HORMONLU SANATÇILAR(!)

Kendisini, sözde yaptığı sanatıyla bir yerlere konumlandırmak adına, tavrına uygun isimlerle birlikte anılmak ve ne şekilde olursa olsun onlarla birlikte herhangi bir sahnede yer alabilmek kısacası, aynı fotoğraf karesine girebilmek çok önemlidir.Yalnız sanat alanında değil yaşamın diğer alanlarında da aynı tavır geçerlidir. Sansasyonel haberlerle, medyada yer almak, bir takım isimlerle beraber anılmak ve kendine bir ayrıcalık sağlamak bu işin olmazsa olmazlarındandır.

Tüm bunlara ilaveten, uygun bir de mağduriyet içeren hikâye oluşturulursa toplum önünde hormonlu bir sanatçı kişiliği yaratmak ta çok kolay.

Sahneye çıkartacak adam lazım, hep aynı isimler olmuyor. Yeni filmler lazım, yeni sesler lazım, yeni görüntüler lazım.

Bizim üzerinde durduğumuz alan esasında ekonomik ilişkilerden ziyade bu sürecin içerisinde yer alan ve sanatçı olarak bizlere yutturulmaya çalışan, aldıkları gazın etkisiyle de kendilerini sanatçı falan olarak görerek ahkâm kesen kendini bilmez bir takım hormonlulardır.

Neymiş, maddi yokluklar içerisinde ney alacak parası olmadığından, plastik hortum alarak ney yapıp ta üflemiş adam.

Ney dediğin bir kamış, doğada bedava, git dere kenarına milyonlarca kamış var, üzerine de delik açmak parayla değil ya, madem o kadar maddi yokluk çekiyordun nalburdan plastik hortum alana kadar dere kenarından bir kamış kesmek o kadar zor muydu yani?

Amaç başka tabii ki, mağdur edebiyatı olacak ya, vah vah, bak bir ney alacak parası yokmuş garibin dedirtmek.

Sonra nasıl oluyorsa oluyor da, aniden DJ oluveriyor bu arkadaş, herhalde sihirli bir değnek dokunuveriyor sırtına ve İstanbul’da ne kadar gece kulübü varsa bir akşam burada ertesi akşam orada. Derken arkadaş Kanada’ya göçüveriyor ve yaşamına yeni açılımlar getiriyor. “Ebru Sanatı” üzerine doktora yapıyor adam, ebru dediğin kitrenin üzerine iki fırça boya atmaktan başka bir şey değil. Neyin doktorasıysa…

Şöyle yorumlayabiliriz ebru denilen işi, bir zamanlar ilkokul talebelerinin resim derslerinde kullandığı tüp boyalar vardı, onlar kâğıdın üzerine sıkılır ve kâğıt ikiye katlanarak rastgele şekiller oluşturulurdu. Adamın doktora yaptı denilen “Ebru Sanatı” nın bundan tek farkı, resmin ve diğer görsel sanatların yasak olduğu zamanlarda suret oluşturmayan bir uygulama oluşuydu.

Ben, bu tüp boyalarla oluşturulan öylesine güzel örnekler gördüm ki, değme ebrulara taş çıkartırdı. Ne yazık ki, bir ad takılamadığından ve geçmişi olmadığından daha da önemlisi ulvi bir önem atfedilmediğinden, ebrunun kutsal kitapların cilt süslemelerinde kullanılması hasebiyle, tüp sulu boyaların bu amaçlarla kullanılmamasından ötürü kıymet-i harbiyesinin bulunmayışıdır.

En baba sanatçı olmanın yolu da, Mevlana’dan geçiyor ya. İki ney üfle biraz felsefi laf et, kimse anlamıyor nasıl olsa, birde bakmışsın akşamki konser ilanınla bir tezgâh dolusu acur, koltukları dolduruveriyor.

Açık hava sahnesinde konser veren elbette ki bir tek bu hormonlular değil gerçek sanatçılarda zaman zaman o sahnede boy göstermekteler.

İşte onlardan birisi, ülkemizin geçmişte yaşadığı darbeler ve faili meçhullerin olmadığı bir zaman süreci eğer devam etseydi günümüzde dünya çapında olacak isimlerden birisi İLHAN İREMdi.

İlhan İrem Sultanahmet'te

İlhan İrem 70’lerde Sultanahmet’te

Şimdi onun sanatı adına söylediklerine kulak verelim:

“Büyük kitleler tarafından benimsenen sanatların ve her şeyin mutlaka bir defo barındırdığı konusunda inancım vardı. Birdenbire oluşan patlamalar konusunda bu inancım hala sürüyor. Çoğalma ancak eserle izleyici arasında kurulan ruhani bir bağ ile sanatçı kendi izleyicisini kendi yarattığı zaman sahici ve sağlıklıdır. 1974’de ‘Yazık oldu Yarınlara / Boş ver Arkadaş’ şarkılarımın yer aldığı 45’lik 2 milyon sattı. Bir yıl sonra 1975’te ‘Anlasana’ 1,5 milyon satınca duraksadım. Planladığım kreşendonun ortasından yarıldığını düşündüm. Ama durmadım. Yetmişlerin sonuna kadar çok satışlı plaklar birbiri ardına geldi. Şimdilerde hepsi klasik olan o şarkıları kalabalıkların çekiştirmesine hiç fırsat vermeden bildiğim gibi yazdım. Asıl inziva seksenlerde başladı, doksanlarda yoğunlaştı ve iki binlerde daha kesif bir siste sürdü. Evet, fizik olarak yokum ve tüm gündemini beyaz ekrana endekslemiş bir kültür için bu ‘inziva’ demek. Benim penceremden bakıldığında ise görünmeyen taraf orası. Her anlamda dışarısı bitince, bilimkurgu hikâyelerindeki gibi boyutsal duvarlar oluştu. Benim için olmayan bir dünyada yaşayanların, içinde yaşadığım gerçekliği algılamaları imkânsız. ‘Müziği duymayanlar dans edenleri deli zanneder’ Buna benzer bir sözü vardı Nietzche’nin.

Ve öyle sonsuzluğa daldım ki, içinden çıkmayı hiç istemedim. Yaratmak, sadece yaratmak oldu tek amaç… Düşünmek sonsuz bir yolculuğa dönüştü. Şarkıların hazır olduğunu, albümün çıkması gerektiğini insanlar sitem ettiği zaman hatırlıyorum.”

İlhan İrem elinde sitarla Sultanahmet'te

İlhan İrem elinde sitarla Sultanahmet’te

Zirveyi görmüş, milyonların beğenisini gerçekten kazanmış olan sanatçının söyledikleri azımsanmayacak kadar değerli. Hem de söz konusu olan yılları yaşayanların kulaklarında halen İlhan İrem’in sesi duyulmaktaysa değeri birkaç kez artmakta.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir