon, günün birinde Minokta ile buraya, ya da yolda gördüğü diğer yerlere gidebilmeyi hayal etti. Kim bilir neler yapıyordu şimdi?

Konstantinopolis’te tek başına kalan Minokta, Maria Magdalene tablosu üzerinde çalışmaya çoktan başlamıştı bile. Yeni tanıdığı Bayan Federica’nın inancı onu fazlasıyla etkilemiş, kadınlar adına kurulan tarikatı ve onun kız kardeşler topluluğuna da oldukça yakınlaşmıştı.

Kharon yataktan kalktığında neredeyse günün yarısı olmuştu. Genellikle günün bu sıralarında yenen bir menü, Bruno tarafından konuklar için hazırlanmıştı. Burnuna gelen iştah açıcı kızartmanın kokusunu takip ederek aşağı indiğinde, Zephyros’un bir masada oturduğunu görerek yanına gitti.

“Erken kalkmışsın, bu güzel kokulu kızartmanın adı nedir?”

“Fritta Pancetta, yemek ister misin?”

“Sen nasıl dayanabildin, yoksa yedin mi?”

“Seni bekledim, fazlada olmadı zaten ama daha geç gelseydin ne yapardım bilmiyorum? Şimdi Bruno’nun leziz domuzlardan yapılma pastırma kızartması ile tatlı şarabından içmenin tam zamanıdır.”

Güne iyi bir yemekle başladıktan sonra, Kaptan Guido’nun teslim edeceğini söylemiş olduğu tabloyu, agenzieden almak üzere yola koyuldular. Zephyros önceden de çeşitli işler için buraya gelmiş olduğundan bulundukları yerden buraya ulaşmaları zor olmadı. Temsilci Bay Emilio onlara, kalın bir beze sarılı olarak kendisine emanet edilen parçayı verdikten sonra gidecekleri yere götürmeleri için Bay Angio tarafından yazılmış bir notu da Kharon’un eline tutuşturdu. Gidecek oldukları Santa Caterina Kilisesi’nin yerini bilmediklerinden Bay Emilio’dan öğrendiler.

Limanın kuzey tarafında kalan kiliseye gitmek için biraz yürümeleri gerekecekti. Tabloyu taşımak üzere Kharon’a yardım eden Zephyros, geçtikleri yollarda fazla yorgunluk duymamaları için bir yandan da Cenova hakkında bildiği şeyleri anlatıyordu.

“Bu şehrin Konstantinopolis’le benzer yanları olduğunu söylemiştim değil mi?”

“İkisinin de liman şehri olması yeteri kadar benzediklerini ortaya koyuyor zaten.”

“Doğru, burada da suları her zaman sakin Prosforian limanına benzer şekilde, gemilerin dalgalardan korunması için Polcevera suyolu üzerinde kurulu irili ufaklı iskeleler vardır.”

“Pek çok şey gibi evler ve yollarda benziyor.”

“Ancak burada tek benzemeyen şey inançlardır. Burada Katolik Dominiken rahipler ile rahibeler vardır. ”

“Sen bunlar hakkında bir şeyler biliyor musun? Benim bir Ortodoks olarak haklarında pek bilgim olduğu söylenemez.”

“Birde Fransisken denilenler vardır burada ama onlar çok fazla değildir, anladığım kadarıyla bizde onların kiliselerine gidiyoruz sanırım.”

“Taşıdığımız şu beze sarılı şey aslında bir tablo, görevimde bu tabloyu onlara, yani senin dediğin gibi Fransisken rahiplere, Konstantinopolis’te bulunan Bayan Federica adına getirerek teslim etmekti. Sağ salim buraya kadar gelebildik, şimdide başına bir şey gelmeden tabloyu yerine teslim edelim.”

“Yolumuz az kaldı, biraz daha gayret edersek oraya ulaşacağız.”

Biraz daha yürüyerek uzaktan görülen kiliseye geldiklerinde kapıda yazılı olan “Fraternita San Francesco”  levhasını gördüklerinde doğru yerde olduklarını anladılar. Taşıdıkları yükü dikkatlice yere bırakarak, biraz soluklandıktan sonra kilisenin ağır kapısını iterek içeri girdiler. Başlarını üzerinde kemerli bir tavan vardı; ileride sade, süssüz duvarlar sivri tepeli kemerlerle destekleniyordu. Tavanın birleşme noktalarında rutubet lekeler bırakmış ve boyaların bir kısmı soyulup dökülmeye başlamıştı. Kemerlerin altında durdular ve önlerine çıkan beyaz saçlı, karakaşlı toprak rengi giysili bir rahip onları karşıladı.

Kharon, rahibi başıyla selamladıktan sonra, temsilci Emilio’nun verdiği notu cebinden çıkartarak Zephyros’a;

Taşıdıkları yükü Konstantinopolis’ten, Bayan Federica adına getirdiklerini rahibe söylemesini istedi. Zephyros’u dinleyen rahip, yüksek sesle Zephyros’a cevap verdiğinde, Kharon elindeki notu rahibe uzattı.

Rahip notun üzerinde “Peder Antoine” adının yazılı olduğunu görünce, beklemelerini söyleyerek ortadan kayboldu. Geri geldiğinde kendisini takip etmelerini istedi ve onları, Başrahip Antonie’na götürdü.

Başrahip Antoine, üst katta kapısız bir bölmedeki koltukta oturmaktaydı. Yalnız değildi, yanında ayakta bekleyen bir adam daha vardı. Ayakta bekleyen adam boynuna kadar ilikli koyu toprak rengi bir önlük giymişti. Elinde tuttuğu notu Başrahibin önünde, Bayan Federica adına Konstantinopolis’ten gelenlerin de duyabileceği şekilde okumaya başlamadan önce, onlarda taşıdıkları yükü yan tarafta duran, ahşaptan yapılma cilalı ve raflarında el yazması kitapların bulunduğu dolabın önüne koymalarını istedi.

Peder Antoine, Kharon’a doğru dönerek;

“Kardeşimiz Federica’nın, size emanet ettiği yük herhalde budur?”

Zephyros’un aracılığı ile süren konuşmalardan sonra, Başrahip Antoine, ayakta duran Peder Lavigne’den mektubu okumasını istedi.

Saygıdeğer Peder Antoine,

Konstantinopolis’ten Azize Clara Cemaati adına, ressam ve sanatçı Kharon’un korumasına emanet ederek, onun sanatçı eşi Minokta tarafından yapılan “Madonna delle Lettera” adlı tabloyu Kilise ve Manastır için bir armağan olarak göndermekteyim.

Kabul ederseniz beni ve eşim Angio’yu çok mutlu edersiniz.

Sister Federica

“Peder Lavigne, şu tabloyu görmek için sabırsızlanmaktayım doğrusu.”

“Bende Sayın Antoine.”

“Baylar tablonun üzerini açar mısınız?”

Kharon ve Zephyros, tablonun örtüsünü kaldırarak ortaya getirirler. İki yandan tuttukları tabloya, Peder Antoine ile Lavigne huşu içinde bakakalırlar.

“Bu tablo, Kilise ve Manastır için çok değerli ve çok büyük bir armağandır Lavigne. Bu tabloyu derhal Baş Rahibe Louise’de görmeli. Ona haber verir misin?”

Peder Lavigne, Kilisenin yanındaki Azize Clara Manastırı Baş Rahibesi Louise’in yanlarına gelmesi için haber gönderdikten sonra merdivenlerden nefes nefese çıkan Rahibe Louise, içeri girer girmez iki kişinin ortasındaki tabloyu gördüğünde “Oh Mama Mia!” diye tiz bir çığlık attı.

“Bu da nedir Sayın Antoine?”

“Bu “Madonna delle Lettera” nın tablosudur. Konstantinopolis’ten Sister Federica ile eşi Angio, Azizler Günü kutlaması için göndermişler.”

“Bu, bu çok ama çok değerli bir tablodur bizim için Sayın Peder Antoine, bizim bunu kabul etmemiz pek doğru gibi gelmiyor bana.”

“Rahibe Louise, evet bu tablo çok değerlidir ama bunun bir önemi yok, onun asıl değeri taşıdığı derin anlamındadır.”

“Bunu çok iyi korumamız ve sahip çıkmamız gerekecek o zaman. Sister Federica ile eşi Angio tarafından bağışlanan bu eser Manastıra da değer katacaktır.”

“Elbette Rahibe Louise, Kilise’ye de.”

Ayakta beklemekten yorulan Kharon ve Zephyros’u işaret eden Rahip Antoine, Lavigne‘ye;

“Şimdi bu yorgun adamları konuk edelim, Rahip Laurent onlara kalacakları yeri göstersin.”

