ELVEDA GÜZEL VATANIM

Cemal Paşa-Enver Paşa-Talat Paşa

Cemal Paşa-Enver Paşa-Talat Paşa

İmparatorluğun son yıllarında, İttihat ve Terakki Cemiyetinin belirleyici etkisinin tartışmasız ortaya çıkışıyla başlayan süreçte, Kafkas Cephesi, Irak Cephesi, Filistin-Suriye Cephesi, Çanakkale Cephesi, Galiçya Cephesi, Makedonya Cephesi, Romanya Cephesi, Yemen Cephesi, Hicaz Cephesi, İran Cephesi, Libya Cephesi… Kara harpleri, deniz harpleri, siper harpleri, çöl harpleri, dağ harpleri ile aylarca süren kuşatmalar, ölümün muhakkak olduğu süngü dövüşleri. Açlık, soğuk ve hastalık… Tifüs, dizanteri, sıtma ve kolera. Azrail’in insan ırkına dört koldan saldırısı… Kadın, erkek, çocuk, yaşlı… Binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanın evsiz barksız, vatansız kalışıyla yaşanan ve yaşanacak olan büyük göçler… Mezarları bile bulunmayan insanlar… Okumaya devam et

HOTEL KONSTANTİNİYYE

Konstantiniyye Oteli'nin üzerine inşa edildiği tarihi saraya ait kalıntılar

Konstantiniyye Oteli’nin üzerine inşa edildiği tarihi saraya ait kalıntılar

Yerin altında, üstündekilerden çok daha fazla insanı barındıran, iki bin yedi yüz yıldan bu yana süregelen, yaşam ile ölümün insana şahdamarından daha yakın olduğu İstanbul’un en eski sarayının kalıntıları üstüne yapılan yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılış gecesi ve erken yılbaşı kutlaması törenine katılacak olan konukları karşılamaya hazırlanan, Bereket Holding İnsan Kaynakları Müdürü Zehra Ertan’nın, otel odasının banyosunda başını önce lavaboya, sonra küvetin kenarına vurarak, mermer zemine düştüğü anda üçüncü rüyası ile başlayan roman, düşüşten hemen sonra başka bir dünyaya ait olduğunu, adların önemsizleştiği, yarı saydam, yarı gerçek yarı düş, korkudan, arzudan, tutkudan ve kaygılardan azade bir âleme girdiğini bilmeden ve artık her şeyin sezgiden ibaret olduğunu anlatarak, Bizans’tan, Osmanlı ve Cumhuriyet’e varan karmaşık bir süreç içerisinde günümüze ulaşmakta. Okumaya devam et

KAFAMDA BİR TUHAFLIK – ORHAN PAMUK

Mevlut ile Rayiha

Mevlut ile Rayiha

İLK BÖLÜM

12 EYLÜL 1980’E KADAR

Nobel Edebiyat ödülünü alan ilk ve tek Türk Orhan Pamuk, bu kez yeni romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” ile okurlarına yeni bir başyapıt sunmakta.

Her ne kadar yakın çevresindekiler; Boşuna uğraşma “Kara Kitap” tan daha iyisini yazamazsın deseler de, bu roman, duvarlara fırlatılan bir “Muhasebe” ders kitabı kadar, dönüp dönüp tekrar okunmalı. Okumaya devam et

BİTLİ PİLEYBOY

Sokağa çıkıp dolaşmak çok sıradan bir iştir. Bazen vakit geçirmek üzere sokağa çıkıp sağa sola bakarak dolaşır, bazen de yan yana sıralanmış dükkânların önlerinden vitrinlerine bakarak geçip gideriz.

Çarşı pazarlarda, açık havada, parklarda, deniz kenarlarında, kırlarda, ormanlarda dolaşır dururuz.

Hepsi bir başka güzeldir. Bahar günlerinde, yağmurun yağdığı, karın yağdığı zamanlarda, gece yarısının ayazında, hepsinin ötesinde yabancı olmadığın yerlerde. Limasol’da ki, akşam gezintilerimin birinde…

İnsan gezinirken etrafına bakacak, yolda durup vitrin seyredecek, birinin yüzüne bakacak, ağır ağır yürüyecek, tanıdığı birilerini görecek belki bir iki laf edecektir değil mi?  Sonra limandaki cafelerden birine oturup soğuk bir “Keo Beer” içebilmek, bütün bunları yabancı olduğunuz ve lisanını çok iyi bilmediğiniz bir yerde yapabilmek o kadar da sıradan bir iş değildir. Neden mi? Bende tam onu anlatacaktım:

Buradaki mahalle aralarındaki evlerin ağzı burnu yoktur ama çift kanatlı tahta panjurlu pencerelerin önünde oturan Rum kızları vardır. Bazen kapının önüne çıkarlar, saatlerce sağa sola bakarlar, adam bulurlarsa çene çalarlar, uzaktan geçenlere laf atarlar, birde kalın ve biçimli yere sağlam basan bacakları, siyah saçları, kara gözleriyle bir başka türlü güzel olurlar.

Bir gün oturduğumuz evin önünden aşağı doğru inmeye başladım, pencerenin önünde oturan Rum kızının bana anlamadığım bir laf attığını duydum ve ona doğru gülümseyerek, Hello dedim.

Benim bir yabancı olduğumu halimden ve tavrımdan hemen anlamıştı ama yine bir şeyler söylemeye devam etti, söylediklerinden anladığımın bir iki kelimeye karşılık vermeye çabaladım ancak çabam boşunaydı söylediklerimden hiçbir şey anlamamıştı, adını sordum; Keti olduğunu söyledi, İstanbul’dan geldiğimi anlatmaya çalıştım.

Esmer, siyah saçlı, kömür gözlü bir güzeldi Keti.

Her sabah, bisikletime binerek İngilizlere ait Akrotiri üssünün tuz düzlüklerinde dolaştıktan sonra, Keti’nin evinin önüne gider onu görebilmek için sokak aralarında gezinirdim.

Bir gün elindeki hasır çantasıyla evden çıktığını gördüm ve hemen yanına giderek, nereye diye sordum?

Gülümseyerek plaja gidiyorum dedi.

İyi seni götürebilirim dedim ve bisikletimin arkasındaki yeri gösterdim, Keti bisikletin ön tarafında oturmak istedi, elindeki hasır çantasını arkaya koyduktan sonra, Keti’yi önümdeki boşluğa yerleştirdim. Bisikletin pedallarına olanca gücümle basarak plaja doğru adeta uçarak gittik.  Heyecanımdan bisikletimin önündeki asfalt, sanki bir canavar tarafından yenilip yutuluyormuş gibi geliyordu bana, sonradan bisikletime “Yol yiyen canavar” adını takmıştık Keti’yle.

Plaja geldiğimizde üzerindeki elbiseyi atmış, bikinisiyle kalmıştı. Öğrendiğim kadarıyla, Limasol’a gelmeden önce civar köylerden birinde dünyaya gelmişti. Yani bir Rum köylüsüydü Keti ama denize bikiniyle girecek kadarda medeniydi.

Burada bir parantez açarak Kıbrıs’ın köylerinde yaşayan Türklerinde bikiniyle denize girdiklerini belirtmem gerek.

Sonrasındaysa Keti ile birlikte geçen plaj günlerinin ardından, Türkiye’ye geri dönme zamanı gelmişti.

İki insan ve Akdeniz’in tuzlu sularında devam eden basit bir beraberlik, naif bir resim gibi çok şeyi anlatıyordu.

Şimdi birde alayu valayla tanıtımları yapılan “Bitli Pileyboy” adlı kitabın sayfalarındaki zavallı ifadelere bakalım;

Beyoğlu-Cihangir gecelerinde neler oluyor, kimin eli kimin cebindeymiş? Bir gecede dokuz kızla beraber olan Ahmet’in öyküsü ve hiçbir kadının hoşlanmadığı adamla yatmaz diyen ama bir yandan da beş kadının bir adamın üstüne atladığı gecelerden bahseden bir kitabın sayfalarını çevirdikçe neler öğreniyoruz.

Yazar Arzum Uzun kitapta geçen konuşmaların ya da bilgilerin hepsi gerçek. Şahit olduğum şeyler. Yazarken bende çok gülmüştüm diyor.

“Booty call” yapmak yani bir tanıdığıyla gecelik aşk yaşamak isteyen saat 02’den sonra bir kez cep telefonunu çaldırıp kapatıyormuş mesela.

Birde “Kıbrıslı Kız” deyimi varmış?

“Uzaktan görüyormuşsun aa ne güzel diyormuşsun, ama ağzını açınca, gapçez, gitçez, domatçık dermiş. O zaman uzaktan sevmek en güzeli diyormuşsun”

Kalamış yerli yeksan edildikten sonra, yıldızı parlayan Ortaköy’ü ele geçiren uyanık esnafgillerin ardından dünyanın hiçbir yerinde önemsenmeyen adreslerinden birisi olan Cihangir semtine taşınan entel dantel takımının sanki kendine özgü geliştirdiği yaşam felsefesinin ne kadar kısır ve ne kadar zavallı olduğunun bir kanıtı gibi  değil mi bu kel alaka “Bitli Pileyboy” kitabı?

BİR GARİP ORHAN VELİ

Bütün ıstıraplar aşktan doğar.”

Yaşamakta olduğumuz 2014 yılının Şubat ayında bir kitap yayınlandı. Bu kitabın adı “Yalnız Seni Arıyorum” Nahit Hanım’a mektuplar, alt başlığını taşıyan, Türk şiirinin, adı olmazsa olmazlar listesinde her zaman var olacak Orhan Veli Kanık’ın, hayatını şekillendiren, adeta varlığını belirleyen aşkı Nahit Gelenbevi hanıma yazmış olduğu mektuplarının okurlarla paylaşıldığı, sanki bir başka garip Orhan Veli.

Bu garip Orhan Veli’nin, kısacık yaşamında edebiyat ve şiir dünyamızda açtığı kapıların gerisinde, dile getirdiği dünyasının açmazları, sıkıntıları ve dertleri sanki koca bir Cumhuriyet sonrası kuşağının da tanımıdır sanki.

Zaten meşrutiyetten beri paylaşılamayan ve hesaplaşılamayan ne varsa hepsi de Cumhuriyete miras olarak kalmış olup, günümüzde dahi hesaplaşılmasına çalışılmakta değil midir? Okumaya devam et