İNSANLIĞIN MİRASI

Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un çalışmalarına devam ettiği Kars ilindeki “İnsanlık Anıtı” isimli heykeli üzerine başlayan tartışmalar, sanatın ve sanatçının boyutlarını fazlasıyla aşıp, gazetelerde ve TV’lerde siyasi bir polemik konusu haline getirildi. Sanatçının eseri hakkında söyledikleri ise şu şekilde,  “Savaşlar bir insanlık suçudur ve savaşlarla insan adım atamaz. Heykeldeki bu iki figür ortadan ikiye bölünmüş tek bir insandır aslında. Karşı karşıya konmuş, kendi kendine düşman edilmiş bir durum var burada. Bu iki figür orada uzanan elle tekrar bir insan oluyor. Yoksa bu kinler, kavgalar, savaşlar bizi insan olma yolunda adım atmamızı engelliyor. Temel neden ve anıtın içeriği budur. Bu iki figür savaşların acısını çekmiş ve bu savaşları insanlık vicdanında mahkûm edilmiş ‘vicdan’ var. Bu ‘vicdan’ göz ile temsil ediliyor. Bu göz onları hep görüyor ve hep acıyı içinde saklıyor. Bir de gözden akan gözyaşı damlası var.”

Kars’ın tarihinde de savaşların 20 yılda bir yapıldığını belirten Aksoy, “Bu dağlar taşlar, kale ve her yer bu savaşlara tanık olmuştur. Habil’den, Kabil’den bu yana gelen savaşları kınayan bir heykeldir. İnsan savaşlar sonucunda kendi kendine ve kardeşine bile düşman olabilir.” Anıt yapımının durdurulmasıyla, insanlık vicdanı ve gözyaşının yapılamadığını vurgulayarak, bunun yapılacağına ve devam edeceğine yüzde yüz emin olduğunu belirtti.

Her konudan siyasi polemik malzemesi çıkartmayı kendilerine amaç edinmiş bulunanların, ortalığı allak bullak eden açıklamalarını okuyunca bizim yaşadığımız ülkenin topraklarında, dünyanın en önemli müzelerinde sergilenmekte olan tüm insanlığa mal olmuş bulunan binlerce yıllık Anadolu topraklarında yatan hazinelerin değerini neden bilemediğimizi daha iyi anladım.

Anadolu topraklarını binlerce yıldan beri birçok ulus yurt edinmiş ve doğal olarak kültürlerini yansıtan sayısız eseri yaşadıkları alanlarda bırakarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Doğu ile Batı arasında tarih boyunca bir köprü niteliğini taşıyan Anadolu yarımadası üzerinden binlerce yıl boyunca sayısız göçler olmuştur. Göç eden bu toplulukların bazıları Anadolu’ya yerleşerek biri diğerini egemenliği altına alarak, kimi zaman kısa kimi zaman da uzun süren, bazen Anadolu’nun bir kısmını, bazen de tamamını içine alan devletler kurmuşlardır. Birbiri üzerine yığılan bu kültürlerden günümüze kadar ulaşan eserler Anadolu’da yaşamış olan toplumların ortak kültür mirasını ortaya koymaktadırlar.

Günlük yaşamdan devlet yönetimine kadar toplumların yaşamında yer alan her türlü olayı bize ulaştıran bu hazinelerin toplanması, korunması ve incelenerek dünyaya sunulması sanat açısından olduğu kadar bilim açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu önemi göz önünde bulunduran Batı toplumları 19.yüzyıldan itibaren birçok bilim adamını, sonsuz hazinelerin yattığı Anadolu topraklarına göndermiş, henüz eserlerin değerini kavrayamamış olan Osmanlı hükümetlerine başvurup gerekli izinleri alarak yoğun biçimde yaptıkları kazılar sonucunda ele geçirdikleri binlerce eseri kendi ülkelerindeki müzelere taşımışlardı.

Bitmez tükenmez bir tarih hazinesi olan Anadolu’da binlerce yıldır var olan eserlerin önemini kavrayabilen sanatçılar, eserlerini yaratırken ilham aldıkları özleri bizim gözlerimizin önüne koymaktadırlar aslında, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” isimli heykeli ile Anadolu’da MÖ 2000 li yıllardan kalan Hatti’lere ait Alacahöyük’te bulunan idolü karşılaştırırsanız benzerliğin farkına varacaksınız ve yapılanın kaç bin yıldır insanlığın birikiminin bizlere aktarılmasından başka bir şey olmadığını anlayacaksınız.

İnsanlık Anıtı

İnsanlık Anıtı

Bunu göremeyen ve anlayamayanlar ise bahçesinde bulduğu Bizans heykelini kırarak mermerini, evinin duvarını örmek için kullanan, neye inanacağını bilemeyen kara cahiller, Antalya’da Lykia mezarlarını dinamitle patlatarak içerisinden hazine çıkartmaya çalışanlar neyi yok ettiklerinin dahi farkına varamayanlardır ama binlerce yıldan bu yana Anadolu topraklarında var olan kültürler, inançlar ve onlara ait hazineler henüz yok edilememişlerdir.

İNSANLIĞIN MİRASI” üzerine 1 düşünce

  1. Ucubenin Şahbazları
    Eğlenceli bir yazı yazmış Ahmet Hakan. Başbakanın “Herkes istediği gibi içiyor. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar” vecizesinden hareketle “acaba bu cümleyi kim nasıl analiz eder” diye düşünmüş, her ahval ve şeraitte Erdoğan’ı savunmayı vazife bilen kalemleri meşreplerine göre konuşturmuş. Konumuz gereği Ertuğrul Günay’a –Allah kimseyi onun durumuna düşürmesin– münasip gördüğünü nakledelim: “Sayın Başbakanımız büyük şair Tevfik Fikret’in bir şiirine gönderme yaparak Necip Fazıl’dan başka şairleri de okuduğunu ve bildiğini kanıtlamıştır.”

    Erdoğan başka şairleri de okumuştur mutlaka, ama en iyi özümsediği Necip Fazıl galiba. “Demokrasi tramvayı”nı hatırlayalım ve İslamî cenahın “şair-i azam”ı Necip Fazıl’ın şu cümlelerine bir bakalım:

    “Demokrasi, getirdiği prensiplerle, icap ederse kendi kendisini tepeletmek yolunu da açık bırakan ve bu yolu hiçbir pahaya ve hiçbir fert ve zümreye kapattırmayan telakki ve teşkilatın ismidir (…) Biz, kanuna aykırı şekilde ‘İslamı getirin!’ demiyoruz; ‘Demokrasiyi getirin, ötesi kolay!’ diyoruz.”

    Şu son cümle Fethullah Gülen’e de çok yakışmaz mı?

    AKP-Gülen hareketi koalisyonunun demokrasi anlayışının “millî irade” kisveli “kuvvetler birliği – çoğunluk tahakkümü” olduğu, “ileri demokrasi”ci liberallerin kulakları çınlasın, her geçen gün biraz daha belirginleşmiyor mu?

    Başbakanla empati yapmak

    CNN Türk’te Kars’taki “ucube”yi konu alan Tarafsız Bölge programında, İslamcı yönetmen Mesut Uçakan “Başbakanla empati yapalım” dedi. Ve lafı epey dolandırdıktan sonra baklayı çıkardı ağzından: “Heykel haramdır.”

    Haram olan sadece heykel değil elbette. Ama öteki haramlar heykel gibi değil ki “kaldırılsın” demekle hallolsun. Kitabına uydurmak lâzım. Yasaysa yasa, anayasaysa anayasa, yönetmelikse yönetmelik… Ayrıca, illâ da yenilerini yapmak gerekmiyor, eski defterleri karıştırıp işe yarar hükümler bulmak, onları diriltip yeniden yorumlamak da mümkün. Örneğin hâkim ve savcı adaylarının fişlenmesi:

    CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e “Hâkim ve savcı adaylarının yaşam tarzının fişlenip fişlenmediğini” soruyor. Ergin’in cevabı şöyle:
    “Hâkim ve savcı adayları hakkında kumara ve içkiye düşkünlüğü olup olmadığı ile giyiminin hâkimlik onuru ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususlarında staj yaptıkları yerlerdeki amirleri olan hâkim ve savcılardan görüşlerinin alınması 657 sayılı Kanuna aykırılık teşkil etmemektedir.”Ergin, “hâkim ve savcı adayları hakkında düzenlenen fişlerin, HSYK’ya takdim edildiğini” de sözlerine ekliyor.

    Gelen tepkiler üzerine, Ergin söz konusu uygulamanın dayanağı olan yasal düzenlemenin 1934’ten beri yürürlükte olduğu söylüyor. AKP medyası da bunun üzerine atlayıp “gördünüz mü, AKP’den önce de vardı” makamına sarılıyor yine. Peki, referandum öncesinde billboardlardaki “fişlemeye son” teranesi neyin nesiydi? AKP Maraş milletvekili Avni Doğan’ın 2010 Şubat’ında şöylediklerini hatırlayalım: “Şimdi biz onları fişliyoruz. Sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu.” Peki, Doğan niçin disiplin kuruluna verilmişti? Parti politikasını ifşa ettiği için mi, parti politikasıyla çeliştiği için mi?

    “İnsanlık Anıtı”na dönelim, empatiyi derinleştirelim. “Heykel haramdır”, ama başbakanın mesela Beşiktaş’taki Barbaros Hayrettin heykeline “kaldırın bunu” demeyi aklından geçirmeyeceği malûm. Peki, “İnsanlık Anıtı”na celâllenmesi niye? Andığımız tartışma programına NTV tarih dergisi yayın yönetmeni sıfatıyla katılan ulusalcı eğilimli Gürsel Göncü, kendi hissiyatından yola çıkarak başbakanın hışmını gayet güzel izah etti: “Estetik boyutuna bir şey diyemem, ama bu heykelin yeri ve zamanlaması yanlış.”

    Yeri, Kars. Daha doğrusu Ermenistan sınırı. Zamanlaması ise “Ermenistan açılımı”nda AKP’nin yan çizdiği konjonktür. Oysa heykelin yapılmaya başlandığı günlerde sınırın açılmasıydı, millî maçtı, protokol imzalanmasıydı filan, başka iklim vardı. Ve de anıtı savunanların da pas geçmeyi tercih ettiği bir maksat söz konusuydu: 1915’te katledilenlere saygı duruşu. Elbette alenen söylenmiyordu, ama bir özür imâsı olduğu gözden kaçmıyordu. MHP buna sessiz kalmadı elbette. Anıtın “tarihi Timurpaşa tabyası üzerine yapıldığı” gerekçesiyle Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuruldu. Pelin Başaran’ın bianet’teki yazısında işaret ettiği üzere, “Erdoğan’ın Kars’a yaptığı ziyaretten iki gün önce Anıtlar Kurulu’nun yıkımı onaylayan yazısının Kars Valiliği’ne ve oradan da belediyeye ulaştığı söyleniyor. Dolayısıyla, başbakan henüz paylaşılmayan bu bilginin verdiği güvenle de hareket etmiş olabilir.”

    Aksini düşünmek zor, Erdoğan’ın eli güçlü olmasa böyle bir çıkış yapar mıydı? Yasal bir dayanağı olmasa “bir daha geldiğimde bunu burada görmeyeceğim” diyebilir miydi?

    Başbakanın yaptığı, Cem Yılmaz’ın Türk Telekom Arena’nın reklamlarında attığı gol gibi: İki topa tek vuruş, aynı anda iki gol. Hem “elit-entelektüel despotlar”ın kalesine hem de MHP’ninkine. Sonrası ise tribünlerine bir delikanlı selamı. O tribünlerde amigoluğa soyunan liberaller istedikleri kadar homurdansın. Tayyip’leri Necip Fazıl modeli bir demokrat. Ayrıca, seçim sath-ı maili “eğik düzlem”dir, malûm. Tribüne oynamayacak da nereye oynacak?

    İbret vesikası: 15 Ocak gecesi Türk Telekom Arena demişken; 15 Ocak 2011 gecesi olanlar, Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir ucubeliğin mimarı olduğunu gözler önüne serdi. Türkiye’nin üç haber kanalı, sözümona iktidara en mesafeli üç büyük kanal, tribünlerin Erdoğan’a yaptığı protestoyu gece boyunca haber olarak veremedi. Günlerdir bangır bangır reklamı yapılan açılıştı bu; nasıl olur da o açılış ve orada olanlar haber olmaz? Görüntülü haberi geçtik, altyazılarda bile bahsi geçmiyordu. Ama o altyazılarda maçın skoru habire anons ediliyordu. Anlaşılan, üç büyük haber kanalı Başbakanla empati yapıyordu. İsterlerse yapmasınlar.

    Galatasaray başkanı Adnan Polat da, maşallah İçişleri Bakanı gibi, kameraların tespit ettiği protestocuların bir daha o stada alınmayacağını beyan etti. Başbakanı protesto etmek
    suç ya…

    11-12 Temmuz 2010’da Çatalca’daki Erguvan Şenlikleri’nde “Tayyip Blues” adlı bir şarkı söyleyen Beyoğlu Kumpanya grubunun 16 üyesi hakkında iki yıla kadar hapis isteniyor. Sebep, şarkı sözlerindeki “işportacısın Tayyip” ifadesi. İki yıl yetmez ama, evet.

    Empatiye devam. Ne demişti başbakan: “Arkadaş, alkolü nereden elde ediyorsunuz? Üzümden elde etmiyor musun, ediyorsun. Diğer meyvelerde belli oranda yok mu, var. Onları ye.”

    Başbakanın “içki haramdır” diyecek hali yok. Yetkililerin empati lâzım. Emniyet’in (Bkz. Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu tesadüfen orada olduğu için basına yansayan Ankara Çayyolu’ndaki lokanta baskını), belediyelerin (Bkz. ruhsat iptalleri), Tütün Ve Alkol Düzenleme Piyasası Kurumu’nun (Bkz. her maddesi ayrı bir ucube olan “Tütün Mamûlleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna Yönelik Yönetmelik”) empati kabiliyetleri, fıtratları gereği, gayet yüksek. Ne de olsa, başta Gülen hareketi olmak üzere, cemaat-tarikat ehlinin rahle-i tedrisinden geçmiş kadrolar. Hatırlayalım, başbakan “vücut dilimden anlayacak insanlar istiyorum” demişti. Artık partisinde, bakanlıklarda, başbakanlığa bağlı veya “özerk” her nevi “düzenleyici” kurulda, belediyelerde ve de yargıda başbakanın vücut dilinden anlayan insanlardan gani gani var.

    Kanbersiz olmaz tabii, medyanın “kadro derinliği” üst düzeyde. Göbekten bağlı olanlar bir yana, hesapta mesafeli olanlar da 15 Ocak gecesi hepimize malûm olduğu üzere, “vücut dili” okumada AKP kurmaylarını aratmayacak maharette. Buyrun Fatih Altaylı’nın 15 Ocak gecesi yorumuna: “Galatasaray taraftarının yaptığı büyük ayıptır. Ve bir şey söyleyeyim mi, Başbakan bunu ödetir Galatasaray’a. O stadın ne yan yolları yapılır, ne başka bir şeyi bundan sonra. Doğru mu yapar! Bence doğru yapar. Siz siyasetle sporu, siyasetle konukseverliği birbirine soktunuz mu, o da sokuverir.”

    Şimdi kalkıp “Stadına Recep Tayyip Erdoğan adı konan Kasımpaşa’nın mazhar olduğu akçalı kıyaklar ve Efes Pilsen ile 60 küsur yıllık Tütünspor’un ‘Tütün ve Alkollü İçkiler’ yönetmeliği gereği isim değiştirmeye mecbur edilmesi spora siyaset sokmak olmuyor da, stadyum açılışını siyasî propagandaya çevirmek isteyen başbakanın protesto edilmesi mi oluyor” demenin âlemi yok. Altaylı bilmiyor mu bunları? Ama hem bir medya yöneticisi hem eski bir Galatasaray yöneticisi olarak şunu da biliyor: “Başbakan ödetir bunu.” Ne denir, kim ister Doğan Grubu’nun akıbetine uğramayı? Empati şart.

    Ve öyle bir şart ki, işadamları bir yana, ne bakan dinliyor, ne milletvekili, bürokrat, hakim, savcı, yazar, gazeteci, öğretim üyesi… Empati yapan herkes ucube oluyor. YÖK Genel Kurulu’nun Kars ziyaretinde, başkanla birlikte İnsanlık Anıtı’nı seyrederken “güzelmiş” diyen Muhittin Şimşek, kameraların kayıtta olduğunu görünce telaşla “bu benim resmî görüşüm değil” diye düzeltiveriyor. Haklı, bir YÖK Genel Kurulu üyesi kendisi.

    Empatinin incelikleri

    Ne var ki, empati zor zanaat. Dalkavuklukla karıştırmamalı; Ertuğrul Günay’ın hali ortada. “Allah bizi o durumda bırakmasın” diyen Bülent Arınç’tan feyz almalı. M. Ali Birand “anıt ucube mi sizin için de?” diye sorunca hiç teklemiyor: “Birincisi sanatsal bir değeri yok. İkincisi Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’na aykırı olduğu söyleniyor.” Birand üsteliyor: “Ama başbakan çok net. ‘Bu bir ucubedir, yıkılsın’ diyor.” Arınç altta kalmıyor: “Yıkılsın derken Kültür ve Tabiat Varlıklıkları Kanununa veya kurulun kararına atıfta bulunuyor.” Birand “Ertuğrul Günay’ın idare etmeye çalıştığını” söyleyince Arınç şu karşılığı veriyor: “Yanlış bir şey yaptı. Başbakanın ne söylemek istediği çok açık. Bakanımız tevil etmeye çalışmış olabilir. Allah bizi o durumda bırakmasın. Ama, bizdeki heykellerin yüzde 50′si estetikten yoksun. Sanatsal değeri yok.” Birand yine üsteliyor: “Sizce de ucube mi?” Arınç pabuç bırakır mı: “Aynı şeyi söylememiş olayım, çok garip bir şey diyeyim. Ne yapayı m, farklı bir şey söylemiş olayım. Çok yakışmamış diyeyim. Neyi simgelediğini göremediğim bir şey diyeyim.” Birand son bir hamle daha yapıyor: “Sanata karşı bir muhafazakârlık mı var?” Arınç, “var” diyecek değil tabii ki: “Yok. Sanata hiçbir şey demeyiz.”

    “Muhteşem Yüzyıl” sanattan sayılmayacağı için herhalde sözünü esirgemiyor: “Şahsen endişe ve üzüntü içindeyim. Kanuni Sultan Süleyman gibi bütün dünyada ve Osmanlı döneminde büyüklüğü bilinen ve ‘Muhteşem Süleyman’ olarak tanıtılan bir insanın harem, içki düşkünü, hatta bazı sahnelerinde söylemeye dilim varmayan bir ilişki içerisinde göstermeye matuf… Gönlümüzden geçen, aklımızdan düşünebildiğimiz tarihimizin önemli şahsiyetlerini olduğundan başka türlü görerek küçültmeye, aşağılamaya çalışan ne olursa olsun karşılığını bulmalıdır. Diziyle ilgili şikâyetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim.”

    Empatinin bir inceliği de muhatabın “gönlünden geçen” ile “aklıyla düşündükleri”ni ayırt etmek. Arınç’ın gönlünden geçeni Saadet Partisi’nin gençlik kolları yapıyor: 500 kişilik bir grup mehter marşıyla Show TV’ye yürüyor, dizinin bilboardlardaki afişlerini yırtıyor, kanalın binasına yumurta atıyor ve Kanuni kılığındaki sözcüleri temsili bir ferman okuyor: “Bu densizlik yüzünden özür dileyin. Yoksa antenlerinizi kırar atlarımıza bağlama kazığı yaparım. Kafanı o televizyon denen karakutuya sokar dünyaya rezil ederim.”

    Arınç’ın aklıyla düşündüğünü ise RTÜK yapıyor, “tarihe malolmuş bir şahsiyetin mahremiyeti konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmediği” gerekçesiyle uyarı cezası kesiyor. RTÜK Başkanı Davut Dursun da hem tepkilere hem de diziye bir ayar verme ihtiyacı hissediyor: “Olağanüstü bir tepki var. Dizi henüz yayımlanmadan önce bir hassasiyet oluşmuştu. Osmanlı padişahlarının başarıları ve onları sahiplenmemiz konusunda bir hassasiyetimiz var. Ona uygun düşmediğini varsaydığımız bir şey gördüğümüzde tepki gösteriyoruz. Neticede bu bir belgesel değil, dizi. Dizinin sonunda ‘tarihî gerçeklerden hareketle kurgulama yapılmıştır’ şeklinde bir ifade yer alıyor, ancak kurgu bile olsa yayıncılar izleyicinin hassasiyetini gözeterek senaryoyu oluşturmalı.”

    Vatandaşın hassasiyeti denince (Başbakan da linç girişimlerini “vatandaşın hassasiyeti”yle izah etmişti) akan sular duruyor. Söz konusu vatandaşlar, örneğin Ankara’da lokanta baskınına uğrayan aileler, örneğin Mersin’de çocuklarının “45 santim” uygulamasına itiraz eden veliler değil tabii. Hele hele, anadil hakkını talep edenler hiç değil. Onlar anadil hakkı konusundaki hassasiyetlerini haykıradursun, Başbakan kestirip atıyor: “Tek dil, tek millet.” Yargıçlar da KCK duruşmalarındaki Kürtçe savunmaları “bilinmeyen bir dil”de yapıldığı için geçerli saymıyor. (Gerçi son duruşmada “ileri” bir adım atıldı, “bilinmeyen bir dil” yerine “Kürtçeye benzeyen bir dil” denerek savunmalar geçersiz sayıldı.)

    Ucubelerden ucube beğenelim. Buyrun “yargı reformu”na: Sene 2008, aylardan şubat. TBMM Adalet Komisyonu’na Erdoğan’ın imzasıyla bir yasa tasarısı geliyor. Konu Yargıtay yasasında değişiklik: Yargıtay’ın Ceza Daireleri sayısının 11’den 7’ye, Hukuk Daireleri’nin sayısının 21’den 13’e, Yargıtay üyelerinin sayısının 250’den 150’ye indirilmesi öngörülüyor. Yargıtay’ın iş yükünü mevcut daireleri ve üyeleriyle bile kaldıramadığı herkesin malûmuyken böyle bir küçültme hamlesi hangi akla hizmet?

    Komisyonun CHP’li üyesi Ali Rıza Öztürk, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e soruyor: “Bu tasarı için Yargıtay’la görüştünüz mü?” Bu uyarı üzerine Şahin ve Komisyon başkanı Ahmet İyimaya Yargıtay başkanıyla görüşüyorlar. Sonuç: Tasarı alt komisyona havale ediliyor, bir daha da kapağı kaldırılmıyor. Geri de çekilmiyor, tasarı hâlâ alt komisyonda.

    Arınç’ın utançla ilişkisi

    Sene 2011, aylardan ocak. Bakın Bülent Arınç ne diyor: “Yargıtay’ın üye ve daire sayılarını artırmak gerekiyor. Adalet Bakanlığı 8 sene boyunca bu ihtiyacı gördü. Hakim ve savcıları almak istedi. Ama hepsi yürütmeyi durdurma kararlarıyla engellendi. Ve hâlâ utanıyorum söylerken, mülâkat yaparken ‘video kaydına alacaksınız’ şeklinde kararlar çıktı.”

    Arınç’ın utançla ilişkisi ayrı bir ucube. Önce “utanıyorum” dediği yere kadar söylediklerine bakalım. Madem Yargıtay’ın üye ve daire sayılarının arttırılması gerekiyordu, Adalet Bakanlığı da 8 sene boyunca bu ihtiyacı gördü, 2008’de söz konusu sayıların azaltılması yönündeki tasarı niye hazırlandı?

    Peki, Danıştay hakim ve savcıların alımını niye engelledi? Sözlü sınavların subjektif olduğuna dair başvuruları haklı buldu, ses ve görüntü kaydı şartını getirdi. Adalet Bakanlığı ise bu şarta uymamakta direndi. Neden acaba? Ve neden “video kaydı” Arınç’ı utandırıyor?

    Şimdi AKP Yargıtay’ın daire ve üye sayısını arttırmak için kolları sıvamış durumda. Hazırladıkları yeni tasarı, Yargıtay üye sayısının 250’den 330’a çıkarılmasını öngörüyor. Şubat 2008’de 250’den 150’ye indirilmesi istenen sayı, Ocak 2011’de 330’a çıkarılmak isteniyor. Bu ucube nasıl izah edilebilir? Aradan geçen üç yılda ne oldu da, sayıyı 100 azaltmaktan vazgeçip 80 çoğaltmaya karar verildi? Bilmeyen var mı: 12 Eylül 2010’da referanduma sunulan bohçada HSYK’nın yapısının değişmesi de yer alıyordu. Artık AKP’nin gönlüne ve aklına göre bir HSYK var. Dolayısıyla, yargıç sayısının azaltılması değil, arttırılması gerekiyor. Ki, işler yürüsün.

    Peki, Adalet Bakanı’nın başkanlık ettiği bu yeni ve genişletilmiş HSYK, hangi kriterlere göre savcı ve hakim ataması yapacak?

    YÖK, RTÜK kriterleri malûm. Abdullah Gül’ün Alpaslan Altan’ı Anayasa Mahkemesi’ne yedek üye olarak atayışı başlı başına bir AKP içtihadı. Hatırlayalım: Anayasa Mahkemesi raportörü Altan, o görevde kaldığı takdirde, Anayasa Mahkemesi’ne asil ya da yedek üye olarak atanamayacaktı, zira öngörülen vasıfları haiz değildi. Dolayısıyla, denizcilikle hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen üçlü kararnameyle Denizcilik Müsteşarlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak atandı, 31 gün sonra da, Gül tarafından “üst düzey yöneticiler” kontenjanından Anayasa Mahkemesi’nin yedek üyeliğine seçildi. Ve referanduma sunulan paketteki Anayasa Mahkemesi’nin yapısındaki değişiklikle yedek üyelikten asil üyeliğe geçti. 23 yıl boyunca asil üye olarak görev yapacak. Ayrıca, hatırlayalım: Altan, DTP’nin kapatılması istemiyle açılan davada, kapatılması yönünde rapor hazırlamıştı.

    ”Özel hayatın gizliliği”

    HSYK’ya dönelim. Artık AKP’nin gönlüne göre bir HSYK var. Ne var ki, hakim ve savcı sınavları AKP’nin gönlüne göre değil. Şimdi yapılması gereken, Danıştay’ın koyduğu “mülâkatlarda ses ve görüntü kaydı yapılması” şartını kaldırmak. AKP’nin hazırladığı “Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı”na göre, mülakatlarda “sesli ve görüntülü kayıt yapılamayacak.” Peki, gerekçe? “Özel hayatın gizliliği.” İnanılır gibi değil, ama öyle. Ucubenin dikâlâsı.

    Ama onu da sollayan ucube var. Hizbullahçıların salıverilmesini sağlayan düzenleme, yani Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 102. maddesi. Söz konusu madde, ağır ceza davalarında infaz haline gelen upuzun tutukluluk süresini iki yılla sınırlıyor, ancak istisnai olarak bu sürenin yine sınırlı bir şekilde uzatılabileceğini söylüyordu. Bu olumlu bir adım, ama kaleme alınışı tam bir ucube: “Tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir. Uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.”

    Şimdi, iki artı üç mü, yoksa iki artı bir mi? Mantıken bir temdit, sürenin kendisinden daha uzun olamayacağına göre, toplam tutukluluğun üç yıl olması gerekir. Ama, yukarıdaki gibi yazıldığında pekâlâ toplam beş yıl olarak da yorumlanabilir. Yargıtay da öyle yorumluyor. Öte yandan, CMK’nın 252. maddesine göre, TCK’daki devlet ve anayasa gibi kavramlara karşı işlendiği iddia edilen örgütlü suçlar için tutukluluk süresi iki misline çıkabiliyor. 102. maddedeki tutukluluk süresi beş yıl olarak yorumlanınca, örgütlü suç iddialarındaki süre 10 yıla çıkıyor. Bu da şu anlama geliyor: Bir seri katil zanlısı beş yıl tutuklu kalırken, bu süre örneğin KCK davası sanıklarından Hatip Dicle ve Ergenekon davası sanıklarından Mustafa Balbay için 10 yıla çıkıyor. Peki bu ucubenin sorumlusu kim? Yasayı öyle yazan mı, böyle yorumlayan mı? Herhalde öncelik yazanda.

    Perşembenin gelişi

    CMK 2005’te yürürlüğe giriyor, ama 102. maddenin yürürlüğe girmesi, Yargıtay’ın iş yükü dikkate alınarak 31 Aralık 2010’a erteleniyor. Ve yılbaşı gecesi 10 yıldır tutuklu olan sanıklar yargılamaları tutuksuz sürdürülmek üzere tahliye ediliyor. O sanıklar arasında Hizbullahçılar bulunmasa gürültü kopmayacak, zira her şey hukuka uygun. Ama söz konusu Hizbullah. Kamu vicdanı isyan ediyor: “Müebbet hapse hüküm giymiş örgütlü cinayet sanıkları nasıl serbest bırakılır?” AKP’nin cevabı hazır: “Yargıtay dosyayı öne alabilirdi.” Yargıtay ise Adli Tıp’ın dosyayı kendilerine Ekim 2010’da gönderdiğini, dolayısıyla da sürenin yetersiz olduğunu söylüyor. Diyelim ki, kabahat Yargıtay’da. Peki, Adalet Bakanlığı niye o dosyanın akıbetini takip etmiyor, Yargıtay’ı uyarmıyor? Perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğuna göre 102. maddenin yürürlüğe girmesini erteleme yoluna niye gitmiyor?

    Hizbullahçıların halaylı kutlama görüntülerine eşlik eden “müebbet hüküm yemiş adam temyiz sonucunu evde oturup bekler mi?” sorusu çok geçmeden yanıt buluyor: Sanıklar sırra kadem basıyor. Hadi Adalet Bakanlığı perşembenin gelişini görmedi, İçişleri Bakanlığı’na ne demeli? Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin şunu diyor: “Emniyet birimlerimizin ve İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda daha duyarlı olması beklenirdi. Bu kişilerin beraat etmiş kişiler olmadığı, dosyalarının onaylanması halinde tekrar tutuklanacakları keyfiyeti karşısında bu kişilerin çok yakın takip halinde olması gerekirdi.”

    Şimdi biraz da “emniyet birimleri” yle empati yapalım. Ama önce Hizbullah’ın yeşerdiği bölgede nasıl bir iklim olduğuna bakalım. İslamcı kimliği olduğunu söyleyen gazeteci Adem Demir, Express’e şu değerlendirmeyi yapıyor:

    “Kime sorarsanız sorun, bölgede herkes Gülencilerin polis, asker veya başkaca devlet görevlileri olduğunu söyler. Özellikle polis ile Gülen bölgede özdeşleşmiş durumda… İki örgütün etkili isimleri, Hüseyin Gülerce ve Mehmet Göktaş buluşarak ihtilaşarı kaldırmışlardı. Bu buluşmadan sonra, “Tek Türkiye” dizisindeki Hizbullah karakterleri ‘hidayete’ erdi.”

    Bölgede “Gülen ile özdeşleşmiş polis” in, hazır aralarındaki ihtilaşar kaldırılmışken Hizbullah cemaatini öfkelendirecek bir “duyarlılık” göstermekten kaçınması eşyanın tabiatı na aykırı mı?

    Adem Demir’in şu sözlerinin de altını çizelim: Birkaç ay önce, Hizbullah davasının avukatlarından Hüseyin Yılmaz, bir sivil toplum kuruluşu başkanı sıfatıyla İçişleri Bakanı Beşir Atalay’la görüştü. Yılmaz, Atalay’a bir ‘bölge raporu’ sunduğunu söylüyor. Hizbullah Fethullah grubuna benzer faaliyetler yürütmeye başladı. Okuma evleri açıyor, yardım kuruluşları kuruyor. Gıda yardımı yapıyor, ailelere para dağıtıyor.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

+ 9 = 14