Kharon ve Zephyros, Peder Antoine ile Lavigne’nin yanından ayrılarak, kalmaları için kendilerine verilen, beyaz boyalı ve içinde eşya olarak iki tahta yataktan başka, el ve yüz yıkamada kullanılan derin bir çanak ile üzerine konmuş birde kap duran odaya götüren Rahip Laurent, akşam yemeğini birlikte yemelerinden hoşnut olacaklarını söyleyerek yanlarından ayrıldı.

“Zephyros, seninde dikkatini çekti mi bunların adları diğerlerinden farklı bunun sebebi nedir acaba?”

“Pek dikkat ettiğim bir konu değil bu Kharon ama daha önceki seferlerde buraya geldiğimde yaygın olan inancın Rahipleri ile Rahibeleri bu şehre daha önceleri Fransa ülkesinden gelerek, Kiliseleri ile Manastırlarını burada kurduklarını öğrenmiştim. Hepsi de yardımsever insanlardır.”

“Bir farkta giysilerinde var. Limanda gördüklerim beyaz üzerine siyah cüppe giyiyorlardı, bunların ki ise toprak renkli.”

“Siyah ve beyaz giysileri olanlar Dominikenler,  toprak renkli giyenler ise Fransiskenlerdir.”

“Fransiskenlerin ne olduğunu biraz biliyorum da, Dominiken dediklerinin inancı nedir? Onlarda bizimle aynı tanrıya inanmazlar mı?”

“Ben bu işlerden pek anlamam Kharon, iyisi mi sen bunu kaptana sorarsın; o bu işleri iyi bilir.”

 Kapıyı çalan genç bir rahip;

“Sizleri akşam yemeği için götürmeye geldim.”

Kilisede bulunanların toplu olarak yemek yedikleri, mumlarla aydınlatılan uzun masalarda karşılıklı olarak oturan rahiplerle birlikte, fasulye, peynir ve şaraptan oluşan akşam yemeğini yedikler.

 Kharon, yanındaki Zephyros’un kulağına doğru eğilerek sessizce;

“Bu kadar çok rahibin arasında Mesih’in son akşam yemeğindeyiz sanki”

Zephyros, gülmesini belli etmemek için bir eliyle ağzını kapatarak, başını aşağı yukarı salladı.

Yemek bittiğinde yanlarına gelen Rahip Laurent;

“Burada misafirimiz olarak istediğiniz kadar kalabilirsiniz.”

“Konukseverliğiniz için sizlere minnettarız. Ancak yarın sabah bizi limanda bekleyen gemimize döneceğiz.”

“Sizleri tanımak güzeldi, buraya gelerek kalan çok kişi olmaz ama gelenler mutlaka bir gün kapımızı yeniden çalarlar.”

“Kim bilir sayın peder? Belki bir gün geliriz. Belki de siz bir gün Konstantinopolis’e gelirsiniz.”

“Constantinople… Pulchra patria procul!”

Sabah dinginliğinde yola koyulduklarında, yükseklerde uçan deniz kuşlarını gören Kharon; yakında yağmur yağacak dedi. Zephyros;

“Ne o, kuşların uçuşuna bakıp gelecekten haber mi alıyorsun?”

“Yoo, ama balıkçılardan deniz kuşlarının her zaman insanlara bir şeyler söylediğini duymuştum.”

“Şanslı hayvanlardır şu deniz kuşları; onlar hem karada yürür, hem havada uçar hem de denizde yüzerler.”

“Kuşlar bana bir öykü anımsattı. Anlatayım da yolumuz kısalsın bari.”

“İyi anlat bakalım.”

“Büyük Romanum’un nasıl kurulduğunun öyküsüdür bu;

Alba kralı Numitor ile kardeşi Amulius arasında taht kavgası başlar. Kavganın sonunda tahtı ele geçiren Amulius, Numitor’u hapse attırır. Kızı Rea’yı da uzak bir köye gönderir. Rea bir gün çeşmeye su almaya gittiğinde Tanrı Mars’ın saldırısına uğrar ve hamile kalır. Rea’nın ikiz çocukları olduğunu öğrenen Amulius, çocukları bir sepet içinde Tiber ırmağına attırır.  Suları birden alçalan ırmakta bebekleri taşıyan sepet, ırmağın sığ bir kıyısında kalır. Kıyıdan su içmeye gelen yavrularını yitirmiş bir kurtta ikizleri bulur ve onları emzirmeye başlar.

Sürüsünü otlatan Faustus adlı bir çobanda, yalnız başlarına kalan ikizleri gördüğünde onları yanına alarak karısı Lorentia’ta götürür. Çocuklardan birinin adını Romulus, diğerinin adını da Remus koyarlar.

Remus, günün birinde Amulius’un hayvanlarını otlatan çobanlara saldırır. Çobanlar Remus’u yakalarlar ve Kral Amulius’un önüne çıkarırlar.

Bu sırada orada bulunmayan Romulus, Faıustus’un yanına döndüğünde Remus’un nerede olduğunu öğrenerek, yanına topladığı adamlarla Amulius’un sarayını basar. Başında olduğu adamlarla sarayı ele geçirerek, Amuluis’u devirip yerine Numitor’un kral olmasını sağlar.

Remus ve Romulus saraydan ayrılarak, çıktıkları tepelerde dolaşırlarken, kendileri için bir şehir kurmaya karar verirler. Şehrin nerede kurulacağı konusunda aralarında tartışma çıkınca fallara başvururlar, kuşların uçuşlarından anlam çıkarmaya çalışırlar. Remus uzaklardaki Aventine tepesinin üzerinde uçan altı akbaba görür. Romulus’ta Palatine tepesinin üzerinde uçan on akbabayı görünce tartışmayı kazanır. Şehrin nerede kurulacağı belli olmuştur. Remus, kendi istediği olmadığından küskündür. Romulus’ta seçtiği yere bir sınır çizerek, bu sınırı geçecek kimsenin öldürüleceğini söyler. Remus’ta çizginin üzerinden geçince, Romulus onu öldürür.

Böylece tek başına kalan Romulus, şehri Palatine tepesine kurmaya karar verir. Yörede bulunan ne kadar suçlu, hırsız, katil ve eşkıya varsa buraya gelerek Romulus’un yanına sığınırlar ve onu kral yaparlar. Ama aralarında kadın pek azdır. Romulus’ta buna çare olarak, bir bayram şenliğinde Sabinleri çağırır. Silahsız olan Sabinlere saldırıp onların kadınlarını kaçırırlar. Sabinlerde silahlanıp geri geldiklerinde, kadınlar araya girerek çarpışmayı önlerler. Böylece Romulus seçtiği Palatine tepesine kurduğu kentin temellerini de atmış olur.”

“Demek, Romanum’un kuruluş öyküsü böyleymiş. Bense bu ünlü kente daha önce gittiğimde gördüklerim beni nerdeyse büyülemişti. Senin anlattığın öykünün aksine, kentin yedi tepe üzerine kurulu olduğunu duymuştum.”

“Evet, aynı şeyi Konstantinopolis içinde söylerler ama bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Çünkü Roma’daki tepelerin adları bellidir. Oysa Konstantinopolis için böyle belirli adlar yoktur.”

“Neymiş bu tepelerin adları?”

“İlki Palatine, öyküdeki Romulus’un şehri kurduğu tepenin adı. Diğerleri de Aventine, Capitol, Quirinal, Viminal, Esquiline ve Caelian olarak adlandırılmışlardır.”

 “Limana geldik bile, giderken o kadar uzun gelen yol, dönerken ne kadar kısaldı değil mi?”

“Belki de benim anlattığım öyküdendir.”

“İnsan bilmediği yerlere giderken yol hep uzun gelir. Ama bir kere gideceği yolu öğrenen insan için artık o yol kısalır. Biz denizciler bunu hep yaşarız. İlk seferlerde denizler geçmekle bitmez, sana da öyle olmadı mı?”

“Bilmem, ben geçtiğimiz denizlerin, gördüğüm limanların, rüzgârların, dalgaların karşısında; gezginliğin ve maceranın tadına varmaya çalıştım. Her gördüğüm yer bana yeni bir şey öğretti. Aklımda ve zihnimde birikenler çoğaldı.”

Döndüklerinde, Bruno onları karşıladı ve gece gelmedikleri için merak ettiğini söyledi. Başlarına kötü bir şey gelmediğini öğrendikten sonra onlara, yeni yaptığı domuz yahnisinden verdi. İyice acıkmış olan Kharon, yemekten sonra Zephyros’tan şehirde bildiği yerleri göstermesini istedi.

Azizler Gününün farklı zamanlarda kutlanması nedeniyle, bu gün ayine katılabileceklerini Bruno’dan öğrendiklerinde oraya giderek ayine katılmaya karar verdiler.

Ayin, manastır ile şehrin hastaları ve yoksulları için bir bakım yerinden oluşan San Giovanni di Pré kilisesinde yapılacaktı. Burası, Cenova’dan Büyük Denize giden tüm limanlar ile diğer ülkelerden gelen kara yolları arasında önemli bir merkezdi. Kutsal Topraklara giden şövalyeler, askerler, tüccarlar, din adamları ve tüm hacılar içinse bir bağlantı noktasıydı.

Cemaatin toplanmasıyla birlikte, tüm azizler ile ölmüş olanların hatırası adına dualar ile duyarlı okumalar yapılarak başlayan ayin, çanın çalmasıyla, yakın zamanlarda ölmüş olanların her birinin adına mumlar yakılmasıyla devam ediyordu. Ancak ayinden sonra ölülerin mezarlarına çiçek bırakmak için topluca yürüyen cemaatin yanından ayrılarak, önlerindeki yokuştan çıkarak şehrin yüksek yerden göründüğü tepedeki ağaçlık bir alanda oturdular. Zephyros sırt üstü otların üzerine yatarak, üzerlerinden hızla geçmekte olan bulutları seyre daldı. Kharon’da uzaktan görülen deniz üzerindeki ışıltıları, Minokta’nın yaptığı cam mozaiklerin güneş ışığındaki parlamasına benzeterek içinde uyanan özlem duygusuyla, bir an önce geri dönmeyi arzu etti.

Sessizce geçen bir sürenin ardından arkasından gelen sert rüzgârla ürpererek daldığı hayallerden uyanarak, Zephyros’a seslendi;

“Kalk artık, senin rüzgârın esmeye başladı.”

“Nerden benim rüzgârım oluyormuş?”

“Bilmez misin denizci, bu rüzgârın adının Zephyros olduğunu.”

“İlk defa senden duyuyorum.”

“O zaman bileceksin adının rüzgâr olduğunu.”

“Senin adın neymiş bakalım, sen biliyor musun?”

“Tabiî ki biliyorum. Benimle konuşan herkes, ölümden sonra her türlü varlığın boş olduğunu öğrenir.”

“Ben seninle bütün yol boyunca konuştum ama bana böyle bir şey demedin.”

“Benimle değil, öldükten sonra konuşacağın Kharon’dan öğreneceksin.”

“Öyle biri mi varmış?”

“Bunu da sana başka zaman anlatırım. Hadi daha fazla üşümeden kalkalım artık.”

Çıktıkları yokuştan aşağı inerek şehir içindeki San Lorenzo Bazilikası yakınındaki çarşıya girdiler.

Çarşı içerisinde, hiç görmediği ve yemediği bir çeşit hamurdan yapılma pasta ile et ve etten yapılma yiyecekler satılan dükkânlar, çeşitli kumaşlarla, kutsal topraklara gidecek olanların kullandığı, Aziz Petrus haçının dahi bulunduğu eşyaların satıldığı yerleri gördüler.

Kadınlar, çarşı içinden peçeleri ve üzerlerine aldıkları şal ile geçiyorlardı. Kahron’un gözleri, kalabalık içerisindeki bu kara giysilere takıldı.

Satıcıların yanlarındaki peçeli siluetlerden bir kaçı kumaşlara dokunuyor, konuşarak ağırdan alıyor ama satın almaya yanaşmıyorlardı. Dilin bir yabancılık kaynağı olmadığını, insanın davranışını değiştirecek başka şeylerin olması gerektiğini anladı.

Kharon, pasta yemek isteyince, Zephyros’ta hiç düşünmeden teklifi kabul etti. Yumurta ile haşlanmış hamurdan yapılan pasta, değişik peynir çeşitleri eşliğinde, şarap ya da birayla yeniyordu. Birer tane yedikten sonra kalktılar.

On iki havarinin bazilikası olan, şehrin koruyucusu Aziz John’un küllerinin konularak kendisine adanan şapelinde bulunduğu, San Lorenzo’ya ziyaret ettikten sonra gece kalacakları Bruno’nun yerine döndüler.

Bundan sonra, kaldıkları bir kaç gün içerisinde de siyah beyaz giysileri ile taktıkları zincirin ucunda sallanan büyük bir haç olan Dominiken rahiplerinin yönetimindeki Santa Maria di Castello’dan başka, Cenova Piskoposu San Siro Bazilikası ile San Giacomo’yu gördüler.

11. Bölüm

Cenova’da geçirdikleri zamanda Kharon anladı ki, böyle yapısı olan bir Krallığın gözünde canlandırdığı kadarda geniş ve büyük olmadığıydı. Ancak Konstantinopolis’te nasıl olup ta bu kadar büyük bir ayrıcalık kazandığı sorusunun cevabı ise hayli anlaşılmazdı.

Zephyros, gemiye bakma zamanı geldiğini Kahorn’a hatırlattı. Birlikte limana indiler. Gemideki yükleme ve boşaltmanın bittiğini, yola çıkmak üzere son hazırlıkların yapıldığını öğrendiler. Kaptan bir sonraki gün hareket edeceklerini, yarın gecede gemide olmalarını istedi.

Ertesi geceyi de Bruno’da geçirdikten sonra, gemiye döndüler. Çıkacakları geri dönüş yolculuğunda Kharon, edindiği denizde uzun süre kalma deneyimi ile üşümemek için kalın yünlü bir giysi ve başı koruyan berelerden, Minokta içinde Fenike lavantası almıştı.

Kharon, gemide kaldığı kamaraya eşyalarını bırakarak güverteye çıktı. Limanda bağlı olan, yeni yüklenen ya da yüklerini boşaltmakta olan gemiler ile bağırış çağırış sesleri arasındaki tayfaların hareketliliğini, limanda yük taşıyan hayvanları, masaya oturmuş önlerindeki kantara konan balyaları tartarak bir yerlere yazan kâtipleri, etrafta dolaşan uzun kılıçlı ve giysili muhafızları, Korsika ve Sardinya’ya gidecek yolcuları, denizcilere bir şeyler satmaya çalışan çocukları, hırpani kılıklı dilencilerden oluşan kalabalığın yarattığı renkli görüntüleri izlemeye daldı.

Omzuna dokunan elin ürküntüsüyle geri dönüp baktığında kaptan Guido’yu gördü. Toparlanarak kaptana, limanı izlemekte olduğunu söyledi. Kaptan;

“Görüyorum, öylesine dalmıştın ki, yanına geldiğimi dahi fark edemedin.”

“Böyle kalabalıkları izlemeyi hep sevmişimdir kaptan. İnsan gözünü alamaz. Çarşılardaki, pazarlardaki insanlar, oradakilerin yaşamalarını da anlatır bize. Ne yerler ne içerler, ne giyerler… İnsanlar, zengin midir fakir midir?”

 “Kaç gündür burada kalıyordunuz, anlat bakalım neler gördün neler yedin? Zephyros sana yardımcı oldu mu?”

“Zephyros, elinden gelen ne varsa yaptı hatta onun ötesinde, bildiği veya gördüğü pek çok şeyi de benimle paylaştı. O iyi bir denizci olduğu kadar iyi bir insanda.”

“Bende severim Zephyros’u, ne de olsa onu ben eğittim. Denizleri ben öğrettim.”

“Senden hep saygı ve övgüyle söz ettiği kadar, senden ne kadarda çekindiğini gördüm ben.”

“Öyledir, bütün tayfalar öyledir. Bilirler ki, onları sevdiğim kadar, hatalarını da asla affetmem ve en ağır cezayı veririm.”

“Ölümüne kadar cezalar…”

“Evet, affetmek tanrının işidir, bizim değil. Suçu bağışlarsan, cezanın ne hükmü kalır.”

“Ama İsa Mesih, sana bir tokat atana, diğer yanağını da dön diyordu.”

“İnananların, doğru ve olumlu hareketlerde bulunmasını anlatmak istiyordu, yoksa kavgaların sonu gelmezdi.”

“Kavgaların olmadığı bir yer mi var, kaptan?”

 “Bütün, kiliseler, bütün rahipler bunu anlatmaya çalışıyorlar ama ne yazık ki dinleyen yok.”

“İnsanlar huzur içinde ve tüm zenginliklerin tadını çıkaracağı başka bir yer yaratmışlar ve öldüklerinde oraya gideceklerine inanmışlar.”

“ Oraya kimin gideceğini, kimin gidemeyeceğini bilen, yalnızca Yüce Rab’tır.”

“O zaman bize düşen, doğrudan, iyilikten ve güzellikten yana olmaktır.”

