Erkeklik çalışmaları gerekli mi?

“Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi” (EEİİ) sosyoloji, psikoloji, edebiyat, siyasal bilimler, medya çalışmaları gibi farklı alanlarda çalışan araştırmacıların ve aktivistlerin oluşturduğu bağımsız bir çalışma grubudur. 2013 başında kurulan EEİİ, feminizm, LGBTQ ve toplumsal cinsiyet çalışmaları ve aktivizmlerinin açtığı eleştirel ve ataerkillik karşıtı yollardan ve onlarla dirsek teması içinde ilerleyerek, erkekliklerin eleştirisini yapan herkesi bir araya getirmeyi amaçlamaktadır.”

Erkeklik çalışmaları gerekli, çünkü erkek yazıcılar kadını yazıyorlar ama yazıcıdan alınan çıktılar nedense hep erkek oluyor.

Erkek yazıcıların ki; bunlar mürekkep yerine başka şeyler püskürtmeli printer olmaktadırlar, çalışma mantıkları, püskürtülerinin ya da fışkırtılarının, yazma kafası tarafından kağıt üzerine bırakılmasına dayanır. Bu tip yazıcıların piyasada sadece erkek modelleri bulunup çalışma prensipleri doğrultusunda adları “injector printer” olarak bilinir.

Günümüzden yaklaşık 20 yıl öncesi kullanılan ve çalışma mantığı hiç değişmeden devam eden bir “injector printer” modeli yazıcıdan alınan çıktılardan kadını okumaya çalışmak,  “Erkeklik Çalışmaları” na esas olan çıktıların zilyonuncu kez yeniden okumasından başka bir şey değildir. Çünkü bütün suç, kadına ve kadınlığa dair değişenlerin, daha çok tecavüz, daha çok dayak ve daha çok cinayet olmasını print eden yazıcılar olmalarındandır. İnsanlığı çileden çıkaran şeyde, onlardan alınan çıktılardan okunanlardan başkası değildir. Eski devirlerde bu model yazıcılardan çıktı alınması mümkün olmadığından, kimselerin görmediği, okumadığı, duymadığı ve bilgi sahibi olmadığı zamanlarda kadına ve kadınlığa dair değişen ne varsa tüm sorumlulukta onlara aitti. Yani yazıcılar bir şey yazmadıklarından, bütün kadınlar mutlu ve mesutlardı. Ah şu yazıcılar yok mu, kadını yazmaya başladılar ne olduysa onsan sonra oldu, başlarına gelmeyen kalmadı.

Markası; seçkin aydın, ressam, siyasetçi, TV programcısı, artist, fotoğrafçı ve yazar, modeli de “injector printer” olan “Olgun Yemişlere Bir Roman – İLİK” den alınan çıktılarda, kadınlara dair ne yazıldığını görelim ve “Erkeklik Çalışmaları” nın da baş aktörü olan bu “injector printer” in insanlığa bıraktığı kalıtı, edebiyat dünyasına armağan ettiği eseri okuyalım. Sonrası, kadınların bileceği iş, printerler hakkında en iyi kararı onlar vereceklerdir. Vermeleri içinde harekete geçmelidirler ki adları bugün ben, yarın sen olan istatistiki veriler haline dönüşmesinler.

Bu model yazıcılar, kadınları aşağılamaktan ve onları seks kölesi olmanın ötesinde görmediklerinden, kadınların her yerde ve her zaman kendilerini pazarlayan, satılık birer nesne olduklarına inanırlar.

Asansörde halvet”  fetvasıyla yazıcıdan hızla dökülen sayfaların ilki, “Lamelif’in arada bir başına geldiği gibi vajinası sanki donunu ısırmış, rahat hareket etmesine engel oluyordu.” Cümlesi ile başlıyordu. Sonrakiler ise şöyle devam ediyordu:

Asansörün kapısı “dling” sesiyle açıldı ve Lamelif içeri girince, iki adamı süzdü. İki adamdan birinin “o” bölgesi sanki “gel de beni tut” dercesine belirgin bir havadaydı. Lamelif, elini adamın orasına atıp okşamaya başladı.

Asansörün “dur” düğmesine basıp üçü birlikte halvet oldular. Yazıcıdan dökülen ilk bölümün diğer 36 sayfasında, iki oda bir salon asansör kabinin içinde, Lamelif ve iki adam saatler boyunca denedikleri her türlü cinsel varyasyonu ve adamın kıza arkadan sahip olmadıkça kendisini onunla yatmış saymadığı için “İyi ki İngiltere’de yaşamıyoruz da bu işlerde yasak yok” diyen veciz sözleri yazılıydı.

