HEYKEL ADINA BİR KAÇ SÖZ

Uygarlıkta geri kalmak, sanatta da geri kalmak ile sonuçlanır. Ya da, sanatta geri kalmak, uygarlıkta da geri kalmak sonucunu doğurur.

Denizli il sınırı yakınında, Kuyucak-Tavas yolu üzerinde, Tanrıça Aphrodite’e adanmış antik Roma kenti Afrodisias’ta kurulmuş olan heykel okulu, Anadolu kültürlerinin o dönemdeki sentezi olarak Roma’ya kendini kabul ettirmiş bir sanat merkeziydi. Bu okulun heykeltıraşları, M.Ö 1. yy’dan başlayarak kentin kuzey-doğusunda bulunan Salbakos (Baba Dağı) Dağlarındaki ocaklardan çıkarılan mermerlerle, rölyefler, portreler, lahitler ve çok çeşitli eserler üreterek, Akdeniz’in diğer bölgelerinden ve Roma’dan M.S 5. yy sonlarına kadar, 600 yıl boyunca gelen heykel siparişlerini karşılamışlardı.

Roma Portreleri

Roma Portreleri

İlk çağlardan beri tüm Anadolu uygarlıkları taş ve heykelle var olmuşlardır. Anadolu’da M.Ö 3. yy’dan itibaren kurulan önemli heykel okulları, Manisa (Magnesia), Aydın (Tralles), Efes (Ephesos),Myra ve Perge heykel okullarıdır.

Magnesia ve Tralles heykelleri

Magnesia ve Tralles heykelleri

Anadolu’da ki ustaların ellerinden çıkan her türlü taş ve mermer eserin Roma İmparatorluğunun başkenti Roma’ya gönderilmesi, Roma sanat ve kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Batıda gelişen ve batıyı geliştirip bugünkü düzeyine ulaştıran faktörleri araştıranlar, hiç kuşkusuz, Rönesans’a kadar varıp dayanacak olan uzun bir yolculuğu göze almak zorundadırlar. Çünkü sonra ne olduysa o çağda başlamış, ondan sonraki bütün gelişmelerin tohumu, Avrupa’nın uygarlık toprağına Rönesans’ta atılmıştır. Rönesans’ın etüdü ise, güzel sanatların bu harekette ağır bastığını, çağa egemen olduğunu ortaya koyar. O kadar ki, bilim ve onun uygulamalarıyla ilgili ilk denemeleri yapanların çoğu sanatçılardır. Basit bir araştırma bile, Rönesans’ın yaygın biçimde bir sanat ve fikir hareketi oluşunun yanında, sanatın, Hümanist uygarlığın temelindeki yerini, önemini, payını görmeye yeter.

Anadolu'ya ait lahit

Anadolu’ya ait lahit

Diğer taraftan, biz, Anadolu’nun sahibi bir ulusun çocukları olarak, Rönesans’a temel teşkil eden, güç veren potansiyelin Antik uygarlıktan kalan yapıtlar olduğunu düşününce, kendi kendimize dönüp; sormak gereğini duyuyoruz:

Acaba Türkler, Anadolu’ya, Antik uygarlığın asıl beşiği olan, Antik yapıtlarla yoğrulmuş bu topraklara yerleştikleri zaman, İslamlık gibi, bütün tutuculukları reddeden, çağın gelişmelerine açık, ilerici bir dine, yanlış olarak mal edilen bir inanca bağlanıp da, yeni yurtlarını dolduran şaheserlere sırt çevirmeseler, onlarla kaynaşıp, onları etüt edip, dünyalarına; ve o yolla da bütün bir Antik uygarlığın dünyasına girmiş olsalardı, durum ne olurdu? Bilinmez!.. Belki de Hümanizma, çok daha önce ve İtalya yerine Anadolu’da doğardı. Ve Türkler, modern uygarlığın öncüsü olurdu.

Anadolu'ya ait lahit diğer yüz

Anadolu’ya ait lahit diğer yüz

Ancak, bir şeyi iyi biliyoruz ki, Rönesans’ı başlatmak bir yana, onun bütün harikulade serüvenlerine gözlerimizi, bütün şarkılarına kulaklarımızı tıkadık. Ve sonunda Batı’da, bizim dışımızdaki gelişmelere kapalı kalmanın topluma ve koca bir İmparatorluğa neye mal olduğunu fark ettiğimiz zaman ise iş işten geçmişti.

1882 Yılında “Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane” kuruluncaya ve heykel, resmen öğretim konusu yapılıncaya kadar, ne yazık ki ülkemizde hiç Türk heykelci yetişmemiştir.

Heykel” in “Resim” den farklı karşılanmasının, ona karşı direnmenin daha fazla olmasının nedeni, resimden fazla olarak, onun üçüncü bir boyuta sahip olması ve yere gölge düşürmesiydi. Böylece o, “putlara” daha çok benzemekteydi.

Bu nedenle, yontuculuk, sadece mimariye bağlı taş işçiliği şeklinde uygulama alanı bulabilmiştir. Ancak, insandaki yaratıcı yeteneğin en uygun tatmin alanı olan resim-heykel yapma eğilimi ve gereksinimi, başka kılıklar altında etrafı ürkütmeden, gizlice tatmin olabiliyordu. Yazıyı figürlere benzetmek, çeşitli dekorasyonda, stilize ederek, insan ve hayvan şekilleri kullanmak yoluyla. Bu tür yapıtlara özellikle Selçuk mimarisinde, dekoratif rölyefler halinde çokça rastlanmaktadır.

Oysa günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda, Anadolu topraklarında Neolitik Döneme kadar giden örneklerin bulunduğunu biliyoruz. Bugün, heykelleri parçalayan eller ve kafalar, Anadolu topraklarında taş yontuculuğu ve heykel yapımının yaklaşık on bin yıldır var olan bir gelenek olduğunu acaba biliyorlar mı?

Anadolu'da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Anadolu’da Neolitik Çağdan kalan heykeller

Diyeceksiniz ki, bilseler de heykelleri parçalamaya devam edeceklerdir ama parçalamaya çalıştıkları on bin yıllık gelenek her şeye rağmen süregelmektedir.

Bugünü yakıp, yıkıp yok edebilirler ama yarını asla!

http://ancient-anatolia.blogspot.com.tr/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir