HİÇ KULLANILAMAYAN İTALYAN SEFARETHANESİ

Bu yazımız, günümüzde Maçka Caddesi üzerinde yer alan ve “Maçka Akif Tuncel Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” olarak kullanılan yapı hakkında.

İstanbul’daki ilk İtalyan sefarethanesi, bugün Tepebaşı’nda “Casa d’İtalia” yani “İtalya Evi” olarak kültür sarayının bulunduğu binadır. Daha önceleri Avusturya-Macaristan sefarethanesi olarak kullanılan bu bina, 1910’larda İtalyan hükümeti tarafından kiralanmış ve uzun müddet İtalyan sefarethanesi olarak kullanılmıştı. Bina, o tarihte “Venedik Sarayı” olarak adlandırılıyor ve İtalyan sefiri tarafından kışlık bina olarak kullanılıyordu. Bu sırada İstanbul’da İtalya’ya ait olan Tarabya’daki muhteşem yazlık sarayın yanı sıra bir de Maçka’da kışlık sefarethanenin yapımına başlanmış, projesini de devrin ünlü İtalyan mimarlarından Giulio Mongeri hazırlamıştı.

Giulio Mongeri’nin kısa yaşam öyküsü

İtalyan kökenli bir ailenin İstanbul’da dünyaya gelen oğlu Giulio Mongeri, XX. yüzyılın ilk otuz yılında mimarlık tarihimizin öne çıkan mimarlarından biri olmuştur. Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık dersleri de vermiş olan Mongeri, geleceğin mimarlarının yetişmesinde de katkılar sağlamış, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Ankara’da yeni başkentin inşasında önemli projelere de imza atmıştır.

XIX. yüzyıl tüm dünyada büyük sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasal değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu yıllarda politik nedenlerden ötürü İtalyan kökenli zanaatkârlar, bankacılar, muhasebeciler, doktorlar ve mühendisler İstanbul, İzmir, Beyrut, Selanik, Edirne, Ankara, Trabzon, Halep ve Şam gibi farklı Osmanlı şehirlerine göç etmişlerdir.

Milano’lu Mongeri ailesi de bu bağımsızlık ve birlik mücadelesi sürecinde 1848 yılındaki Avusturya işgali sonrasında İstanbul’a gelmiştir.

Felsefe ve tıp eğitimi alan baba Luigi Mongeri (1818-1882) önce Girit’te bulunmuş, daha sonra İstanbul’da kolera salgını ortaya çıkınca kente gelmiş ve salgının yayılmaması için çalışmış, karantina uygulamalarında bulunmuştur.

Mongeri, Sultan Abdülmecid’in padişahlığı döneminde (1839-1861) 1857’de Süleymaniye Darüşşifası’na doktor olarak atanmış, 1860’da hastanenin başhekimi olmuştur. Çalışmaları sayesinde saray çevresinde tanınan Dr. Luigi Mongeri, Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’ın da doktoru olmuştur.

Giulio Mongeri’nin İtalya’da yaşayan amcaları ise Milano’nun sanat ve kültür hayatında etkin olan kişilerdir. Mongeri’nin hayatında önemli bir yere sahip olan amcası Giuseppe Mongeri (1812-1888) Milano’da yaşayan ünlü bir sanat tarihi ve restorasyon uzmanıdır.

Giulio Mongeri’nin diğer amcası Michele Mongeri (1813-?) ise Milano’daki San Marco Kilisesi’nin rahibidir.

Mongeri’nin İstanbul’da yaşayan aile bireyleri de İstanbul İtalyan topluluğu tarafından tanınan ve imparatorlukta önemli görevler üstlenen kişilerdir. Ağabeyi Federico Mongeri, Düyun-u Umumiye-i Osmaniye’de muhasebe denetleyicisi olarak görev yapmıştır.

Giulio Mongeri’nin babasıyla aynı adı taşıyan kardeşi Dr. Luigi Mongeri de babaları gibi doktordur.

XIX. yüzyıl ortalarında Avusturya’nın İtalyan topraklarını işgali sırasında İstanbul’a yerleşen Mongeri ailesinin bugün de ülkemizde yaşayan aile bireyleri bulunmaktadır.

Roberto Giulio Mongeri, 1 Ağustos 1873 yılında İtalyan kökenli Luigi Mongeri ve İngiliz kökenli Tecla Taylor’ın en küçük çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda doktor olarak çalışan babası Luigi Mongeri, oğlu Giulio dokuz yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Yetim kalan Giulio Mongeri, annesi ve kız kardeşi Mary ile birlikte Milano’ya gitmiş ve amcaları Giuseppe ve Michele’nin yanında büyümüştür.

Giulio Mongeri, Milano’da Il Parini okuluna başlamış, eğitimine amcası Giuseppe’nin de hocalık yaptığı Brera Güzel Sanatlar Akademisi’nde devam etmiştir. 1 Nisan 1892’de Mimarlık Yüksekokulu’na kayıt yaptırmış, başarılı bir öğrenci olan Mongeri, 28 Ekim 1896 yılında akademiden 10 üzerinden 9,5 not ortalaması ile mezun olmuştur.

Mongeri’nin Türkiye serüveni, eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’da yaşayan annesini ziyaret etmek için İstanbul’a gelmesiyle başlar.

Mongeri, 1907 yılında İtalyan Büyükelçiliği mimarı olarak atanmış ve Milano Güzel Sanatlar Akademisi’nin muhabir üyesi seçilmiştir. 1911 yılında Osmanlı Bankası resmi mimarı olmuştur. 1922 yılında Mongeri’ye, İtalyan Hükümeti tarafından Ordine della Corona d’Italia nişanı verilmiştir. 1930 yılında ise Mongeri’nin Macar Hükümeti Müşavir Mimarı olarak görev yaptığı görülmektedir.

Eğitimci kişiliği de ön planda olan Mongeri, batılı anlamda mimarlık eğitimi veren ilk kurumlardan biri olan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Osman Hamdi Bey müdür iken, 1909 yılında mimarlık şubesinde hoca olarak göreve başlamıştır. Mimarlık ortamında etkin olacak olan Sedad Hakkı Eldem, Arif Hikmet Koyunoğlu, Şevki Balmumcu, Macit Rüştü Kural, Hüsnü Tümer gibi geleceğin mimarlarını yetiştirerek bir sonraki kuşağın mimarlık anlayışında da etkili olmuştur.

Giulio Mongeri’nin bilinen ilk eseri, İstanbul’da yaşayan İtalyanlar için, mimar Eduardo de Nari ile birlikte tasarladığı ve müteahhitliğini Guglielmo Semprini’nin yaptığı bugün Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde yer alan St. Antoine Kilisesi ve apartmanlarıdır (1906-1912). İmparatorluğun son yıllarında İstanbul’da tasarladığı binalar çoğunlukla İtalyanlar içindir. Aralarında Assicurazioni Generali Han (1909), İtalyan Elçilik Binası (1919), Majik Sineması (1914-1920), Karaköy Palas (1920) ve Maçka Palas (1922-1926) gibi yapılarda batılı seçmeci üslubu tercih etmiştir.

Yüzyılın başında Avrupa’da eğitim görmüş Jön Türklerin etkisiyle II. Meşrutiyet’in (1908) ilan edilmesiyle birlikte mimari üslupta da değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da milliyetçilik düşüncesi hâkim olmaya başlamış ve Türk milliyetçiliği fikri, mimarlıkta da Türk kimliği arayışına neden olmuştur. Selçuklu ve klasik Osmanlı dönemi mimarlık biçimlerini batılı mimari biçimlerin yerine kullanarak betonarme, demir ve çelik gibi yeni inşaat teknikleriyle birleştirmeyi amaçlayan I. Ulusal Mimarlık Akımı olarak adlandırılacak olan bir mimari üslup doğmuştur.

Nitekim Mongeri’nin bu yıllarda İstanbul’da tasarladığı Bulgur Palas (1912), Nurettin Bey Pavyonu (1912-1924) ve günümüzde Bozlu Holding (1920’li yıllar) gibi konut yapılarında da dönemin mimarlıkta yükselen anlayış olan I. Ulusal Mimarlık Akımı’ndan etkilendiği görülür. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeni başkent Ankara’da inşaat etkinliklerine hız verilmiş ve Ankara’nın biçimlenmesinde dönemin benimsenen mimarlık anlayışı olan I. Ulusal Mimarlık Akımı etkili olmuştur. Bu yıllarda yabancı konukların ve bürokratların konaklaması için Vedat Tek ve Kemalettin Bey tarafından tasarlanan Ankara Palas (1924-1927) da I. Ulusal Mimarlık Akımı etkisinde tasarlanmıştır. Yapı aynı zamanda Cumhuriyet yönetiminin de I. Ulusal Mimarlık Akımını desteklediğini gösterir niteliktedir ve ülkenin yurtdışında yaratacağı imaj açısından da önem taşımaktadır. Simetrik cephe tasarımı, köşe kuleleri, taç kapısı, sivri kemerleri, yalancı kubbesi ve Osmanlı süsleme motifleri ile I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın özelliklerini taşıyan yapının iç süslemelerinde de kabartma Osmanlı bitki motifleri, çini panolar, alçı tavan süslemeleri ve mukarnaslı sütun başlıkları kullanılmıştır. Yapının geniş salonun bir bölümünde dönemin güncel malzemesi olan çelik ve cam ile örtülü ışıklık yer almıştır. Mongeri, dönemin diğer öne çıkan mimarları olan Vedat Tek, Kemalettin Bey ve Arif Hikmet Koyunoğlu ile birlikte yeni başkent Ankara’nın inşasında etkin olmuştur. Ankara’da Bankalar Caddesi boyunca konumlanan Osmanlı Bankası (1926), Ziraat Bankası (1926-1929), Tekel Başmüdürlüğü (1928) ve İş Bankası (1929) yapılarında I. Ulusal Mimarlık Akımını benimsemiştir. Bu yıllarda inşa edilen banka yapıları aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ve ulusal ekonomiyi temsil etmektedir.

1920’lerin sonunda mimaride rasyonelliği ve sadeliği savunan Modern Hareket’in ülkemizde de benimsenmesiyle birlikte Mongeri, tasarımlarında süslemeye verdiği ağırlık nedeniyle eleştirilmiştir.

1930’lara doğru dönemin değişen mimarlık anlayışı doğrultusunda uluslararası üslubun öne çıkışıyla birlikte Mongeri’nin Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki atölyesi kapatılmış, yerine bu göreve İsviçreli mimar Ernest Egli (1893-1974) getirilmiştir.

Bu yıllarda Mongeri’nin I. Ulusal Mimarlık Akımı ilkelerine göre tasarladığı Gazi Köşkü Projesi’nin reddedilmesi ve Clemens Holzmeister’ın (1886-1983) modern bir anlayışla tasarladığı Cumhurbaşkanlığı Köşkü projesinin kabul edilmesi devlet tarafından I. Ulusal Mimarlık Akımına desteğin de kesildiğini gösterir niteliktedir. Yukarıda belirtildiği gibi Vedat Tek ve Mongeri’nin görevlerinden ayrılmaları, yönetimin milli mimarlık anlayışından uzaklaşarak modern mimarlığı tercih eden eğilimlerini açıkça göstermektedir.

Mongeri’nin bilinen son yapısı Uluslararası Mimarlık anlayışının etkin olduğu yıllarda (1927-1938) tasarımını yaptığı Bursa’daki Çelik Palas Oteli ve Kaplıcası’dır (1935).

1940’lı yıllara gelindiğinde II. Dünya Savaşı başlamıştır. Mongeri de bu savaş yıllarında 1941’de eşi Tecla ve kızı Alda ile birlikte Venedik’te yaşayan kızı Giovanna’nın yanına gitmiştir. Mongeri, on yıl sonra, 1951 yılında kızı Elena’yı görmek için yeniden İstanbul’a gelmiş ve iki ay süresince İstanbul’da kalmıştır. Mongeri, aynı yıl Venedik’e döndükten sonra hayatını kaybetmiştir.

30 Kasım 1951 yılında 78 yaşında iken hayatını kaybeden Mongeri için anısına 5 Aralık 1951’de, Eduardo De Nari ile birlikte tasarladığı St. Antoine Kilisesi’nde ruhani bir ayin düzenlenmiştir.

Giulio Mongeri, arşivinin bir kısmını Sanayi-i Nefise Mektebi’ne bağışlamış, ancak 1948 yılındaki büyük yangında arşivi yok olmuştur.

1933 yılından sonra mimari etkinlikte bulunmayan Mongeri, bu yıllardan sonra farklı alanlara ilgi duymuştur. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğu görülen Mongeri, pullarla ilgilenmiş ve resimler yapmıştır. Basında sportif kişiliği ve çevreye duyarlılığıyla öne çıkmıştır. İstanbul Nişantaşı Güzelbahçe Sokağı’ndaki evinin bahçesine verdiği önem bize çiçeklere ve doğaya olan sevgisini de göstermektedir. Giulio Mongeri, dönemin sanat ortamında aydın ve yenilikçi bir mimar olarak öne çıkarken, dönemin aydın mimarının örneklenmesi açısından da sanat ve mimarlık tarihimizde önem kazanmaktadır.

Maçka Caddesi üzerindeki binanın kısa geçmişi

Yazımıza konu olan Maçka Caddesi üzerinde yer alan binanın, o sırada işgal altında bulunan İstanbul’da mülki idare binası olarak kullanılmasının planlandığı hakkında ileri sürülen fikirler olsa da şimdilik buna ilişkin herhangi bir belge olmadığından gerçek dışı iddialar olarak görülmekte.

Balkan Harbi nedeniyle inşaat malzemelerinin sevki gecikince bina çok geç tamamlanabildi ve hakkıyla kullanılamadı. Cumhuriyet’in ilanı ile büyükelçiliklerin İstanbul’dan yeni başkent Ankara’ya taşınması sonrasında İtalya da temsilciliğini yeni başkente taşıdı.  İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğu da Tophane’de ve evvelce Avusturya-Macaristan sefareti olarak kullanılan bugünkü binasına nakledilince bir müddet boş kalan Maçka’daki binanın mülkiyeti İstanbul Defterdarlığı’na kısa bir süre sonra da oradan İstanbul Belediyesi’nin eline geçti.

Farklı bir mimari uygulamayla inşa edilen bina caddeden bakıldığında anıtsal fakat sağır bir cepheye sahiptir. Binanın dış cephesi ikinci kattan sonra çepeçevre sarı taş ile kaplanmış, üst katların pencerelerinin üzerine kalkan armaları yerleştirilmiş ve bunların ortasına da haçlar işlenmiştir. Bu haç işaretleri yakın tarihte kazınmışsa da, dikkatle bakıldığında izleri hala seçilmektedir.

Binanın iç bölümleri ise okula çevrildiği senelerde baştan aşağıya değiştirilmiştir.

İtalyan Sefirenin öyküsü

Çok kısa süreliğine de olsa konsolosluk olarak kullanılan bina birde cinayete sahne olmuştur. İtalyan sefirinin genç ve güzel eşi kendisinden birkaç yaş küçük olan dönemin ünlü pastanesi Markiz’in sahibinin oğlu ile ateşi bir aşk yaşamaya başlar. Ancak bir süre sonra güzel kadın eşinden korku duyduğundan mı, dile düşmekten çekindiğinden mi yoksa aşkı sona erdiğinden mi bilinmez; sevdalı delikanlıya bu işin yürümeyeceğini anlatmaya karar verir… Ne var ki âşık gence laf anlatmak mümkün değildir. Güzel kadın, delikanlı ile bir süre görüşmekten kaçar, onu bahanelerle atlatır ama sonunda tekrar bir araya gelmeye mecbur olur ve bu son görüşmede ona bir daha buluşamayacaklarını söyler. Bunu duyup çılgına dönen genç delikanlı, birkaç gün sonra yaptığı planı gerçekleştirmek üzere soluğu sefarethane binasının tam karşısındaki apartmanlardan birinde alır. Tabancasını cebinden çıkarır ve karşıdaki binanın pencerelerini gözetlemeye başlar. Beklediği gölge camda belirince tetiğe eli titremeden basıverir! Güzel sefirenin cansız bedeninin döşemeye boylu boyunca uzanmasından az bir süre sonra genç âşık polise teslim olur ve her şeyi olduğu gibi itiraf eder. İtalyan hükümetinin baskısı sonucu 1970’lerde Ecevit hükümetinin yaptığı genel aftan dahi faydalanamayan adam, hazindir fakat 80 yaşını geçtiği halde hapishanede ölür.

Binanın Kullanıma Başlanması

Dönemin İstanbul valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar, 1946’da yapıyı konservatuara çevirebilmek için konuyu şehir meclisine götürür. Uzun süre devam eden müzakerelerin ardından söz alan eski belediye başkanı Cemil Topuzlu; başlangıç olarak ayrılan üç yüz bin liranın hiçbir eksiği tamamlayamayacağı gibi inşaatı yarım kalmış olan binanın tamamlanabilmesi için en az iki buçuk milyon liraya daha ihtiyaç olduğunu dile getiren bir konuşma yapar. Görüşme sonunda çoğunluk Cemil Paşa’yı destekleyince, İstanbul’daki ilk köklü imar hamlesini başlatan Lütfi Kırdar’ın eski konsolosluk binasını şehir konservatuarına çevirmek arzusu sonuçsuz kalır.

Belediyenin, tamiratını tamamlayamadığı için bir aralık tütün deposu olarak kiraladığı anıtsal yapı, daha sonraki senelerde dönemin valisi Fahreddin Kerim Gökay’ın çabalarıyla elden geçirilip, Tophane’deki Askeri Merkez Komutanlığı binasında eğitime devam eden “Tophane Sanat Okulu”na tahsis edilir ve kısa bir süre sonra okulun ismi “Maçka Sanat Enstitüsü” olarak değiştirilir.

Binanın serüveni daha sonra sırasıyla “Teknik Öğretmen Yüksek Okulu”, “Tekniker Okulu”, “Tekniker Yüksek Okulu” adlarıyla sürer. Bir dönem “Maçka Endüstri Meslek Lisesi” adını alan okul binası, 1969’da “Teknik Lise”, 1983’de “Anadolu Teknik Lisesi”, 1985’de “Anadolu Gazetecilik Lisesi” ve son olarak 1992 yılında “Maçka Akif Tuncel Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” adını alarak eğitim vermeye devam etmektedir.

Bu tarihi bina, merkezi konumu ve geniş arazisi nedeniyle bu güne kadar özel ve kamu kurumları tarafından otel, üniversite v.s gibi farklı amaçlarla kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı’ndan birçok kez talep edilmiş ancak sonuç alınamamıştır. Atmış yıldır eğitim ve öğretime devam eden okulun tarihi binası bugünlerde “Kültür Merkezi” ne çevrilme girişimleriyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Meraklısına Not:
Dolmabahçe’den Nişantaşı’na – M. Burak Çetintaş
Giulio Mongeri – Damla Çinici



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir