ELVEDA GÜZEL VATANIM

Cemal Paşa-Enver Paşa-Talat Paşa

Cemal Paşa-Enver Paşa-Talat Paşa

İmparatorluğun son yıllarında, İttihat ve Terakki Cemiyetinin belirleyici etkisinin tartışmasız ortaya çıkışıyla başlayan süreçte, Kafkas Cephesi, Irak Cephesi, Filistin-Suriye Cephesi, Çanakkale Cephesi, Galiçya Cephesi, Makedonya Cephesi, Romanya Cephesi, Yemen Cephesi, Hicaz Cephesi, İran Cephesi, Libya Cephesi… Kara harpleri, deniz harpleri, siper harpleri, çöl harpleri, dağ harpleri ile aylarca süren kuşatmalar, ölümün muhakkak olduğu süngü dövüşleri. Açlık, soğuk ve hastalık… Tifüs, dizanteri, sıtma ve kolera. Azrail’in insan ırkına dört koldan saldırısı… Kadın, erkek, çocuk, yaşlı… Binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanın evsiz barksız, vatansız kalışıyla yaşanan ve yaşanacak olan büyük göçler… Mezarları bile bulunmayan insanlar…

Hepsine sebep olan ve bu büyük çöküşün, yok oluşun başlangıcı Selanik’te, 1907 yılında cemiyete katılmayı kafasına koyan Şehsuvar Sami’nin sol elini tabancanın, sağ elini Kuran’ın üzerine koyarak; Vatan için, hürriyet için, kardeşlik, eşitlik ve adalet için kanının son damlasına kadar mücadelesi üzerine yemin ederek başlayan cemiyet macerası, içersine düştüğü bir büyük ikileminde başlangıcıdır.

Bir yanda otuz yıldır aralıksız süren istibdada karşı dövüşen bir cemiyetin üyesi. Hürriyeti, kardeşliği, eşitliği ve adaleti sağlamaya çalışan kendini milletine adayan bir fedai olmak. Bir yandan kendini sevdiği kadına adayan fedakâr bir âşık olmak.

Şehsuvar Sami, İttihat ve Terakki kadrolarında yerini aldığı zamanlarda, Selanik’te 23 Temmuz 1908 günü, Basra Körfezinden Adriyatik’e kadar bütün Osmanlı yurdunun kaderini belirleyecek olan inkılâp günlerinde, sahil boyunca akan kalabalığa karışarak Ester’le el ele yürüyen iki aptal âşıktılar ve bütün Selanik; Denizi, gökyüzü, ağaçları, sokakları, binaları ve insanlarıyla tek vücut, tek ses, tek irade olmuş, tarihin o haklı isteğini yerine getiriyordu. Ve hiç kuşkusuz inkılâp anında hoşgörüyü en fazla hak eden eylem, aşk olacaktı.

Selanik’in dar sokaklarında yürüyorlardı. Kaldırımlara taşmış kahvehane masalarında domino oynayan ihtiyarlardan biri Yunanca küfür ediyordu, diğeri İspanyolca şarkı söylüyordu, bir başkası Türkçe pazarlık yapıyordu.

“Paris’te bunları göremeyiz. Burası bir İmparatorluk, burası dillerin, dinlerin, ırkların bahçesi…”

O kışkırtıcı gülümsemesiyle Ester “Ama bu İmparatorluk bizim için imkânsızlık demek. Ama Paris… Anlasana, aşkımızı yaşayabileceğimiz tek yer Paris. Burası ölmekte olan bir İmparatorluk ama Paris yepyeni bir dünya, yepyeni başlangıçlar, yepyeni umutlar…”

Evet, edebiyat sonsuz bir isyandı, politika gibi, sadece bu devirde, bu dönemle, bu günle sınırlı değildi. Evet, belki edebiyat, kurtarıcımız olabilirdi, lakin inkılâp beni hazırlıksız yakaladı. İnkılâp, aşka üstün geldi. Koca bir İmparatorluğu kurtarmanın yanında bizim küçük sevdamızın ne önemi olabilirdi ki?

Bu yüzden mi sevmiştin acaba beni? Farklı olduğum için mi? Neydi o farklılık, yazar olmak istemem mi? Karaladığım o acemi hikâyeler mi? Belki de bir Yahudi kızı sevecek kadar cesur olmam mı?

Hürriyeti, kardeşliği, eşitliği ve adaleti aklından çıkarmayacak olan Şehsuvar Sami, Ester’in kendisini daha çok seveceğini ve gözünde daha çok büyüyeceğini düşünüyordu. Zaferden sonra çok daha mesut bir hayata başlayacaklarını düşlüyordu. Zaten bir inkılâp ne kadar sürebilirdi ki? Bir despot daha ne kadar dayanabilirdi? Elbette kısa sürede Abdülhamit yıkılacak, meşrutiyet ilan edilecek, ardından istediğimiz o yeryüzü cenneti kurulmuş olacaktı. Paris’e de o zaman gidecektik işte… Onurlu bir ülkenin, onurlu sanatçıları olarak…

O kadar genç, o kadar tecrübesiz, o kadar iyimserdim ki, tarihin, gönlümüze göre akacağına inanıyordum. Elbette olmadı, elbette duvara tosladım. Evet, herkesi suçluyordum bunun için, elbette başta Talat Beyi. O Talat Bey ki, samimiyetinden ve inancından hiç bir zaman kuşku duymadığım bir liderdi. Ama samimiyet ve inanç, bir devleti yönetmek için kâfi mi sence? Artık yıkılmaya yüz tutmuş bir devleti yeniden ayağa kaldırmak için daha fazlası gerekmez miydi? Doğru bir siyasi yol ve bu güzergâhta yürümek için kader birliği etmiş, birbirimize ölümüne bağlı insanlarda oluşan bir teşkilat olmadan bu mümkün müydü? Evet, bir zamanlar böyle bir cemiyetimiz vardı. Artık var mı, emin değildim. Zira birbirimize duyduğumuz itimat hissini çoktan kaybetmiştik.

İttihat ve Terakki cemiyetini ayakta tutan o sarsılmaz kardeşlik duygusu, kendini feda etme erdemi, şahsi çıkarlar için kurban edilmişti.

Evet, Talat Beyin büyük bir iyimserlikle “Birbirimizi ikaz ederek, birbirimizi dostça tenkit ederek bu tür yozlaşmaları bertaraf etmeyi öğreneceğiz” dileği sadece boş bir temenniden ibaret olarak kalmıştı. Ne Enver Bey, harbiye nazırı olma isteğinden vazgeçecekti, ne fedaileri sanki ikinci bir hükümetmiş gibi nazırların işlerine müdahale etmeye son verecekti.

“Nihayet tek başımıza iktidara geldik” dediğimiz Bab-ı Ali Baskını’ndan yaklaşık bir yıl sonra devlette iki başlılık değil, aslında üç başlılık hâsıl olmuştu. Güya bir hükümet vardı ama Sadrazam Sait Halim Paşa’dan çok üç kişinin sözü geçiyordu. Talat, Enver ve cemiyetimizin yeni yıldızı Cemal. Evet, bir meclisimiz vardı, bir hükümetimiz vardı, kaç yüz yıllık saray makamımız vardı ama son sözü hep bu üç kişiden biri söylüyordu.

İşin kötüsü, aynı siyasi fırkanın üyesi olan, aynı ortak ideali paylaşan bu üç şahsiyet, memleketin mühim meselelerinde bile açıkça çatışmaktan çekinmez hale gelmişlerdi.

Yirmi yıl sonrasında İstanbul’un sonbahar günlerinde Pera Palas’ın 410 numaralı odasında Şehsuvar Sami yazdığı mektupta;

“Peşimdeler Ester… Eski İttihatçıların hiçbirine hayat hakkı tanımayacaklar. İzmir suikastı bir bahane. Nihai hesaplaşma başladı. İzmir’de kurulan darağaçları yetmedi Ankara’da da astılar bizimkileri, suçlu suçsuz ayırt etmiyorlar. Tek tek ortadan kaldırıyorlar herkesi. Artık eminim sıra bana geliyor. Bu kadar İttihatçıyı zindana atan, sürgüne yollayan, öldüren irade beni sağ bırakır mı? O sebepten taşındım Beşiktaş’taki evden. Pera Palas’a bu sebepten geldim.

Şehsuvar Sami, 1926 yılında yaşamının son 16 gününde Ester’e yazdığı mektuplarla kendi yaşantısının olduğu kadar bir İmparatorluğunda son günlerini anlatmaktadır.

Ahmet Ümit, bir İttihatçının, kuryelikten, Talat Paşa’nın fedailiğine uzanan süreçte, Osmanlı’nın, Abdülhamit’ten, son padişahı Vahdettin’e ve Cumhuriyet Türkiye’sinin,1926 yılına varana kadar devam eden yaşam öyküsünü, gelişen siyasal ve toplumsal olayların atmosferinde polisiye roman akıcılığı ve sürükleyiciliği ile okuyucuya yansıtmakta.

Elveda Güzel Vatanım, günümüzde cereyan eden pek çok olayda bağlantısı kurulabilecek olan geçmişin izleri de romana yansımış olmakla, okumayı ve okunmayı daha anlamlı kılmakta.

Not: Gelecekte bir gün belki filmi çekilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

35 ÷ 7 =