Baskı hızları çok seri olan “injector printer” modelleri, programlanmış oldukları üzere, nerede olurlarsa, orada kendiliğinden çalışmaya başladıklarından, zamane kızları kudurmuş, ar damarı çatlamış, mağazada alış veriş yapan erkeklere soyunma kabinlerinde saldıran sürtüklerdi. Kısa ama hiç dökülmemiş saçları hafif kırlaşmaya başlamış, fazla kilosu olmayan, 36-37 yaşlarındaki adaleli yazıcının çevresinde pervane oluyorlar, onunla yatmak için fırsat kolluyorlardı.

Markasına yakışır şekilde fotoğraf çekimleri de yapmakta olan yazıcımızın stüdyosuna gelen modeller, temiz ve iyi aile kızı şıllıklardı. İçlerinden geçen bilinçaltı dürtülerle hemen vajinal sularının vanalarını açıverirler, hafif kırlaşmaya başlamış saçları ve orta yaşlarına rağmen, her kızın yeni bir yarak bulmuş olmasının heyecanıyla, kendilerine olan tüm güvensizliklerini üzerlerinden atmalarına neden olurdu.

Yazıcının kafası sağa sola gidip gelirken, kağıt üzerine yemek, içmek, seks ve keyif kelimelerinden başka bir şey çıkmazdı. Hayattaki her hareket bu dörtlüye endeksliydi. Aslında bu absürt yaşamın tam anlamı; “Vajinanın içine hırsla penisten pompalanan kan sayesinde akıttığı spermlerden oluşan, dünyanın en saygın aktivitesiydi.”

Kendisine sırılsıklam aşık olduklarını söyleyenleri “kız arkadaşı” olarak bile görmezdi. Aşk kelimesi onun için çok uzun yıllardan beri içi boşaltılmış bir “kitsch” saçmalıktı. Onların vajinalarını başka erkeklerin ziyaret edip etmemeleri de umurunda değildi. Bu konu “Sana spaghetti yaptım.” demek gibi bir şeydi. Yaşam dertlerine karşı koymanın tek yolu “sosyal çiftleşme” işiydi.

Kendisinin de içinde bulunduğu sahnelerde kameranın çalıştığını unutur ve kendisini o ana kilitlerdi. Böylece bir kızı soyarken veya onunla sevişirken o anda kendisini rol yapan bir aktör olarak hissetmez, kızın “hakkını” verirdi.

Seksten sonra kızın yapıştığı erkek olmak, intihara eş değerdi. Bir kızın “vermesi” için ona “musallat olup” peşini bırakmayanlardan değildi.

Ama hoşuna giden, donuna girmek için ömründen birkaç ay vereceği kızlara hiç rastlamıyor muydu? Tabii ki rastlıyordu. Böyle zamanlarda inadına kızın suratına dönüp bakmazdı. Bu tavır, karşısındaki kızı iyice ezer, hayatından bezdirip, onu her şeye hazır hale getirirdi. Ondan sonrası ise paşa gönlünün keyfine kalırdı.

Taksim Meydanı, her evli kadının, her liseli genç kızın, her sürtüğün, her gün geçtiği bir yerdi. Burası, avının hayat akışı trafiğine uygun, en merkezi noktasıydı.

Öteki kızlar, geceleri televizyon seyreder, çikolata yer, mastürbasyon yapıp, kitap okurlardı ve bu halleriyle, İstanbullu hemcinslerine klinik vaka olarak görünürlerdi.

Aniden karşısına çıkıveren kadının hatırı sayılır kısalıktaki eteğinin daha da yukarı kalktığı ve mükemmel kıçını örten kırmızı donun kabak gibi burnunun dibine geldiğini görünce o anda yapılacak tek şeyin anı yakalamak olduğuna karar verdi. Genç kadın birden mahrem yerlerini mıncıklayan bu davetsiz misafire karşı ne yapacağını bilemedi ve tepki vermeden olayı “yaşadı”.

Bunalım geçiren genç kızlar, yazıcıların sıkıştırmasından keyif alacaklarını düşünerek, içlerinde duyacakları sıcaklığın dolaşımını ve en uygun yerlerine doğru kayışlarını hissederlerdi.

Yazıcılar içinse, bulundukları her yerde karşılaştıkları tüm kadınlar “Domaltılması, arkalarından sertçe kavranarak pompalanması gerekli” yaratıklardı.

Bu yazıcıların çalışma performansları çok yüksek olup, vajina kapılarını paralarcasına aşındırıp, yara bere içinde bırakana kadar çalışmaları ile en çok tercih edilen modellerdi.

Kızların “vermesi” ve erkeklerin “alması” onlar için hayatın tek gerçeğiydi. Bunun dışında olan her şey, detay, süs ve çene düşüklüğüydü.

Yazıcılar için en az bunlar kadar değerli olan futbol maçları, roman konusu bile olabilirdi. Dersini çalışmayan öğrencilerin sınav kağıtlarını boş vermemek üzere maç anlatmalarına benzer şekilde, edebiyat sanatına katkı olarak sayfalar dolusu yazılabilirdi.

İstanbul’un güneşli ve soğuk Pazar sabahlarında, Brunch’a çıkacaklar çoktan evlerini boşaltmış, onlardan çok daha erken saatlerde “cumartesi” gecesinin fahişeleri ve tek kurşunluk yavruları geceyi geçirdikleri evleri kendi arzuları ya da iteklenerek terk etmiş olurlardı.

“Lüks café restaurant” furyasında, zengin kızların boynuna kolunu atarak oturan çocukların “tokmakçı adayı” olup olmamaları yazıcıların ilgilendiği konulardan değildi.

Ama bu yüzden de erkeklerin bir numaraları cinsel fantezileri tecavüz olmaya devam ediyordu. Aynı sebepten yaşanan her tecavüz, gazetelerde skandal veya “korkunç dramatik bir olay” başlıkları altında, timsah gözyaşları eşliğinde, en ince detayına kadar ballandıra ballandıra anlatılıyordu. “Olacak şey değil, vay alçak adam” diyen bir çok yazıcı, sonra elinde gazeteyle tuvalete koşup kapıyı kilitliyordu. Keza mahkeme salonlarında, tecavüze uğrayan kıza her şey detaylı olarak anlattırılırken her kes sus-pus kesilir, kalp atışları hızlanır, yanaklar morarırdı.

Kadınlar için “Hiçbir sikin rütbesi olamazdı.” Her yazıcının kağıdı olabilirlerdi. “Sperm bankasına ne gerek vardı, inşaat işçileri yok muydu?”

Yazıcılara, kıskanç kadın rolü oynamak, denizin ortasında bir köpekbalığına insan hakları evrensel beyannamesini okumakla eş değerdi.

Eğer bir kadın hamile olduğunu ve çocuk beklediğini söyleyecek olursa bu sözlerden çıkacak her anlam, yazıcılar için milyarlarca ışık yılı uzaklık filan değil, tamamen teknik bir hataydı.

Oysa yüzyıllardır, kadın erkeğin üstüne fileyi geçirip, onu ağına düşürmeye çalışırken bunun öncesi ve sonrasında “çocuk” bu operasyonu sağlama alan ana asma kilitti. Yazıcılar asla bu kapanlara girmezlerdi.

Fakat şu gerçeğinde unutulmaması gerekti. Erkek çiftleşmeyi en çok arayan, iliklerinde hisseden, bu yüzden başı dönen, adam öldüren, servetini ortaya koyan bir yapıdan gelmekteydi. Tanrıların akış düzenine karşı koymamak üzere “Bir erkek istiyorsa, ona kesin vermek” lazımdı.

Bu durumda, kadınlar vajinalarının dünyanın sekizinci harikası olduğunu, erkek cinsine kabul ettirme yöntemini benimsemişlerdi.

İşte böylece yazıcıların kafalarındaki büyük sosyo-ekonomik denge kurulmuş oluyordu.

Sonunda her yazıcının mürekkebi biter ve yaşamlarına devam edebilmelerini sağlayacak yeni bir kartuş takılana kadar köşelerinde beklerlerdi. Bir gün “Araç yok mu, hastaneye götürün beni” diye bağırdı; ancak sesini hiçbir kadına duyuramadı.

Kimse onu zorlamamış, bu dünyayı İliği’ne kadar yaşamıştı.

Meraklısına:  http://masculinitiesjournal.org

NARKOLEPTİK TAKINTILAR

Yayıncının Notu sayfasında kitap için “deneysel” bir metin denmekte. Düşünsel evrenin izlerini sürmeye başlayan yayınevince metnin herhangi bir bölümünü birbirlerine okuyan insanlar, herhalde çok eğlenmiş olacaklar ki, epistemolojik irdelemelerin içinde ya da tumturaklı bir modernizm eleştirisiyle katmerlenen ateşli tartışmaların ortasında bulmuşlar kendilerini.

