SUAT’IN KAMYONU

Suat'ın Kamyonu

Suat’ın Kamyonu

Sarı Lale sokağının köşesindeki evden işitilen davul sesleri, açık duran balkon kapısının önünde uçuşan tül perdenin aralığından en ritimsiz haliyle çıkarak kulakları lüzumsuz şekilde dolduruyor, Suat, Ian Paice edasıyla, elinde tuttuğu bagetleri, “Zildjian” marka zillere olanca kuvvetiyle vuruyordu. Bagetler darbelerin şiddetinden kırılınca, Suat zorunlu olarak oturduğu taburenin üzerinden kalkıp, balkona fırladı, ağustos sıcağında davul çalmaktan hem yorulmuş hem de ter içinde kalmıştı.Okumaya Devam Et

Balkon demirlerini tutarak, derin bir nefes aldı, gözü kolundaki morarmış iğne deliklerine takıldı,  karar veremedi bir türlü, sıcağın etkisinden mi, yoksa kafasındaki boşluktan mı, istediği gibi çalamıyordu davulu.

Müzik kulağı vardı, düzenli alıştırma yapıyordu, davul çalabilmenin bir denge meselesi olduğunu da biliyordu ama en önemlisi hız konusuydu. Bateri, hızlı bir müzik enstrümanıydı ama Suat yeteri kadar hızlı olamıyordu.

Akşamüzeri tatlı bir esinti çıkmış, bunaltıcı sıcağın etkisi azalmaya başlamıştı. Suat, yanından hiç ayırmadığı naylon poşetini de alarak, kendisini dışarı attı. Çok uzaklardan gelen, kulakları, duyguları ve düşünceleri dolduran sesler işitiliyordu. Tokyo ve Osaka’dan. “Made In Japan” dalgaları akşam esintisiyle Kalamış’a ulaşmış, sesleri duyabilme heyecanıyla bütün avene sahile dizilmişti.

Kıyıya ulaşan dalgaların her birisinden atmosfere yayılan sesler öyle güçlüydü ki, onlarca sene sonra dahi işitilecekti ve sesler, hiç kesilmeden devam ediyor, Suat siyah renkli “Ludwig” in taburesinde saatler geçiriyordu. Eve gelen avenenin kulağından, aksak ritimler ile aksayan ritimler arasındaki fark kaçmıyordu. Son zamanlarda kollarındaki morarmış iğne deliklerine birde suratındaki kırmızı lekeler eklenmişti Suat’ın. “Ludwig” evde bir köşeye atılmış üzerine de bir ölüyü andırıcasına beyaz çarşaflar örtülmüştü.

Bir süre ortalıkta görülmeyen Suat, “La Paix” den çıktıktan sonra avenenin yanına döndü. Artık “Ludwig” de yoktu evde.

Kışın ayazında, Kalamış sahilinde, kamyonların biri geliyor, biri gidiyor, taşıdıkları molozları denize döküyorlardı.

İstanbul bir kez daha can çekişiyor, Bizans’tan kalma surların, denizle buluştuğu, gece gündüz dalgalarla oynaştığı kıyıların yok edilmesinin üzerine bu kez Khalkedon kıyıları yok ediliyor, binlerce yıllık mirasın ırzına bir kez daha geçiliyordu.

Oturduğumuz duvarın üzerinden seyrediyorduk gelen giden kamyonları. İçlerinden bir tanesi hiçte yabancı gelmedi bize, sanki önümüzden geçerken açık olan camdan duyulan sesleri bir yerlerden tanıyorduk. Önce sesler ilgimizi çekmişti ama dikkatle bakınca kamyon şoförünün Suat olduğunu fark ettik.

Frene basarak durdu, aşağı atladı ve yanımıza geldi, kamyonu ile tuhaf bir ikili oluşturuyorlardı, ne kadar çelişki dolu olsa da görülen manzaradan daha berbat olamazdı.

Kamyonların her yana saçtığı molozlar zaten yeteri kadar batırmıştı ortalığı, Suat’ın kamyonu bir fazlası da olsa, artık işitilecek seslerden başka bir şey kalmamıştı geriye.

Sakin ile Dodo, Suat’ın yanına oturdular, daldılar Kalamış’ın eski sokaklarına, koca kamyonla. Sanki Bağdat Caddesinde, son model arabayla dolaşmaktalar, cam açık, kasetçalardan yükselen sesler geçtikleri sokak aralarında yankılanıyor. Çıkmaz sokakların birine girince koca kamyonla kalıverdiler ortalıkta, ne yapacaklarını bilemediler, yolda içtikleri de kesmişti biraz dikkatlerini. Suat taktı geri vitese kamyonu, sağa sola park etmiş arabaların arasından horozbina kıvraklığıyla geçtiler.

Suat’ın oturduğu evin önündeki dar sokağın içine getirip park ettiler kamyonu.

Birkaç gündür haber çıkmamıştı Suat’tan, merak ettiler, kamyon evin önünde park etmiş duruyordu, kapıyı çaldılar, ses seda yoktu.

Bir kez daha, bir kez daha çaldılar kapıyı ama boşuna.

Suat evde yatmaktaydı “overdose” dan.

Kamyondan flüt sesleriyle birlikte “Living in the past” melodileri geliyordu…



SUAT’IN KAMYONU” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir