ELIA, ELIA’YI ANLATIYOR

“Her yazar bir casustur.” Elia Kazan.

Zülfü Livaneli’nin 100. Baskısını yapan “Elia ile Yolculuk” adını verdiği kitabı, iç kapağında yazılı şu cümlelerle başlıyor:

Ne zaman yola çıkacağımızı soruyor. “İki güne kadar…” diyorum. “Önce Ankara’ya uçacağız sonra da uçak değiştirip Kayseri’ye.”

“Olmaz” diyor başını inatla sallayarak, “kesinlikle olmaz. Arabayla gidelim ki Anadolu’yu görebileyim.”

“Ama çok uzak” diyorum zaten yorgun ve bu seyahat için çok yaşlı olan adama. Üzülüyorum onun için, aynı zamanda da bir şey olacak diye korkuyorum. “Arabayla elbette gidebiliriz” diyor, “Uçağa bin, hop bir yerde in. Böyle olmasını istemiyorum. Anadolu’yu hissedebileceğim bir yolculuk olmalı bu, uzun sürmeli, yavaş yavaş yaklaşmalıyız gideceğimiz yere. Erciyes Dağı’nın başındaki karları uzaktan görmeliyiz.”

“Sanki cennete gider gibi konuşuyorsun”  diyorum. “Kuşkun mu var?” diyor, “Elbette cennete gidiyoruz, Cennetin Doğu’suna.”

Elia ile Yolculuk” öyle ya, Zülfü Livaneli’nin söyleyişiyle hayatına girmiş onca önemli insandan söz ederken, sanki köşe başındaki bakkalı ya da otobüs biletçisini anlatır gibi, onun şöhretini hiç umursamadan sıradan bir insan ile yapılan bir yolculuğun adı sanki. Gerçekte belki biraz da öyle, çünkü bu ne ilk ne de son yolculuk.

“Ve otelime döndüğümde gece boyunca, onun benden istediği şeyi düşünüyorum. Yerine getirilmesi çok zor bir istek ama belki de Yunan bir dostun son arzusu. İthaka’yı bulmak!”

Çalışma odasındaki resim ormanına bakarken, genç ve güzel, iyi giyimli bir kadını gösterip sormuştum ona: “Bu kim?”

Annesi olduğunu söylemişti: Athena Şişmanoğlu. Resim 1900’lerin başında Anadolu’da, Kayseri şehrinde çekilmişti. Orayı bilip bilmediğimi sordu. Elbette bildiğimi söyledim. Kadim bir şehirdir dedim. “Peki, o meşhur dağı da biliyor musun?” diye sordu ve güldü. “Babam her zaman bu dağda yetişen üzümlerden söz ederdi bana. Öldüğü güne kadar hep bu üzümleri sayıkladı. Ona göre dünyada başka üzüm yoktu.”

Hem anne hem baba tarafının Kayserili olduğunu anlattı. Babasıyla amcasının Kayseri Kapalı Çarşı’da bir halıcı dükkânları varmış. Annesi ise resimde görülen Germir kasabasındanmış.

Resme daha dikkatlice baktım. Görkemli bir Ortodoks kilisesinin önünde duran ve İtalyan Orta Çağı’nı çağrıştıran güzel giysiler giymiş bir genç kadın. “Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü” diyor. “Benden başka… Hepsi de benden küçük üç kardeş kaybettim. Evlat acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor.”

Ben resme dalıp gitmişken birden yakama yapıştığımı hissedip şaşırıyorum. Büyük bir tutkuyla kendisini oraya, o kasabaya götürmemi istiyor. “Beni götür oraya, o kasabaya götür!” diyor.

İyi ama ne zaman, falan diye kırık dökük bir şeyler mırıldanıyorum. Hemen diyor, mümkün olduğu kadar çabuk, hemen. Annesinin kasabasını bulup bulamayacağımı soruyor.

Elbette buluruz, diyorum. Herhalde ismi değişmiştir, Anadolu’daki her Rum yerleşiminin adı değişti, Türkçeleştirildi. Rumlar gittikten sonra, onlardan kalan izleri silmeye giriştiler. Tutulduğu heyecan fırtınası karşısında daha fazla direnemiyorum ve bu çılgın fikre “Peki,” diyorum, “gidelim. Annenin memleketini bulalım.”

“Tamam” diyor muzip bir gülümsemeyle, omzuma vuruyor. “Tamam, iş bitti.”

Oysa Cennetin Doğusu’na ilk yolculuk yarım yüzyıl öncesinde James Dean ile yapılmıştı ve Doğu’ya yapılan bir başka yolculuk daha vardı yıllar öncesinde.

“Aile, kaç yıl önce olduğunu tam olarak bilemiyorum, Anadolu’dan gelmişti. Anadolu, Yunanca “Doğu” demektir. Ta Homeros zamanından beri halklar kendi yörelerinin ötesinde karanlıkta kalan yerleri gizemli, tehlikeli, ürkütücü olarak düşünmüşlerdi. Batı’daysa altın renkli ışık hiç kararmaz. Apollo, güneş tanrısı!  Uygarlık!”

Tiyatro ve sinema sanatının büyük ustalarından Elia Kazan, elde ettiği bütün başarılarına karşın doyumsuz olduğunu her seferinde tekrarlamakta.

“Tiyatro ve sinema dünyasının, hatta kırk küsur yıldır beni barındırmış olan ülkenin bana tam istediğimi veremediğini hissediyor, bir kopukluk duyuyordum. 1955 yılında karımla yaptığım tatil, bir dinlenme değil yeni bir yol arayışıydı.

Yıllardan beridir amcam Avraam Elia Kazancıoğlu’nun öyküsünden iyi bir film çıkacağını, bu filmi mutlak yapmam gerektiğini düşünüp duruyordum. Halı tüccarları arasında A.E. (Joe) Kazan diye tanınan bu adam yirmi yaşında Amerika’ya gelmeyi başarmış, birkaç doları bir araya getirince, babamı, halamı, üvey kardeşlerini ve benim hepsinden çok sevdiğim, üvey annesi Evanthia’yı da getirmeyi başarmıştı.

Amcamın bu ülkeye gelişinin öyküsünü kim benim gibi bilebilirdi? Başkalarının elinde öykünün çeşnisi kalmazdı ki! Bu insanları ben ezbere biliyordum, her şeyleriyle. Öykülerini de ben yazmalıydım.

Yapılacak şey Türkiye’ye gitmekti. Oradan dört yaşında ayrılmış, on iki yaşımda bir kez daha gitmiştim. Ama tek ansıdığım Büyükada’daki Hotel des Entrangers, bir de denize girdiğimizde suyun ılıklığı, yumuşaklığıydı. Şimdi bir amacım vardı: O ülkeyi ve insanları inceleyecek, amcamın Kayseri’den İstanbul’a gelirken izlediği yollardan bende geçecektim. Filmim için materyal toplamaya gidiyordum: Öykü, mekân, insanlar, tema.

Bu geziye ilişkin birçok anılarım var ama en önemlisi kuzenim Stellio Yeremia ile tanışmamdır. Tam yaşıtım olan bu adamda, Amerika’ya gelmeyip Türkiye’de kalsam edineceğim kişiliği buldum.

Karım Molly ile ben, gemiyle New York limanından ayrıldık. Bir hafta sonra Napoli’ye vardık. Oradan bir gemiyle Pire Limanı’na çıktık. Ama ben sabırsızdım, Türk Hava Yolları’nın bir uçağı ile doğduğum ülkeye indim. Burada kırk yıldır görmemiş olduğum akrabalarla – burunları, gözleri, tavır ve anıları benimkilere benzeyen bu kimselerle – sarmaşıp öpüştük.

Uykusuzduk, gene de ertesi sabah erkenden, Molly Park Otel’de dinlenirken, ben kendimi İstanbul sokaklarına vurdum, rastgele dolaştım. Gördüğüm her şey, belleğimde varlığından habersiz olduğum anılar uyandırıyordu. Yuvama dönmüş gibi rahattım, bir yandan da Türkiye’de kaldığım sürece hiç yakamı bırakmayacak olan bir korku duyuyordum. Kararlaştırılan saate Taksim’e çıktım. Stellio ile buluştum. Üç, dört yaşındayken birlikte oynadığım bu akraba, bu ülkede geçirdiğim iki hafta boyunca yanımdan hiç ayrılmadı.

Stellio’ya tasarılarımı biraz açtım. Babamın doğduğu, anne soyumun da İstanbul’a gelmezden önce kuşaklarca yaşadığı Kayseri’ye gitmek niyetindeydim. O da gelir miydi?  “Gelmem lazım” dedi. “Başını derde sokmayasın diye.”

Kentin ana yolu olan İstiklal Caddesi’nden aşağı doğru vurduk. Bir zamanlar zengin Rum ve Ermeni tacirlerinin kaldığı Pera Palas’ın önünden geçtik. Parke döşeli dar yol yokuş aşağı kıvrılıp bükülüyordu; iki yandaki yapılar yıkılsa daha iyi olurdu. Otomobiller hayvanlar gibi her iki yönde, birbirlerini geçmeye savaşıyorlardı. Beygirler acımasızca dövülüyor, merkepler kısa, sivri çomaklarla, kan çıkartırcasına dürtüklendikçe, kanlar sineklere şölen oluyordu. Binaların üzeri kalın bir kir tabakasıyla kaplıydı. Daracık yan sokaklarda önleri açık, minik atölyeler gördük, mallarını kaldırıma sermiş olan işportacıların çevresinde dolaştık. Kollarında sepetlerle, küçük arabalarla satıcılar; meyve, börek, fındık, fıstık, tatlı satıyorlardı. Soğuk su bardaklarla alıcılara sunuluyordu. Ritmik ve çekici bir tempoyla yükselen satıcı sesleri, bir tür sokak şiiriyle malların üstünlüğünü övüyordu. Burada da, dört bir yanda umarsız kişiler vardı, hastalar, sakatlar. Gerçi bunları görmek bana karamsarlık veriyordu, gene de bir filmci için, bu geniş, dramatik bir panorama olmalıydı. Derin anlamlar taşıyan, heyecan verici bir şey. Filmimi burada çekmeliydim, babamla, amcamın bırakıp kaçmış oldukları ve besbelli hala o günlerdeki gibi duran bu çevre. Bugün görüp duyduklarımı, hissettiklerimi filme geçirmeliydim.

Derken Boğaz’ın sularının döküldüğü limanda zikzaklar çizerek banliyö halkını sabah kente, akşam eve taşıyan vapurların düdükleri duyulmaya başladı. Birden yokuşun dibindeydik ve kentin can evi olan liman ayaklarımızın dibinde uzanıyordu. İstanbul o zamanlar çok pisti, ne var ki konumunun güzelliği yeryüzünün bütün kentleriyle boy ölçüşebilir. Orta yerde Galata Köprüsü, üzerinden gelip geçen zenginiyle, yoksuluyla, kudretlisiyle, zavallısıyla, insanıyla, hayvanıyla.

Galata Köprüsünü geçip toptancı pazarlarına vardığımız o insan kılıklı yük hayvanını, hamalı gördük. Yükleri hafifse iki metre yüksekliği bulabiliyordu. Kimilerinin sırtladıkları yük öyle ağırdı ki boşaltmak için başkalarının yardımı gerekiyordu. Hamallar çabuk, kısa adımlarla ilerliyorlardı; aynen onlar gibi yüklü, onlarla aynı işi gören eşekler de öyle. Hamallar karşılaştıklarına haşin bir ses, donuk bir yüzle sesleniyorlardı. Gözleri “ölmüş” tü. Yaşam tarzları ve geçmişleri onların herhangi bir kimseden iyilik ummalarına engeldi. Kimileri altmış yaşlarında gösteriyordu. Böyle bir işte o yaşa kadar dayanabilen var mıydı acaba? Daha gençleri de vardı, bundan iyi bir iş bulamazlar mıydı ki? Besbelli hayır. Bu yaratıklar çevreye ne dost ne düşmandılar. Evet, eşeklerden bir farkı yoktu. Yollarında çekilelim diye hafif kısa bağrışlar koparıyorlardı, çünkü yüklü bedenlerinin hızını kesmeye hiç niyetleri yoktu. Bağrışları insan sesine hiç benzemiyordu. Bu toplumun, insanlığın en alt katındaydılar.

Hemen algılamamakla birlikte “America America” filminin kahramanını bulmuştum.

Birkaç gün sonra Molly, Stellio ve ben başkent Ankara yolundaydık. Anadolu yaylasının geniş düzlüklerinden bir arabayla geçerken kadınlar dört ayak olmuş tarlalarda çalışmaktaydılar. Geçtiğimiz köylerdeki erkekler kahvelerde, masa başlarındaydılar. Bizi görünce tartışmalarını, tavla oynamalarını yarıda kesiyorlardı. Molly, “Neden onlar da kadınlarla birlikte, tarlada çalışmıyorlar?” diye sordu. “Ne diye burada oturuyorlar böyle?” Stellio “Ülkemizin politik sorunlarını çözüyorlar” diye yanıtladı.

Ankara’da ilk dikkatimi çeken şey havadaki kömür tozu oldu, kara sis gibi bir şey. Bir de kamu yapılarının üzerindeki kir. Kaldığımız otelden dışarı bakınca otelin, kömür yakan fabrikalarla çevrili olduğunu gördüm. Molly havadaki isten rahatsız olmuş, öksürmeye başlamıştı. Türkiye’nin hiçbir şeyini sevmediğinden New York’a dönmesinin daha iyi olacağını söyledi. Ben, ta buraya kadar geldiğimize göre Kayseri’ye de gelsin, diye direttim ama Stellio sonradan, “Gitsin” dedi. “Kayseri’deki tuvaletler…”

Öksürüğü ağırlaşan Molly dönmeye karar verince caydırmaya kalkışmadım. Onu havaalanına götürdük.

Ertesi gün Stellio ile ben bozkırlar arasından otomobille doğuya doğru yol aldık. Rüzgâr tertemiz esiyordu. Dört saat sonra Kayseri’nin ana meydanına girmiştik. Burası yer yer parke döşeli geniş, açıklık bir alandı. Çevresinde vilayet, ince minareli bir cami, postane ve dört katlı bir otel vardı. İstanbul’dan yarım yüzyıl geriye düşmüştük. Birkaç otomobil at arabalarının arkasından ağır ağır geçmekteydi. Her yerde, sırtlarında aşırı ağır görünümlü yüklerle merkepler vardı. Bir duvar dibinde başları bez sarılı hamallar, kuyrukta taksi gibi, iş çıksın diye beklemekteydiler. Yalnız gözlerini açıkta bırakacak biçimde örtmüş kadınlar, dosdoğru karşıya bakıp hızla yürüyerek gelip geçiyorlardı. Yakınımızdan, erkek birkaç adım önde olmak üzere bir karı-koca geçti, kafalarında yuvarlak tepsiler. Şoförümüz, “Baklava” dedi. Stellio, Türklerin ağır tatlılara meraklı olduklarını belirtti. Vilayetin önünde kavun yüklü bir araba duruyordu. Yere düşüp yarılmış birkaç kavunun üstüne sinekler üşüşmüştü, bulut gibi. Üstü açık bir arabayla iki adam buz satıyorlar, çocuklar buz parçalarını kapabilmek için sıçraşıyorlardı.

Otomobilimiz, vilayetin önünde durdu; dışarı çıktık. Binanın merdivenleri dilenci doluydu, bazıları avuç açıp el uzattılar. Silahlı adamların kılavuzluğuyla valinin kabul odasına alındık.

Vali, kenti bana kendisinin gezdireceğini, bunun bir şeref olduğunu söyledi. Ve bunu izleyen üç gün boyunca New York Belediye Başkanı La Guardia’yı anımsatan bir enerji ve coşkuyla sözünü yerine getirdi. Bize gösterdikleri park, abide, kitaplık okul gibi şeyler değil de yeni kurulmuş şeker, dokuma, halı fabrikalarıydı.

Ertesi gün, bir zamanlar babamın ailesinin oturduğu eski Rum mahallesini görmek istedim. Sokak üzerinde penceresiz uzun duvarlar vardı. Odalar, tek ışık kaynağı olan avlulara açılıyordu. Kayseri’de Rum yoktu artık.

Sonraki günde annemin ailesinin kasabasına gitmek istedim. Germir, kentten dokuz mil kadar uzaklıkta, sarp bir tepenin dibindeydi. Parke döşeli anayolun iki yanında, bir zamanlar herhalde çok güzel olan evler dizilmişti, Kayseri’deki evlerden daha sağlam yapılı, daha gösterişli. Bunlar varlıklı Rum tüccarların evleriydi.

Bir meydanlığın köşesinde Ortodoks kilisesi yıkık duruyordu. Ben bu duvarlardaki dinsel resimleri incelerken ihtiyar Türkler, Rumları ne kadar aradıklarını, iki ırkın eskiden çok iyi geçindiğini anlatıp duruyorlardı. Çevremin bakımsızlığını gördükçe ben de Rumların bıraktığı boşluğu görüyordum.

Kayseri’deki son gecemde, dallarına fenerler asılmış bir bahçede veda şöleni verildi. Çok mutluydum, kesintisiz içtim.

Kıvanç duymakta haklıydım. Gerçek film malzemesini bulmuştum. İstanbul yolunda kararımı verdim. Amcamın Kayseri’de başlayıp Amerika’da biten yolculuğu üstüne bir film yapacaktım. Bütün gördüklerim hakkında ayrıntılı notlar tuttum, fotoğraflar çektim. İşe koyulmuştum bile.

İstanbul’da iki gün boyunca hamalları izledim, onların yediğini yiyerek konuşmalarına kulak verdim. Gizlice notlar tuttum. Onlardan korkuyor ama bunun iyiye alamet olduğunu biliyordum. Bir dramanın kahramanı korkuyla karışık saygı uyandırabilmeliydi.

İstanbul’daki son gecemde Stellio’nun evinde bir veda yemeği düzenlendi. Öbür akrabalarım ve Stellio’nun karısı Vili ile tanıştım. Lezzetli yiyeceklerle dolu sofrada oturup birbirimizi inceledik.

Gemiyle Amerika’ya dönerken notlarımı bir günce biçimine soktum. Türkiye’deki bütün anılarımı, silinip gitmeden kâğıda döktüm. Ve beni şaşırtan bir duyguya kapılmaya başladım: Babamın, amcamın, o gece birlikte yemek yediğim kişilerin öyküsünü anlatıp sesini duyurmak için bir çağrı çıkmış ve bununla sanki ben özel olarak görevlendirilmiştim.”

Doğu’ya yapılan yolculuklar, pek çok kez tekrar edilmiş, İstanbul’da yaşanan kötü sürprizler ile Kayseri’den kalkıp Amerika’ya kadar giden Anadolu Rum çocuğunun öyküsü ve Kazan’ın en sevdiği filmi “America America” yıllar süren çalışmaların ardından tamamlanmıştı.

Ve 1960’lı yıllar ile daha sonrası dönemlerin Türkiye’sine ait gözlemlerini de bütün açıklığıyla dile getirdiği “A Life” , “Bir Yaşam” adlı kitabında şöyle demekte Elia Kazan:

“Evet, evet, bütün yönetmelerin biraz ikiyüzlü olduklarına inanıyorum; bütün yazarlarda casusluk damarı bulunduğuna inandığım gibi. Hele bir gözlemleyin onları, bakın nasıl bir yandan sizinle söyleşirken bir yandan da sizin söylediklerinizi kaydetmektedirler. Kafalarının içindeki o tanrı vergisi teybin tıkır tıkır işlediğini bile duyabilirsiniz. Sonradan bu konuşmaları not defterlerine çekecekler ve sırası geldiğinde de yazılarına işleyeceklerdir.”

“Elia ile Yolculuk” a çıkan Zülfü Livaneli’nin de, New York’ta köşesindeki tabelada “95. Doğu”  yazan sokağın ünlü ismi “yaşlı adam” la küçük köpeğini gezdirdiği güne dair “hatırladıkları” gerçekten aklında kaldığı gibi midir?

Çünkü bir yandan deva bulmaz bir yazar hastalığından dolayı, “İleride bunu yazarsam nasıl yazarım, nasıl bir üslup belirlerim?” diye düşünmektedir. Zihninde canlanan o görüntüler, bir kitapta yazmak için kafasında sakladığı notlar mıdır acaba?

Zülfü Livaneli, “Elia ile Yolculuk” un bir başka gecesinde, Bodrum yapısı ahşap teknede Ege adaları arasında mavi sularda dolaşırken bir koya demirlediklerinde,  “Gökyüzü senindir, gökyüzü herkesindir!” diye kırık dökük bir şiir mırıldanmaktadır, tıpkı aynı güneşte çamaşır kurutan annelerimiz gibi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir