İZLENMEMİŞ SİNEMALAR

Ahmet Uluçay 1954-2009

Ahmet Uluçay
1954-2009

Çuha Çiçeği sokağının köşesindeki evin penceresinden aşağı sarkıtılan çarşaf, duvara gerilerek sinema perdesi yapıldı.

Karşı apartmanın alt katındaki balkonuna çıkardığı masanın üzerine 16 mm. lik sinema makinesini yerleştiren Bay Yorgo, açık duran kapıdan içeri doğru seslendi, Eleni “fişi tak”. Makinenin merceğinden süzülen ışık demeti, karşı evin duvarına gerilen çarşaftan yapılma beyaz perdeye vurdu. Perdeye yansıyan kare görüntüyü düzgün hale getirmek üzere makinenin merceğini ayarlandı.

Çuha Çiçeği Sokağında üzerine çarşaftan beyaz perde yapılan ev

Çuha Çiçeği Sokağında üzerine çarşaftan beyaz perde yapılan ev

Hoparlörler bahçe duvarının üzerine yerleştirildi. Bayan Eleni getirdiği film makarasını uzattı, Bay Yorgo makaradan çıkardığı filmi makineye özenle yerleştirdi. Görüntü ve ses denemesini yapmak üzere, makineyi çalıştırdı. Makinenin merceğini ayarlayarak beyaz perdeye yansıyan görüntüyü netleştirdi, seslerde biraz cızırtı vardı ama yinede düzgün işitiliyordu, sorun yoktu.

Sokağın içine dizilen mahallenin veletlerine doğru seslendi Bay Yorgo, “Bu akşam Türkan Şoray ile Ayhan Işık’ın filmi vardır, gidin annelerinize, babalarınıza söyleyin.”

Bunu bekleyen veletler, haberi yetiştirmek üzere koşarak evlerine gittiler.

Anneler ve babalar, akşam yemeği saatinde koşarak eve gelen çocuklarından akşamki filmin ne olduğunu öğrenirler, bir karara varmaya çalışırlardı. Sokak sinemasına mı, yoksa diğerlerine mi gitmeliydi? Bunu yine en iyi çocuklar bilir, civardaki yazlık sinemalarda hangi filmlerin oynadığını annelerine ve babalarına sular seller gibi sayarlardı.

Yemekten sonra, kahveler içilirken hangi filme gidileceğine karar verilir, eğer sokak sinemasına karar verilirse, duvarın üzerinde ya da bir başka tarafa oturabilmek üzere minderler ile tabureler alınarak evden çıkılır, Çuha Çiçeği sokağında uygun bir yere yerleşilirdi. Ön sıradaki bahçe duvarı mahallenin veletleri tarafından her daim işgal edilmiş olduğundan, sokağın içerisine konulan taburelere oturulur, yan yana gelen mahalle komşuları derhal dedikoduya başlarlardı.

Bay Yorgo balkonda görününce, bir sessizlik olur, sinema makinesi çalışmaya başlar, cızırtılı bir müziğin ardından, artistlerin isimleri beyaz perdede görünürdü.

Geç kalanlar, sağda solda yerleşmeye çalışırlar, eğer hava rüzgârlıysa kıpırdamaya başlayan beyaz perdeyi çocuklar uçlarından gererek tutmaya çalışırlar, zaman zaman perdenin altında kalan odalardan açılan lambaların altından parlayan ışıklar görüntüyü bozsa da, bağırış çağırışlarla yapılan ikazların sonucunda ışıklar söndürülünce her şey normale dönerdi.

Bazen film kopar, perdeye yansıyan dumanlı görüntülerden anlaşılırdı ki, Bay Yorgo, makineden çıkardığı makarayı yanına alarak, balkondan içeri girecek ve belirsiz bir süre devam eden aranın ardından tekrar balkona dönerek elindeki makarayı makineye yerleştirince film kaldığı yerden devam edecektir.

Seyircilerin tamamı, elektrik kesilmeleri başta olmak üzere her türlü tatsızlığa karşı hazırlıklı, olgun ve güngörmüş bir topluluktu.

Bay Yorgo’yu hepsi tanımasalar da, sunmuş olduğu yazlık sinema hizmetinden dolayı onu severler ve saygı duyarlardı.

60’lı yıllarda Türk Sinemasında İstanbullu Rumların arasında, görüntü yönetmeni, ses yönetmeni, kurgu uzmanı gibi yaratıcı sinemanın teknik kadroları arasında yer alan pek çok isim bulunmaktaydı. Bay Yorgo’da bu kadroların içerisinde görev alan gönüllü isimlerden birisiydi.

Film gösterimlerinin kazandığı popülarite o kadar artmıştı ki, civar mahallelerden de gelen izleyiciler nedeniyle sokağın içerisinde yer bulmak zorlaşmış, bir çarşaf büyüklüğünde olan beyaz perdeye yansıyan görüntüler kalabalıktan seçilemez hale gelmişti.

Bay Yorgo ise oluşan tüm kalabalığa rağmen, haftanın belli günlerinde tamamen kendi imkânlarınca sürdürdüğü film gösterilerine devam etmekteydi.

Bütün bu çabalamanın ardında hiçbir maddi kazancın bulunmadığını tüm izleyiciler bilir, komşuları Bay Yorgo ile Bayan Eleni’ye getirdikleri kekler, börekler v.s ev yapımı mamulleri ikram ederlerdi.

Ses ve Hayat isimli magazin mecmualarında da yer alan, Çuha Çiçeği Sokağındaki Bay Yorgo’nun film gösterileri artık meşhur olmuştu.

Elbette gösterime giren filmlerde her geçen gün daha ilgi çekici olur artan seyirci sayısı nedeniyle Bay Yorgo teknik imkânlarını daha da geliştirmeye özen gösterirdi.

Bay Yorgo’nun gösterdiği tüm özene rağmen, yeni bir zamanın başlangıcına gelinmiş, televizyon denilen yepyeni bir alet herkesin aklını başından almıştı.

Artık kimse sinemaya gitmek istemiyor, önce yazlıklar birer birer kapanıyor ardından diğerleri kapanmamak üzere gösterdikleri tüm çabalara rağmen karşı koyamadıkları değişim sürecine teslim oluyorlardı.

Bu yok oluş aynı zamanda bir ülkenin de sosyal ve siyasal evrim sürecinde yaşadığı en önemli dönüm noktasıydı.

Türk filmciliğinin izlediği süreçte sonun başlangıcı “Parçala Behçet” filmiyle açılmış ve gerisi hızla gelmişti.

Çuha Çiçeği sokağındaki evin duvarına gerilen çarşaftan yapılma beyaz perde kalkmış, Bay Yorgo’nun balkonuna yerleştirdiği 16 mm lik sinema makinesi ile siyah beyaz filmlerinden hiçbir iz kalmamış ama filmleri bahçe duvarlarının üzerinden büyük bir heyecanla izleyen veletlerden birisi, sinemanın büyüsüne kendisini kaptırmıştı.

Haydarpaşa Garından yola çıkan Kurtalan Ekspresinin, birbirlerine örümcek ağı gibi sarılan rayların üzerinde ilerleyişini elindeki kameraya kaydetmeye çalışan gence teğet geçen marşandizin görüntüleri, yapmakta olduğu kısa metrajlı filmin kopyalarında, beklediğinden daha da güzel ortaya çıkmıştı.

Çalışmalar birbirini izliyor, senaryolar yazılıyor, filmlerin çekimleri yapılıyor, montaj masalarında teknik imkânların elverdiği ölçülerde filmlerin montajı yapılıyor ve ses kayıtları için pek çok plak dinleniyor hepsinden bir şeyler kaydediliyordu.

Bütün çabalar, verilen emekler bir tek yarışmanın heyecanıyla sürdürülmekteydi. Filmin dereceye girmesi de sadece bir prestijden ibaretti, karşılığında herhangi bir kazançta yoktu.

Bu koşulların varlığını bilerek sadece ve sadece sinema diliyle bir şeyleri ortaya koyabilmek üzere hareket edilmekteydi.

Sanatsal ürünleri, maddi kazanca çevirmenin çok zor olduğunu tüm sanatçılar bilerek hareket ederler ve eğer tüm yapıtlarını paraya tahvil edebilme imkânına sahip olsalar dünyanın en güzel işini yaptıklarına inanırlardı.

Dünyanın tüm sanatçıları, iş değil, kendi hoşlarına gideni yaptıklarından para kazanmak gibi bir sorunları da zaten hiç olmamıştı.

Ancak tüm sanatçıların eserleri ile onların emekleri üzerinden para kazanmayı kendilerine iş edinenlerde mevcuttu.

Kendilerini ayrıcalıklı olarak gösterme gayretleri içerisinde, seçtikleri çeşitli alanlarda, örneğin sinema, müzik, edebiyat, resim ve başkalarında nelerin para kazandıracaklarına toplum adına çok da güzel kararlar vererek işlerini yürütürlerdi.

Elinde, yazdığı senaryo ile İstanbul’a gelen sinemanın bir başka sevdalısı da, filmini çekecek yapımcıları aramaya başladı.

Gelişmiş kültür dünyamızın, bilinen müzik yapımcılarının piyasası ifade ne kadar kötü olsa da Unkapanı’dır. Filmciliğin ve sinemanın piyasasının ise aynı kötü ifade gereği Yeşilçam Sokak olduğunu öğrenen bu gösterişsiz ve kendine has adam yanında taşıdığı senaryosunu, karanlık hanların merdivenlerini yılmadan çıkarak onu önemsemeyen ve adam yerine koymayanlara anlatmaya çalışır.

Onlar, parayı nereden kazanacaklarının bilincinde olduklarından her türlü üçkâğıdı bilerek hareket etmekte ve kapılarını ellerinde taşıdıkları senaryolarla çalanlara asla itibar etmemektedirler.

Sinemayla, köyüne gelen bir seyyar sinemacı sayesinde tanışan bu genç adamda, köyündeki ahıra gerdiği çarşaftan yaptığı beyaz perdeyle film gösterilerine başlamıştı. Taşıdığı ruhla filmleri sadece beyaz perdede oynatmanın yetmeyeceğine inanarak, bir Alamancıdan aldığı kamerayla ilk çekim denemelerine başladı.

Ortaya çıkan görüntüler güzeldi ama hayatın gerçekleri, hele de köydeki gerçekler çok daha zordu. Bir yandan kamyon şoförlüğü, inşaatlarda amelelik ve tavukçuluk gibi pek çok işler yaşamı devam ettirebilmenin ta kendisiydi.

Bir yanda sinema sevdası bir yanda hayat olmakla, kendi gibi olan maden işçisi arkadaşı ile birlikte sinema sevdalıları grubunu oluşturan bu genç adam, ilk filmini de çekti.

Filminin adını da “Optik Düşler” koydu.

Filmi birileri izlemeliydi. Arkadaşı İsmail ile birlikte Anadolu Üniversitesine bağlı sinema bölümüne götürdü, ilk gösterisini şöyle anlattı.

Bizi dekana çıkardılar. Dekan Prof. Dr. Dursun GÖKDAĞ bizi görünce ve dinleyince şaşırdı. Herhalde köy düğünü çekip getirdiğimizi düşündü. Ama yine de salonu hazırlattı. Filmi seyrettikten sonra şaşkınlığını gizleyemedi. Filmi İsmail kurguluyordu. Eğer sinemaya devam etseydi bu gün en iyi görüntü yönetmenlerinden biri olurdu.

Film 1994 yılında ilk defa seyirci ile buluştuğu festivallerden ödülle döndü.

Bu genç sinemacı yazdığı “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”  adlı senaryosunu ise Yeşilçam’daki yapımcılara beğendiremedi.

Kütahya’nın Tepecik köyündeki bir ahırda film göstererek başladığı sinema günlerini anlatacağı senaryosunu, elbette lüks olmayan ama entelektüel görünümlü, biraz da bohem unsurların ağırlığının hissedildiği, Beyoğlu’ndaki “Art Nouveau”  apartmanlarını kendilerine mekân tutmuş sözde yapımcılarına da anlatmaya çalıştı ama çabaları boşunaydı.

Senaryosunu, yapımcıların bekleme odalarındaki sehpalarının üzerine atılan gazeteler ile dergilerin yanına bırakarak köyüne geri döndü.

Beyoğlu Asmalı Mescit Sokağındaki, eski hanın üst katındaki iş yerine görüşmek üzere randevu alarak giden, eskilerde sinemanın büyüsüne kendisini kaptıranlardan birisi, bekleme odasında otururken sehpanın üzerinde kapakları kırışmış dergilerin yanında, üzerinde acayip bir ismi olan ve büyük harflerle SENARYO yazan fotokopiyle çoğaltılmış bir doküman görür. Gözünün önüne getirmeye çalışır, karpuz kabuğundan gemilerin nasıl yapıldığını?

“Karpuz kabuğu düşmeden, denize girilmez” diye eski bir sözü bilmektedir ama karpuz kabuğundan gemilerin yapıldığını ilk defa orada görünce hayli şaşırarak eline alır üzerinde “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” SENARYO yazılı dokümanı, karıştırmaya başlayıp sayfaları okuyunca, yıllar öncesinde Çuha Çiçeği sokağındaki bahçe duvarının üzerinde otururken bulur kendisini.

SENARYO’ yu buruşmuş kapaklı dergilerin yanından alarak çantasına atar, iş görüşmesinden sonra, çantasından çıkardığı senaryonun tamamını okuyunca anlar karpuz kabuğundan gemilerin nasıl yapıldığını.

Başka birilerine de anlatmak gerekir bunu, diye düşünür. Başka birileri de anlamıştır zaten denizde karpuz kabuğundan gemilerin nasıl yüzdürüleceğini ve filmin yapımcılığını üstlenen Ezel Akay aracılığıyla SENARYO çekilir, ulusal ve uluslararası pek çok ödül kazanır.

Sinemanın büyüsüne, Kütahya’nın Tepecik Köyündeki ahırda çarşaftan yaptığı beyaz perdeyle kapılan Ahmet Uluçay’ın ve geçmişteki tüm sinemacılar ile yaşayan ve sinemayı yaşatacak olan gerçek sinemacıları, bizleri kapılarını açtıkları dünyalarına götürdükleri için bir kez daha analım.

İZLENMEMİŞ SİNEMALAR” üzerine 3 düşünce

  1. Yazi için teşekkürler. Beni geçmişe götürdü. Bizemi öyle geliyor bilmiyoum ama, neslimize göre sanki hersey daha güzel, daha romantik, daha içtendi. Bende okudugum okulun fizik labaratuarindaki 16 mm lik sinema makinesina milli eğitim sinema arşivi bölümünden 25-30 ar dakikalik enaz 5-6 adet siyahbeyaz veya renkli belgesel filmler alip ders bitiminden sonra yakın arkadaşlarımla labaratuara geçip filmleri büyük bir zevkle izlerdik. Ve gençligimde izledigim film sayisi genclik günlerimin sayisindan fazladir. Sinemanın azevkli yanları olduğuı kadar, ne kadar yorucu ve emek gerektiren bir sanatsal uğraşı olduğunu da biliyorum.
    O yüzden başta senaristinden tutun, yönetmen ve oyuncusuna, çekim ekiplerine ve montaj teknisyenlerine tümüne birden saygilar sunup, verdikleri emekler için binlerce kaz teşekkür ediyorum. Ve tabi ki yziniz için sizede ayrica çok teşekkürler. Saygılarımla. Metin TUNÇ

  2. Yazi için teşekkürler. Beni geçmişe götürdü. Bizemi öyle geliyor bilmiyoum ama, neslimize göre sanki hersey daha güzel, daha romantik, daha içtendi. Bende okudugum okulun fizik labaratuarindaki 16 mm lik sinema makinesina milli eğitim sinema arşivi bölümünden 25-30 ar dakikalik enaz 5-6 adet siyahbeyaz veya renkli belgesel filmler alip ders bitiminden sonra yakın arkadaşlarımla labaratuara geçip filmleri büyük bir zevkle izlerdik. Ve gençligimde izledigim film sayisi, genclik günlerimin sayisindan fazladir. Sinemanın zevkli yanları olduğuı kadar, ne kadar yorucu ve emek gerektiren bir sanatsal uğraşı olduğunu da biliyorum.
    O yüzden başta senaristinden tutun, yönetmen ve oyuncusuna, çekim ekiplerine ve montaj teknisyenlerine kadar bütün emeği geçenlere saygilar sunup, verdikleri emekler için binlerce kez teşekkür ediyorum. Ve tabi ki yaziniz için sizede ayrica çok teşekkürler. Saygılarımla. Metin TUNÇ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

6 + 4 =