“Şimdi benimle aynı şeyi düşünmeye başladın işte. Burada ayaküstü konuşacağımıza gel de benim kamaramda konuşalım.”

“Buraya kadar gelme amacının gereğini yerine getirebildin mi bari?”

“Evet kaptan, hem de zamanında tabloyu teslim ederek. Böylece taşıdığım büyük sorumluluğu da yerine getirmiş oldum.”

“Ne büyük mutluluk değil mi? Bende gideceğim limana vardığımda aynı şeyi hissederim. Ama bizimki hep başka bir limana gitmektir. Ne yolumuz, ne sorumluluğumuz sona erer.”

“Galiba benimde öyle, bir tabloyu bitirdiğimde, bir mozaiği tamamladığımda yerine bir başkası gelir. Anlayacağın benimde yolum hiç bitmez.”

 “Haydi, hiç bitmeyen yollarımızı, biraz şarap içerek renklendirelim.”

“Konstantinopolis’e giderken aynı limanlarda mı kalacağız kaptan?”

“Ne o, özledin mi geride bıraktıklarını?”

“Özlemez miyim hiç kaptan, her gün, her an sevgilimi düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Bak ne de güzel renklenmeye başladı yolumuz, her sevda, her aşk yeni bir liman demektir Kharon.”

“Benim bir tek limanım vardır kaptan, onun adı da Minokta’dır.”

“Ne mutlu sana ki, Minokta’nın adı aklından hiç çıkmaz. Ne yaptı ki bu kadın sana her an onu özler, onu düşünürsün?”

“Benim yalnız kalmak istediğim zamanlarda gittiğim, surların dışındaki kıyılarda gizli bir yerim vardır. Oradan denize baktığımda karşı tarafta gördüğüm bir adacıkla üzerindeki küçük kuleyi sende bilirsin herhalde?”

“Evet, her gece üzerinde ateş yanan Leandros’u bilmeyen yoktur Konstantinopolis’te.”

“Ya hikâyesini bilir misin?”

“Bir aşk hikâyesi olduğunu duymuştum ama nasıl bir aşkın hikâyesidir bilmem.”

“Aşk için ölmeli mi kaptan, aşk o zaman mı aşk olur?”

“Âşık olan sensin, bunu sen söyleyeceksin Kharon.”

“Bir zamanlar o kulede adı Hero olan bir kız yaşardı. Leandros kızı çarşıda gördüğünde, gözlerinin derinliği, senin geçtiğin denizlerden daha derin olan kızın, mavi gözleri ile güzelliğine vurularak ne pahasına olursa olsun ona kavuşmak istedi. Bakışlarıyla mı anlaştı, yoksa konuşmalarıyla mı bilinmez ama Leandros, kuleye ulaşmak için yanıp tutuşmaktaydı. Bir gece dalgalara bakarken kulenin tepesinde bir ateşin yandığını gördü. Hero kuleye çıkarak, elindeki meşaleyi sallayıp durmakta, Leandros’u çağırmaktaydı. Deniz durgun, ay, deniz üzerine vuran ışıltılarıyla Leandros’a yol göstermekteydi. Leandros var gücüyle yüzdü, boğazın serin suları dahi yanan gönlünün ateşini dindiremiyordu. Hera’nın elindeki meşalenin yanan ateşi gitgide yakınlaşıyordu. Bir kulaç, bir kulaç daha ona kavuşacak, ince gövdesini kollarıyla saracak, dudakları dudaklarında sevgilisinin yumuşaklığını bulacaktı. Son bir kulaçla karaya ayakbastı, soluk bile almadan kuleye koştu. Kulenin kapısı açıktı, içeri daldı, merdivenleri tırmandı. İlk defa birbirlerine sarılacak bir kadınla, bir erkek nasıl duraklar, karşılarına çıkan mutluluğa nasıl şaşkınlıkla inanmadan bakarlarsa, Hera ile Leandros’ta öyle durakladılar. Meşale söndü…

Bir gece, bir gece daha, Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzüyor, her gece Hero’ya kavuşuyor ve her sabah, yaz gecelerinin kısalığına üzülerek geri dönüyordu.

Yaz geçmiş, dondurucu rüzgârlar esmeye başlamıştı. Kulede meşalenin yandığını gördüğünde ne rüzgâr, ne dalga, ne soğuk durdurabiliyordu Leandros’u, denize dalar dalmaz durmadan kulaç atarak varıyordu kuleye. Hero korkmaya başlamıştı, denizden çıkan sevgilisinin bedenini saran hızla esen buz gibi rüzgârlar, meşalesini söndürecek gibi oluyordu bazı geceler. Yine de gelme diyemiyordu Leandros’a. Öpüşemeden, koklaşamadan, biri boğazın bir kıyısında öbürünün ayrı kıyısında kalması, akla sığmayan, olmayacak bir şeydi.

Bir gece fırtına daha sert esti Hero’nun elindeki meşalesini söndürdü. Yükselen dalgalar Leandros’un gövdesini döve döve kuleden uzağa götürdüler, bütün gücüyle karşı koymaya çalıştı ama kulenin tepesinde yanan meşalenin ateşini görmüyordu ki, nereye doğru yüzeceğini bilsin. Yol gösterecek olan ay ışığını da kara bulutlar kapatmıştı. Leandros’un yüreğindeki ateş henüz yanıyordu ama kollarının gücü tükenmişti. Buz gibi bir donukluk sarıyordu bedenini. Ne olduğunu bilemeden bıraktı kendini denize. Sabaha karşı deniz ölü bedenini attı kulenin olduğu adacığın kıyısına. Kurşun gibi bir sabahtı. Hero sönen meşalesini yakmış, bitkin ellerinde tutuyordu. Kıyıya çarpan Leandros’un cansız bedenini görünce, ona ölümde olsun kavuşmak için kendini azgın dalgaların arasına bıraktı.”

“Âşık olmayı bende çok istemiştim Kharon. Doğrusu bende çok zaman önce sevdalandım ama suç bendeydi. O güzel kız her gün gelip beni görüyor, aşkından ölüyordu. Ben ne yapıyordum; acele etmiyor, nazlanıyor, onu üzmekten hoşlanıyor, beğenmezlikten geliyordum. Sonra o ahlaksız çıktı ortaya, kandırdı kızcağızı. Benim olan kızla seviştikten sonra, onu unutmaya çalıştım. Biliyorum bütün suç bendeydi ama bana; sen istemedin ki dediğinde, bir daha sevdalanmak hiç içimden gelmedi. Artık her gittiğim limanda başka bir sevgilim var.”

Sabahı etmişler, geçen zamanı anlamamışlardı. Dönüş için limandan ayrılmanın vakti gelmiş, kaptan tayfalara emirlerini yağdırmaya başlamıştı. Güzel bir günün sabahında esen rüzgârla yelkenler dolmuş, denize açılmışlardı.

Güneş ışıkları altındaki denizin, gümüş parıltılar saçan köpüklü dalga tepeleriyle kesintiye uğrayan sonsuz görüntüsüne gözleri alışmış, onu hayalini kurduğu geleceğe taşıyordu.

Kharon’un günlerdir süren yolculuğunun ve yokluğunun özlemiyle geçen zaman içinde Minokta, sık sık Bayan Federica’nın yanına giderek, üzerinde çalıştığı Agora Manastırına bağışlanacak olan tabloyu tasarladığı şeklide yapmasında sorun çıkmaması için görüşmekteydi. İsa’nın çarmıhtan indirilişi sırasında yanında bulunan ve acı içinde haykıran Maria Magdalene’in, göğsünü ve sırtını geniş şekilde açık bırakan giysisi ile yapmayı tasarladığını, bu görünüşünün fahişe geçmişiyle bağlantılı olması ile günahkâr ve tövbekâr kadınların koruyuculuğunu anlatmak isteğinden söz ediyordu.

Bayan Federica, buna karar verecek olan kişinin kendisi olduğu düşüncesini her ne kadar önceden söylediyse de, manastıra giderek görmesini ve oradaki rahiplerinde yaşadığı ruhu içinde hissettikten sonra yapmasını salık verdi.

Kharon’un yokluğu sırasında Bayan Federica’ya yaptığı ziyaretlerde “Kız Kardeşler” topluluğuna da ilgisi artmıştı. Bu ilginin odağında olan rahiplerin (Fréres Minours) ve manastırın yaşatacağı duyguları da iyice içinde hissedebilmek isteğiyle oraya gitmek için birkaç gün daha bekledi. Belki bu sürede Kahron’da geri dönmüş olur, birlikte gidebilirlerdi.

Cenevizli tacirlerin, gemileri ile uzun zamandır yürüttükleri deniz ticaretinin güvenli limanı Konstantinopolis’e dönmek üzere Cenova’da yelkenlerine dolan rüzgârın gücüyle yola çıkan Elettra gemisi, giderken izlediği rotayı takip ederek denizleri aşıyordu. Yol boyunca uğradıkları limanlar değişmemişti. Giderken uzaktan görerek yanından geçtikleri Lemnos adası, bu defa rotayı değiştirerek girdikleri tek liman olmuştu. Adada uzun zaman öncesinden beri elde edilen ve pek çok hastalığa ilaç olduğu kadar, muska olarak ta kullanılan kutsal tozdan almak üzere Pournika körfezine girerek demir atmışlardı.

Kharon, Terra Lemnia olarak bildiği, pembe renkli ve oldukça değerli tozu, özel olarak bazı mozaiklerin yapımında kullandığını anımsayarak, üretildiği yerleri görmek üzere yanına Zephyros’u da alarak birlikte karaya çıktılar.

Yüklemenin yapılacağı kısa süre içerisinde, Moskhylos tepesine tırmanarak bu toprağa atfedilen erdemlerin çıkarıldığı alanı gördüler. Kharon buradan kendisi için, her türlü kötülüklerden koruyan beyaz renkli Lemnia Sphragis toprağından bir kese aldı.

Adadan, çanak çömlek yapımında kullanılan toprağın yüklemesi bitmeden de geri döndüler. Artık Konstantinopolis’e kadar uğrayacaakları başka bir yer kalmamıştı. Bir fırtına ile karşılaşmazlar, boğuşacakları dalgalar olmazsa ertesi gün oradaydılar. Bu kadar azgın denizleri geçtikten sonra, kaptan Guido’nun avucunun içi gibi bildiği Propontis denizini de herhalde aşarlardı, hem yanlarında iblislerin şerrinden, her türlü kötülükten koruyan kutsal tozdan da bol miktarda bulunmaktaydı.

Minokta, yüzünde beliren bir gülümsemeyle, nefes kesecek kadar güzelliğiyle ilgi çeken ve ölümüyle bile unutulmayacak olan İskenderiyeli matematikçi kadın, Agora’nın adını daha öncede duymuş olduğunu anımsadı. Bunu bir işaret olarak kabul edip, tek başına Sikai kıyısındaki manastıra giderek Fréres Minours olarak bilinen rahipleri görecekti. O günde Kharon’un gelemeyeceğini anladıktan sonra, yapacağı mozaik tablo için çizdiği örnekleri göstermek üzere; giriş kapısının ortasında, Latin haçı etrafında çapraz şekilde duran iki kolun yer aldığı armasıyla (İnsignia) Fransisken tarikatına ait olduğu belli olan simgenin altından geçerek içeri girdi.

Soğuk ve karanlık olan manastırdan içeri girdiğinde, beyaz renkli kalın bir iple belini bağladığı toprak renkli cüppe giyen bir rahip karşısına çıkarak Minokta’yı içeri aldı. Adının Angelo olduğunu söyleyen rahip ona yol gösteriyordu.

Girişteki holün sağ tarafında bir çarmıh tablosu ile sol tarafında adını bilemediği bir azize ait resim bulunmaktaydı. İç kısma geçmek için iterek açılan iki giriş kapısından biri üzerinde on iki yıldızın çevrelediği Maria’in sıfatlarından “Mater Ave” yi simgeleyen M ve A harfleri, diğer kapının üzerinde ise İsa sembolü olan X ve P harfleri işlenmişti.

İç kısımda ana sunağa doğru yürürlerken, sol tarafta başları üzerinde dolaşan meleğin altında karşılıklı duran iki Fransisken rahibin resmedildiği bir tabloyu gören Minokta, Rahip Angelo’ya;

“Peder, buraya Bayan Federica’nın isteği üzerine yapacağım bir mozaik hakkında görüşmek için geldim, burada da kimseyi tanımıyorum, acaba sizinle konuşabilir miyim?”

“Bayan Federica mı dediniz? Bayan Federica bizim için çok saygın ve önemli birisidir, hatta bakın, ana sunaktaki Maria tablosu da onun manastırımıza bağışıdır.”

“”Evet, kendisi tanıdığım en iyiliksever insanlardan biridir.”

“Yalnız iyiliksever değil, aynı zamanda bizim hamimizdir de; tarikatımız kendisini Konstantinopolis’teki tüm kız kardeşlerin başkanı olarak tanımıştır. Ne için gelmiştiniz buraya?”

“Bir mozaik tablo üzerinde konuşmaya”

“Nedir söylemek istediğiniz?”

“Söylemekten çok, size yaptığım taslakları gösterebilirim?”

“Pekâlâ, alttaki trapezaya ineriz o zaman ama önce Bayan Federica’nın bağışı, Acı Çeken Maria tablosunu göstermek isterim.”

Ana sunağa doğru ilerlerlerken, daha küçük olan sağ yandaki sunakta, arkasındaki haçın önünde, ellerini havaya kaldırmış duran İsa ile alt tarafa işlenmiş dört adet değişik figürün bulunduğu tablo vardı.

“Peder Angelo, bu figürler neyi temsil etmektedirler?”

“Melek Aziz Matta’yı, Aslan Aziz Markos’u, Boğa Aziz Luca’yı ve Kartalda Aziz Yuhanna’yı.”

“Biz daha çok Aziz Yuhanna’yı biliriz.”

Karşı taraftaki yan sunakta ise elleri yaralı Aziz Francesco’nun bir tablosu durmaktaydı.

Ana sunağı önüne geldiklerinde de, göğsüne saplanmış yedi adet hançerin simgelediği Acı Çeken Maria tablosunda İsa’nın cansız bedeni, beyaz kefenin üzerinde Maria’in kucağındadır. Göğsündeki yara izinden kan sızmakta olduğu halde yüzünde huzur dolu bir ifade ile resmedildiği tabloda, Maria’in göğsüne saplamış yedi hançer, çektiği acıları ifade etmektedir.

Minokta, kendi bildikleriyle karşılaştırmak adına;

“Peder Ancelo, Maria’in göğsüne saplanmış bu hançerlerin anlamı nedir?”

“İsa’nın çarmıha gerilmesini görmekle kehanetlerin doğrulanması, Maria’in acılarını anlatmaya yeter sanırım.”

Minokta, gözlerinden sızan yaşlara mani olmadı. Başındaki mapharionun ucuyla gözyaşlarını silerek;

“Bu tabloda, Maria’in olduğu kadar tüm kadınların da acılarını gördüm peder!”

“Ah kızım, şimdi anlıyor musun Aziz Francesco’nun, kadınları yücelterek çektiği acılara ortak etmesini?”

“Bu acıların bir sonu yok mudur peder?”

“İsa, bütün insanları ilk günahtan kurtarmak için haça gerildi. İnanç kutsal kitaptan, akıl ise düzenlenmiş ve yorumlanmış duyulardan beslenir ve her ikisinden ortaya çıkan bilginin dayanağı Tanrı’dır. Bu iki bilginin uyumlu olması gerekir, yani; inanç, akıl ile bağdaşır.”

“Bunu duymak beni çok rahatlattı peder.”

“O zaman yemekhaneye inebiliriz.”

Sade yaşamlarında olduğu gibi düzenlenen yemekhanede, Minokta, yapacağı tablo için hazırladığı taslakları, Peder Angelo’ya gösterdi. Uzun uzadıya taslakları inceledikten sonra;

“Maria Magdalene’yı mı yapacaksın?”

“Evet Peder, gördüğünüz gibi yapmak istiyorum onu. Günahkârların en açık örneği; Mesih’i en iyi ve en doğru anlayan Magdalene’yı, açık olan göğsü üzerine dökülen uzun saçlarının kapatamadığı çıplaklığını, sarındığı örtünün altından dahi belli olan vücut hatlarıyla, bakışlarını yukarıdaki uçan iki meleğe doğru çevirmiş, bir haçın önünde duran kayanın üzerine oturur şekilde. Bir elini, hayatın geçişini anlatan kafatasının üzerine koymuş, oturduğu yerde duran kök demeti de sıra dışı olarak, orucu hatırlatacak şekilde tasarladım bu tabloyu.”

“Bu, bu resim inanılmaz bir şey. Bunu tasarlayabilmek dahi sanatının gücünü göstermekte ve tamda Aziz Francesco’nun söylediklerini işaret etmekte;

Issız yerlerde yaşamak isteyenlere açıkça belirttiği gibi; hayattan çekilip, dindar ve gözlerden uzak yaşamak isteyenler üç veya en fazla dörder kişi olsunlar, ikisi annelik yapsın, diğer bir veya iki din adamı da onların evlatları gibi olsunlar. İlk adı geçen Marta gibi, diğer ikisi de Maria Magdalene gibi yaşasınlar. Maria’in örneğini takip edecek kişilerin bir küçük avlusu olsun ve her kişinin içinde yatacağı ve yaşadığı bir hücresi bulunsun. Öyle ki beraber yaşamasınlar. Her gün güneş battığında günün son duasını söylesinler ve sessiz durmaya gayret etsinler. Belirli zamanlarda dualarını söylesinler ve sabah duası için şafakta kalksınlar. Dualarında her şeyden önce Tanrının hükümdarlığını ve onun adaletini dilesinler.

Manastırımıza nadide bir eser bağışlayacak olduğunu Bayan Federica’ya iletebilirsin.”

“Peder Angelo, buraya gelirken duyduğum en büyük kuşku, kadınları dışlamayan, aksine onları birleştiren, Aziz Francesco’nun, yolunda olanların yapacağım tabloyu kabul etmeyecek olmaları düşüncesiydi. Ben basit bir sanatçıyım peder ve kardeşliği yeni tanıyorum. Benim yaşadığım yerde kadınlar görülmez ve işitilmez, hatta onların adları dahi bilinmez.”

“Varlığımız ve birliğimizle, bulunduğumuz yerlerdeki kadınların inancını kazanmak istiyor. Onları sığınacakları ve korunacakları dayanışmaya çağırıyoruz.”

“Beni aydınlattınız Peder, yapacağım tabloyu tamamlamak biraz zaman alacaktır ama sakın merak etmeyin, bitirdiğimde getireceğimi bilmenizi isterim.”

“Yolun açık olsun evladım. Kapılarımız herkese ve her zaman açıktır.”

12. Bölüm

Minokta, Bayan Federica’ya gitmek üzere hazırlandığı sırada, kapıya hızlıca vurulduğu duydu, içinden bir ses Kharon’nun döndüğünü haber veriyordu. Koşarak gidip kapıyı açtığında karşısında Kharon’un durduğunu gördü. Sevinç ve hasretle sarıldı. Kharon onu kuvvetli kollarının arasına alarak kapıdan içeri girdiler. Günlerdir yaşadıkları özlemle doyumsuzca öpüştüler. Kharon onu kollarının arasından uzaklaştırarak;

“Seni ne kadar özledim Minokta, bütün yolculuğumun her anı benimle birlikteydin. Denizleri birlikte aştık, birlikte gezip gördük bütün limanları.”

“Ya ben Kharon, ya ben! Bende en az senin kadar özledim. Her an güçlü bedeninle yanımdaydın. Bir daha sakın ayrılmayalım Kharon.”

“Söz veriyorum. Bir daha asla seni yalnız bırakmayacağım.”

“Her an ve her yerde birlikte olalım Kharon.”

“Elbette sevgilim, her an yan yana olacağız.”

“Anlat bana neler yaptın, neler gördün?”

“Hepsini sana anlatacağım, tüm yaşadıklarımı ve hissettiklerimi anlatacağım ama şimdi o kadar yorgunum ki; yol boyu günlerdir doğru dürüst uyumadım ve seni görebilme heyecanıyla buraya kadar gelebildim ve seni gördüm.”

“Yokluğumda sen neler yaptın? Sende bana anlat.”

“Hiç anlatmaz olur muyum, aslında çok heyecanlıyım ama anlatacaklarımı sonraya saklıyorum. Sen bugün yat ve dinlen, ben de bugün Bayan Federica’ya gideyim. Geldiğimde seni kaldırırım. Anlaştık mı sevgilim?”

“Anlaştık ama gitmeden önce sarılmanı ve özlediğim sıcaklığını hissetmek istiyorum.”

Minokta, gittiği Agora manastırından Peder Angelo’nun saygılarını Bayan Federica’ya ileterek;

“Dün gitmiş olduğum manastırda Peder Angelo’ya yapacağım tablonun taslaklarını gösterdim ve büyük bir beğeni ile karşıladı.”

“Çok güzel, kız kardeşlerimiz Tanrı’nın sevgi dolu bilgisinde büyümeye çalışıyor. Kardeşliğimizin saygınlığı ve itibarı buna bağlıdır. Sevgi ve bilgi ile çalışacak olan her kadın bizim kardeşimizdir. ”

“Ama ben sadece sizin için bir tablo yapmaya geldim. Sonrası ne olacaktır ki beni de bir kız kardeş olarak kabul etmektesiniz.”

“Sen bir aday (postulant) oldun bile. Bundan böyle kendi yeteneklerin doğrultusunda,  bir fazilete yönelerek sanatınla yapacağın çalışmalar cemaatimiz adına olacaktır. Sadece bir tablo değil, bütün yapacağınız eserlerin tamamını cemaatimiz sahiplenecektir.”

“Şimdi ben bir kız kardeş miyim?”

“Manastırda yaşayanlar ile bizlerin arasındaki farklılık bunu başka bir şekilde kabul etmektedir. Ama sonunda hepimiz aynı amaç doğrultusunda yaşam sürmekteyiz. Sanatın ve bilginin en kıymetli hazine olduğunu kabul ederek, geri kalan hiçbir şeyde değer aramayız.”

“Mesih’in ilk havarileri arasında dahi pek çok kadının yer almasına rağmen, zamanla bu kadınlar yok sayılarak önce din, sonrada yaşamın her alanından çıkartılarak evlere kapatılmış, yalnızca aile, annelik ve bekâretleri kutsanarak karanlığa boğulmuşlar, görülmez hale getirilmişlerdir. İncili yayma gibi ulvi görevi üstenen kız kardeşliğin yanında, benim de amacım; kadını görünür hale getirerek, erkeğin yanında ve değerinin aynı olduğunu anlatmaktır.”

“Tamda bu nedenle, ikinizin de yapacağı, yani kadın ve erkeğin birlikte yapacağı eserleri cemaatimiz adına sahiplenmek; erkek hâkimiyetin yapısını ters çevirerek, kadınlığı yeniden oluşturmak, kadın ile erkeğin yaratılış olarak tamamen eşit olduğunu söyleyen İncil’in dediğini yerine getirmektir.”

Minokta önünde açılan bu alanı değerlendirerek, yeni çalışmalarına hız verecekti ama onun esas isteği tamamen ve kendi bildiğince özgür olarak yaratabilmekti. Oysa şimdi kız kardeşler ve bağlı olduğu cemaat için çalışacaktı. Bunu da yeni alanlara açılabilmenin bir basamağı olarak kullanabilme düşüncesiyle Bayan Federica’nın yanından ayrıldı. Başlangıçta var olan düşüncelerini böylelikle hayata geçirebilecekti. Ancak unutmaması gereken bir başka noktada Ortodoks bir inanç içinde yaşadığıydı. Katolik dünyasında dahi farklı bir inancı temsil eden cemaat adına yapacakları işlerin sonucu nasıl olacaktı? Bu sorunun cevabıysa kendi kafası kadar karışıktı. 

Minokta eve döndüğü zaman, Kharon’u göremeyenince, doğruca yatağının yanına gitti. Kharon hala yataktaydı. Kendi kendine; canım ne kadarda yorgunmuş hala yatıyor diye düşünerek, eğilip dudaklarına bir öpücük kondurdu. Dudaklarında Kharon’un sıcaklığını hissetti. Sanki her zamankinden daha sıcaktı dudakları. Birde, elini alnına koyarak kontrol etmeye çalıştı, Kharon kıpırdanmaya başlayınca sessizce dışarı çıktı.

Uyandığında yemesi için bir şeyler hazırlayarak, yapacağı yeni tablosuna bir ad bulmaya çalıştı fakat içi hiç rahat değildi. Kharon, günlerce çalışmaya ve yorgunluğa alışık bir insandı. Zamanında yetiştirilmesi gereken bir mozaik için atölyede kaldığı zamanlar ne kadar yorulursa yorulsun ertesi gün uykusundan her zamanki gibi erkenden kalkardı. Demek ki bu sefer hiç birine benzemiyordu. Keşke gitmemiş olsaydı bu yolculuğa. Yüreğinde duyduğu kuşkular, kafasındaki karmaşık düşüncelere eklenmiş hiçbir şey düşünemez olmuştu.

Kollarını açarak yere diz çöktü;

“Baba’ya, Oğul’a ve Kutsal Ruh’a şan olsun.

Kurtarıcımız Tanrı, şimdi sana sığınıp bütün aklım ve yüreğimle sana yöneliyorum, beni esareti altına alan tüm kuşkulardan ve kötü düşüncelerimden kurtar.

 Şimdi, her zaman ve sonsuzluklar boyunca… Âmin.”

Kharon yataktan kalmış ve yanına gelmişti. Ayağa kalkan Minokta onun karşısında durduğunu görünce gözyaşlarını tutamadı. Minokta’yı kollarıyla kavrayarak göğsüne yaslayan Khron;

“Neden ağlıyorsun? Biliyorum, bunca zaman ayrı kalmak seni çok mahzunlaştırdı ama artık döndüm, ağlamalı değil gülmelisin.”

“Evet Kahron evet, bende biliyorum ama elimde değil işte. Bunca zamandır yataktan çıkmayınca kuşkulanıp durdum, iyisin değil mi? Yorgunluğun geçti mi?”

“Oh, çok iyiyim ama çokta açım. Hem de her şeye!”

“Tamam, tamam doğru söylediğine şimdi inadım. Kalktığında yemen için bir şeyler hazırlamıştım.”

“Hadi o zaman daha fazla dayanamayacağım. Gel bir testide şarap açalım ve sana yolculuğumu anlatayım.”

Karşılıklı oturdular ve bir testi şarabı bitirinceye kadar konuştular, Kharon uğradıkları bütün limanları, gördüğü yerleri ve fırtınalı denizleri anlatıp durdu.

Aldığı hediyelerin tümünü Minokta’ya verdi. En sonunda Limnos’ta aldığı pembe renkli Terra Lemnia tozunu eşyalarının arasında buldu.

“Bak Minokta, bu toz, pek çok hastalığa ilaç olduğu kadar, muska olarak ta kullanılan kutsal bir toz. Bu tozdan, yapacağın mozaiklerin harcına katarsan, onları gören gözlerin bir daha unutmayacaklarından emin olabilirsin.”

“Herhalde sende kullandın ki biliyorsun. Yoksa senin sırrın bunda mıdır?”

“Bu bir sır değil Minokta, maharet ve ustalık.”

“Ve de çok çalışmak…”

 “Elbette, çalışmadan bir şey kazanmak mümkün değil. Ne beğeni, ne takdir ne de unutulmazlık, sanatçılar eserleriyle ve ustalıklarıyla yaşarlar. Eskilerden gelen heykellere, mozaiklere, yapılara bak, hepside varlıklarını koruyorlar, takdir ve beğeni ile karşılanıp bizden sonra geleceklerde aynı değerde kalıyorlar, hatta onlardan sonra geleceklere de… Hep ben anlattım, birazda sen anlat bakalım.”

“Her şey çok iyi ve çok güzel, her şeyden önce yapmayı arzu ettiğim Magdalene Maria tablosunu, Bayan Federica’nın, kız kardeşler cemaati adına ve konulacağı yer olan Agora Manastırı’nın da oluruyla kabul edilmesini sağladım.”

“Ya, peki nasıl yaptın bunu?”

“Yalnızca bunu değil Bayan Federica bundan sonra birlikte yapacaklarımızın da tamamını Azize Clara’nın, kız kardeşler topluluğu için yapmamızı istiyor. Bana da yol gösterdiği inançlarının doğrultusunda hareket etmek, amacımızın gerçekleşmesi uğruna fazlasıyla etkileyici geliyor. Sen ne dersin bu düşünceme, sende Bayan Federica’yı tanıdın ve daha önemlisi Cenova’da Azize Clara kilisesi ile manastırını gördün, tanıdın ve oradaki rahiplerle konuşarak yeni fikirler kazandın. Önümüze açılan bu kapıdan geçerek malın, mülkün, paranın hiçbir kıymetinin olmadığı yepyeni bir yaşam şekli mi oluşturalım?”

“Aslına bakacak olursan ne, sen ne de ben bunlara önem verir, peşinden koşarız. Beni karar vermekten alıkoyan, ikili bir yaşamın içine girecek olmamızdır. Bir yanda Azize Clara, öte yanda Ortodoksluk. Yaptığım yolculuğun bana kattıklarından biriside orada daha başka inançlarında olduğunu görmek. Aziz Francesco’nun yanında, Aziz Dominicus’un da rahiplerini görmek oldu.”

“Aziz Francesco’nun yolunda olan rahipleri bende gördüm ve az çok tanıdım. Onlarda en az papazlar kadar saygıdeğer. Aziz Dominicus rahiplerini bilmiyorum ama onlarında diğerleri kadar saygıdeğer olduklarından kuşkum yoktur.”

“İki görüşünde aynı amaca hizmet etmek olduğunu biliyorum ama değerler konusundaki yaklaşımları farklı. Uzun yol boyunca kaptanla birlikte geçirdiğimiz gecelerde anlattıklarına göre;

Fransisken rahipler, İsa’nın yoksul bir yaşam sürmesine dayanarak, kiliselerinin insanların mal mülk edinmeyi terk ederek, bütün varlığını ihtiyaç sahiplerine dağıtması gerektiğini öngörmekteler.

Dominikenler ise kiliselerinin varlık içinde olmasının Tanrıyı onurlandırmak olduğunu, insanların gelirini ve varlığını Tanrıya olan borçlarını ödeyebilmek için kiliseyle paylaşması, aksi yönde davranışın Tanrıyı aşağılamak olacağını söylemekteler.”

“Kiliseler hayranlık uyandıran şeylere sahip olmak isterler. Filozof ve sanatçıların yetişmesine katkıda bulunan Fransiskenler, aklın bir ürünü olarak sanatı ve sanatçıları destekler. Kilisenin görsellik kazanması sanatçılar tarafından sağlanır. Ticarette zenginleşen aileler sanatçıları korumaya alarak çeşitli eserler yaptırırlar. İsa’nın üzerindeki kıyafetler kimindi? Evet, onun değildi, bir mal varlığı edinmemişti, dolayısıyla kilisenin bünyesindeki kıymetli eserlerinde bir parasal değeri olmaz.”

 “Bu inançla yolumuza devam etmeliyiz Minokta. Yaşam şeklimizin bir rahip gibi olması gerekmiyor, önemli olan hizmet edeceğimiz amaçtır.”

 “Kharon, beni yaşadığım kafa karışıklığından kurtardın. Amacımız kadını evden dışarı çıkartmak ve görünür kılmak için çalışmaktır. İlk günah üstünde o kadar çok duruldu ki, ilk masumiyeti unuttuk!”

“O zaman çok daha net ve tek noktaya odaklanmış halde çalışmaya başlayabiliriz.”

“Sanatımızı icra ederken her ne kadar isteklere uymak zorunda kalsak da, Bayan Fedrica’nın hizmetinde ve kız kardeşler topluluğu adına çalışmaya başlamadan önce Bizantion’un sanatını yaratanlarla aynı koşullarda çalışan sanatçıları tanımak ve onların neler yaptıklarını görmek istiyorum.”

“Haklısın Minokta, isteklere uyarak, sınırları belirlenmiş bir sanatı icra etmek,  amacımızdan uzaklaşmaya neden olacak kadar baskın ve belirleyici olacaksa, o zaman bu yola hiç girmemeliyiz.”

“Diğerlerinin neler yaptığını görmek ve onların, kadınlar adına ne söylediklerini anlamak için kız kardeşleri tanımam gerek. Bayan Federica her ne kadar beni şimdiden postulant yaptıysa da bu süreçte göreceklerim, amacımı belirleyecektir.”

Minokta, Kız kardeşler cemaati içinde resim yapan, şiir yazan, kitap kopyalayan, fresk yapan ve müzik yapan kadınlarla tanıştı. Cemaate bağlı rahibelerin dışında ve manastır kurallarına bağlı olmaksızın ama onlarla aynı görüşleri paylaşan Bayan Federica’nın yanında, yüksek sınıfa mensup kadınların da edebiyatın değişik türlerinde eserler verdiğini görmek, Minokta’nın kendine güvenini bir kat daha artırdı.

Müzikle uğraşan kadınların kâfirlik yaydığını söyleyen kiliyse karşın, kadınlar yaptıkları bestelerle kendi kadınlıklarını tanımlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktaydılar. Çarpıcı sesleriyle yaptıkları besteleri seslendiren kadınların müziğe katkılarını duymak ve Maria Magdalene adına bestelenerek “Düşen Kadın” adlı ilahiyi dinlemekte yalnız olmadığının kanıtı gibiydi. İlahiden o kadar çok etkilenmişti ki sözleri adeta beynine çakıldı;

Tanrım, pek çok günaha giren o kadın

Senin sonsuzluğunu anladı.

Ve mür konan kadınların yürüyüşüne katıldı

Haykırıyor, size mür getirir, gömülmeden önce siz

“Ah” diye ağlıyor, “gece nasıl da çöktü üzerime,

Karanlık ve aysız bir delilik,

Günaha bu açlık.

Gözyaşlarımı al

Sen ki bulutlardan su çeken,

Eğil de gör yüreğimin iç çekişini,

Gizemli doğumunla cennete kavuşan sen

Lekesiz ayaklarından öpeceğim

Kurulayacağım onları

Saçlarımla

Ne zaman ki Cennetteki Havva tan vaktinde

Ayak sesini duyacak senin, korkuyla saklanacak.

Günahlarımın izini kim sürecek,

Ya da büyük gazabının, ey ruhumun kurtarıcısı!

Bırakma beni, kölenim

Sonsuz merhametinin.”

Kadın sanatçıların tüm kısıtlamalara rağmen eserlerini üreterek, kadınları evlerine hapseden anlayışa karşı çıkmaları, kendilerine karşı ön yargılar ile savaşmak zorunda kalmaları, Minokta’yı iyice güçlendirmişti.

Soylu, varlıklı ve iyi eğitim almış kadınlarla paylaştığı düşünceleri Minokta’yı Kız kardeşler cemaati adına çalışabileceği kararlılığına ulaştırdı.

Şimdi tamda tasarlayıp, Peder Angelo’ya tarif ettiği gibi; günahkârların en açık örneği Magdalene’yi, Mesih’i en iyi ve en doğru anlayan kadını, açık olan göğsü üzerine dökülen uzun saçlarının kapatamadığı çıplaklığını, sarındığı örtünün altından dahi belli olan vücut hatlarıyla, bakışlarını yukarıdaki uçan iki meleğe doğru çevirmiş, bir haçın önünde duran kayanın üzerine oturur şekilde, bir elini hayatın geçişini anlatan kafatasının üzerine koymuş, oturduğu yerde duran kök demetini de sıra dışı olarak, orucu çağrıştıracak biçimde yaptığı tabloya “Innocent Victim adını verdi.

Mozaik tabloda, görüneni değil görünmeyeni anlam iletecek bir araç olarak kullanan Minokta, sanatının gücünü ortaya koyduğu eseriyle beğeni ve takdir kazandı. Bunda Terra Lemnia tozunun etkisi olup olmadığını bilemedi ama bundan sonra yapacağı mozaiklere aynı sihirli tozdan katacağına emindi.

Artık yaşamına kız kardeşler topluluğu içinde devam edeceğinden, Bayan Federica tarafından (postulant) aday olarak kabul edildiği dönemden çırak (novitiate) olarak görüldüğü diğer bir alana geçmişti. Önceden olduğu gibi bu alanda da insan bedeninin doğuştan gelen haysiyetini ve Tanrı tarafından verilen cinsel armağanının ilişki kapasitelerini ve onların tamamlayıcılığına yönelik çalışmaları ağırlıklıydı.

Minokta, gördüğü beğeniler ve topladığı takdirlerle, Kharon’un da özveriyle hazırladığı statumen, rudus ve nucleus katmanlarını döküldükten sonra saf kireç ile hazırladığı harcın içine Terra Lemnia tozunu karıştırmayı da unutmadan, oluşturduğu son üst katmana. tesseraları yerleştirilerek peş peşe mozaik işlemeli tablolarını tamamlamaktaydı.

Kadınları tüm kötülükleri kaynağı olarak gören ve “en iyi kadın, hiç konuşmayan kadındır” diyen anlayışa karşı öylesine büyük bir tutkuyla çalışıyordu ki, kız kardeşler cemaati içerinde olduğu kadar eserlerini gören diğer insanların da dikkatini çekiyor ve kafalarında var olanın dışında başka düşüncelere yol açıyordu.

Bu kez yaptığı tabloda aynı anlayışı yansıtacak, Oedipus’un karşısına çıkan, göğüsleri kadın, gövdesi aslan ve kanatları olan şeytanı andıran kadını, SPIHNX’e benzer biçimde; bir mermer kaide üzerinde yüzüstü uzanmış, göğüslerinin ezilmemesi için dirseklerinden destek alarak vücudunu kaldırmış, çıplak ve başı dik şekilde duran çizgilerle resmetti. Ayrıca tablonun alt kısmına; Sphinx’in karşısına çıkanlara sorduğu ve cevabını bilemeyenleri yediği, iki bilmecenin cevaplarını da gösteren kısmı ekledi.

Doğan ve batmakta olan güneşin çizdiği bir yayın altında, insan ömrünü temsil eden, emekleyen bir bebek, dimdik yürüyen genç bir insan ve elinde bastonu ile yürümeye çalışan bir ihtiyarı, yaşamın üç aşamasını gösterir biçimiyle yaptı.

Minokta’nın işlediği mozaik tabloları ile Kahron’un yaptığı freskler ve temperaları, Konstantinopolis‘in dışında, Alexandria, Adania, Marida gibi başka şehirlere hatta Persia, Syria ülkelerinde bulunan manastırlara kadar yer almaktaydı.

Eserlerinin, Anatolia ve ondan da ötedeki ülkelerde dahi beğeni kazanarak talep görme kanısını oluşturan; aşırı büyüklük endişesinde olmayan ve antik eserlere karşı duyulan hayranlığı birleştiren bir yapının ihtiyaçlarına cevap veren ve gelişen bir sanat örneği olmasındandı. Mozaiklerin taşıdıkları asil zarafet, yumuşak çizgiler, tazelik ve canlılık ile şekillenişlerindeki incelik ile eski heykel ve kabartmalarda olduğu gibi, antik modellerin yerini tutabilmesi, freskler ile temperalarınsa, bilerek yapılmış genişliği, ışıkların kuvveti, hassas bir şekillendirme ile insan vücutlarına Bizantion sanatının kaybettiği hacim ve ağırlığı yeniden kazandırmasındandı.

Seljuklar ile anlaşmaların gereği, serbest ticaret yapmalarına izin verilen Latin tüccarları, Doğu’nun emtiasına ulaşmak için Anatolia güzergâhını kullanmışlardı. Değerli malların ticareti, özellikle siyasi birlik ve emniyet sağladıktan sonra artmıştı.

Sultanlar, tüccarların hakkını çok iyi bir şekilde koruyorlardı. Büyük Mongol hakimiyetinin ardından, Seljuklar, yerlerini Beyliklere bırakmış olsalar da, kendilerini onların varisi sayan anlayış aynı düzeni korumuştu.

Kent halklarının zenginliği, ticaretin gelişkinliğinin de göstergesiydi. Hıristiyan nüfusun yaşamına devam etmekte olduğu Seljuklar ile iyi ilişkiler içinde olan Bizantion’un ortak yaşam kültürü, bu dönemde de devam etmekte, halklar arasındaki ilişkilerde sanat eserleri, günlük yaşamda birbirlerini daha iyi tanımalarına da sebep olmaktaydı.

Özellikle Ermeni, Gürcü, ve Latinler ile olan siyasi, coğrafi ve kültürel ilişkilerin devam ettiği yerlerden gelerek, ustalık isteyen mimari, resim, el yazması, seramik ve madencilik v.b alanlarda faaliyet gösteren gezgin sanatkârlar; Seljuklardan önceki zamanlarda var olan sanatsal birikimleri ve estetiği, yeni oluşan bu yapıya aktarımını sağlayan bir gruptu.

Egemen oldukları topraklarda kalıcı eserler bırakmak isteyen Sultanların saraylarında yaşayan akrabaları arasında Hıristiyan inancı taşıyan kişiler vasıtasıyla, mimari yapılar ve sanat eserleri için gezgin sanatkârlardan yararlanıyorlardı.

Seljuk egemenliğindeki Hıristiyan topluluklarda, bu yapı içerisinde onları çevreleyen kurumlar olmadığından hızlı bir kültürel sürece girmişlerdi. Kendi inançları doğrultusunda yeni kilise ve manastırların yapımı veya mevcutların onarımları ile süslenmeleri için gezgin sanatçıları kullanıyorlardı.

Baskıların olmadığı ve inançlarını yaymak adına gelen rahipler ve keşişlerde kendilerini mevcut yapı içerisindeki toplumun tam ortasına yerleştirerek, ihmal edilmiş alanlarda İncil’in mesajlarını vermek amacıyla misyonerlik faaliyetlerinde bulunuyorlardı.

Misyonerlik çalışmalarında bulunanlar, başarılı olabilmek için gittikleri bölgeleri iyi tanıyarak, dil ve kültürlerine yabancı kalmazlardı.

Konstantinopolis’te olduğu kadar, değişik bölge ve şehirlerde de tanınan Minokta’nın M’si ile Kharon’un Kh’si anlamını ifade eden, MX sembolü taşıyan eserler, Anatolia’da yeni yapılanan Hıristiyan unsurlar tarafından da aranır olmuştu.