Yayınevi, tek benzer yanı belki yazılma tekniği Cut-up’tan izler taşıyan metni, kılıktan kılığa sokarak, Beat Kuşağından, avangard edebiyata, fanzinlerden undergrounda uzanan bir salça eşliğinde okuyucuya sunmakta. Okumaya devam et

UCUZ TARİFE TREN BİLETİ

Hiç bitmeyecek bir arayıştır, çakmasından bir yaşam arayışı. Üzerine, birde mağduriyet sosu eklenirse tadından yenmez olur. Gecekondudan çıkıp, toplu konutlara yerleşen, çamurlu yollardan geçip, dört şeritli kara yoluna bağlanan, Orhan Baba’dan Manuş Baba’ya terfi eden, çıkarıp atamadığı eski giysileriyle aradığı yaşamı bir türlü bulamayan, gölgelerde kalıpta büyüyemeyen orman ağaçlarının yerine kendisini koyan bu arayıştan kurtulmak çok zor. Ne var ki ağaçlar, hayatımıza en özlü mecazlar ve bilgiyi anlamlandırma sistemleri olarak giriyor olabilir; zira anlatımlarındaki zenginlik, mecazın çok ötesine ulaşıyor ve yayın evleri de, ucuz tarife tren biletiyle Ankara’dan İstanbula gelenleri, çay kahve ikram ederek ağırlamaya devam ediyorlar.

Sözünü ettiğim “Sinek Isırıklarının Müellifi” isimli roman. Okumaya başlayınca hafızamda kalanlar beni rahatsız etmeye başladı. Evet, yazarlar yapıtlarının dünyaya verilmiş benzersiz yanıtlar olmasını isterler ama bu yapıtların neden benzersiz olduklarını anlatmak içinde benzerlerinden farklı olduklarını ortaya koymalarını sağlayacak; başkaları ne söylerken o bize ne söylemiştir sorusunun da cevabını verebilmeleri gerekir. Okumaya devam et

PENCERE ÖNÜNDE DURAN ÇİÇEKLER

Biraz yakınımızda, biraz uzağımızda, pek de anlayamadığımız bir şekilde başlayıp biten gerçek aşkların yaşandığı bir dünya üzerinde, sanal aşkların, yaşamı çevreleyen WhatsApp, Instagram, Facebook, Twitter, Tinder ve benzerleriyle başlayıp biten aşkların olduğu bir başka dünya. Bir yaşamın ötesinde olduğu sanılanın aksine, 21. Yüzyılın biçimlendirmesi ile meşhur olmak bir yana, edebiyat denilen yazı sanatında geleceği aramak, YouTube kanalından, diksiyon dersi almış dizi film oyuncularının romantik sesleri eşliğinde, şair olmadan yazılan şiirlerin okunma zahmetine katlanmadan, izlenmesiyle olmayacaktır. Okuduğu cümlenin başını unutmaması için en uzun cümlesinin beş kelimeden fazla yazılmasının mümkün olmadığı kısır romanların okumasıyla da olmayacaktır. Pek çok iletişim alanında tanıtımı yapılarak neredeyse, her biri dünya çapında ödüle aday olacak kadar güçlü birer sanat yapıtı olduğu ilan edilerek, sex shop’ları gezerken hezeyanların yazıldığı basit oyunların sahnelenmesi ile tiyatro denilen sanatın altından girip üstünden çıkılmasıyla da olmayacaktır. Bir de “Yazdıklarıma, ben şiir demiyorum okuyanlar öyle diyor” demekle de hiç olmayacaktır. Okumaya devam et

KELİMELERLE DOLU SAYFALAR

 

Turuncu renkli saçları olan kadının, Kalamış’ın kirli bardaklı, yosun kokulu çay bahçeleriyle başlayan yolculuğunda, bir piyanonun başına oturup, üzerine, portelerin dizili olduğu kağıtlar yerine, kelimelerin yazılı olduğu kağıtları koyarak, notalar yerine kelimelerle bir senfoni yaratabilmesinin adına ne denmeli?

Bu senfoninin cümlelerini oluşturan kelimeler, bir müziğin temel cümlelerini oluşturan notalar gibi senfoniyi iyice kişiselleştirsin ve diğerlerinden farklı kılsın. Okumaya devam et