KEMİK HİKAYESİ

Kayıkhanenin kuytusunda, insan yağından, kirinden ve terinden, simsiyah muşambaya dönmüş mitilleriyle yan yana duran yatakların üzerine serilenler ile teknelerin küpeştelerine aborda olanlar, vuvuzelayı elden ele dolaştırıyorlardı.

Beton Mustafa, derin bir nefes çekti vuvuzeladan, kan çanağına dönmüş gözerini belerterek siz kemik hikâyesini duydunuz mu? Diye sordu ehl-i vukufa, cevap verdi hepsi bir ağızdan kilise korosu misali; haşa, sümme haşa ne duyduk ne de işittik.

Birbirlerinin suratlarına bakıyorlardı, akşamın inen ışıklarında, nedir bu kemik hikâyesi de, nereden çıktı şimdi bu diye soruyorlardı zor seçilen ve sanki gözkapaklarında asılı duran iskandil kurşunu ağırlığını taşıyan gözleriyle.

Beton Mustafa, anlatacağım size kemik hikâyesini ama bu gece değil dedi. Kardeşi İbo’da, dolmuş motorlarında çalışmaktan üçgene dönen vücuduyla çakma bir Apollon duruşu sergileyerek, hazırlıklı olmak gerek, herkeste yoktur ama dinleyince hikâyeyi, kemik kimde vardır kimde yoktur anlaşılacaktır, diye üfürdü ortalığa.

Babalar hep birlikte üfürdü, kemik kimde vardır, kimde yoktur anlaşılacaktır o zaman. Amma yinede tehlikeliydi bu iş, eğer bilinseydi, ne gerek vardı hikâyeye, yok eğer bilinmesi mümkün değilse neyi açıklayacaktı bu hikâye.

Vuvuzelanın turuncu kırmızı yalımı, öreke taşında iki dokuz çakarak, tüm denizlerin ve denizcilerin üzerine vuruyor, kayıkhanenin üçayaklı köpeği “beygir”in kemirdiği koca bir öküzden arta kalan uyluk kemiğini anımsatıyordu.

Saat gece yarısını çoktan geçmiş kafalar bi dünya olmuş, kayıkhanede kalıp zıbaranlar, simsiyah muşamba mitilli yatakların üzerine serilmişler, rüyalar âleminde bazen Hagios Ioannes Khysostomos Kilisesi Papaz Efendisi Maximus’un yerine, elinde kutsal “Alice Harikalar Diyarında”  kitabıyla dolaşarak Alice’nin maceralarını anlatan Baba Erkan’ı dinliyorlar bazen de, anahtar deliğinden giren pembe filleri defetmeye çalışıyorlardı, ellerini sağa sola savurarak kulaklarının dibinde vızıldayarak dolaşan sivriler yerine.

Tıslayarak yanan gaz tüpünün üzerinde, üzeri is tutmuş ve bir baca içi kadar kurum bağlamış olan çaydanlıktan tüten buhardan yayılan lüx Rize çayının kokusuna tav olanların gözleri teker teker açılmaya başlamış, kafalarını sağa sola çevirerek zıbarıp kaldıkları kayıkhanenin kuytusundaki yataklardan birer ikişer ayağa dikilmişlerdi. Öksürüp boğazını temizleyerek bir fukara balgamını kayıkhanenin ortasına yapıştıran Götçük Sütçüye, hep bir ağızdan küfür savurdular, üçayaklı beygir bile dayanamadı bu pisliğe, kesik kesik havladı suratına Götçük Sütçünün, kaldır sanki bu pisliği ortadan der gibi. Bir kürek çakıl aldı çıkardığı fukara balgamının üzerine attı Götçük Sütçü, Beton Mustafa’dan bir kafa yemeden.

Plastik bidonun önündeki çocuk çükü kadar olan sarı musluktan akan suyla, üzerlerinde geceden kalmış bol şekerli çay artıklarının tadını çıkartmaya çalışan zümrüt renkli bok sineklerinin dolaştığı, bardakları yıkamaya çalışan Mete’ye bağırıyordu, Kaz Memet Ali, bardakları sabunlu bırakma lan, iyi yıka. Plastik bidonun yanında duran torbaya elini daldırarak bir tutam arapsabununu Kaz Memet Aliye doğru fırlattı Mete, sıkı bir eskiv yapan Kaz Memet Ali, üzerine hızla gelmekte olan yoğun kesafetteki arapsabunundan kurtulmayı başardı ama arapsabunu arkasında duran Reha’nın pantolonun önüne yapıştı.

Pantolonun önüne yapışan arapsabununun görüntüsü, sanki ihtilaç içerisinde uykusunda inleyen delikanlının üstüne başına şiddetle fışkırarak saçılan menileri andırıyordu. Reha pantolonuna dikkatlice baktı, sonra kafasını kaldırarak etrafına, önüne yapışan arapsabununu pantolonunun üzerinden eliyle sıyırıp temizlemeye çalıştı fakat kurtulmak o kadar kolay değildi, ne kadar uğraştıysa da nafile, arapsabunu, arapzamkı gibi yapışıp kalmıştı Reha’nın pantolonuna.

Kemerini çözdü, indirdi pantolonunu aşağıya, kayıkhaneden elinde pantolonu, kıçında donuyla çıktı ve kayıkhanenin duvarına bitişik olan evinin kapısından içeri girdi bir yılan sessizliğiyle kimseye belli etmeden.

Her mevsim başında kıyıda kurulacak olan tahta iskeleden sandal kiralamaya gelen sevgililer, küreklere asılarak uzaklaşırken sahilden, genç kızların gözlerinde bazen neşe, bazen sevinç, bazen de bir tedirginlik olurdu, nelerin nasıl yaşanacağı bilinmezdi kiralık sandalın sert farş tahtaları üzerinde. Yanındaki yakışıklıyla el ele tutuşarak gelen genç kızlar sahile geri döndüklerinde,  önlerine bakarlardı sanki bir suç işlemişçesine, biran önce iskeleden çıkıp karaya ayak basmak için acele ederlerdi. Delikanlılar ise zafer kazanmış komutan edasıyla, iskelenin üzerinden ağır adımlarla yürüyerek, ceylan tedirginliğindeki sevgililerin yanına gider, bir kollarını omzuna atarak, sahildeki çakıl taşlarının üzerinde yürüyerek gözden kaybolurlardı.

Üzerindeki ince şilebezi elbiseyle gelip iskelenin burnundaki sahanlıkta oturarak, bacakları ile memelerinin güzelliğini etraftaki ergenlere sergileyecek aşüfteler ile sonradan görmelerin yanlarında getirdikleri vardakostalar şuh kahkahalar atarak inerlerdi sandalın kıç aynasından iskeleye.

Ergenler iskelede bu anı beklerlerdi yan yana dizilmiş çiş bardakları gibi oturdukları tahtanın üzerinde, akşamın alaca karanlığında hayallerini süsleyen aşüfteler birer birer inerlerken sandallardan. Sanki her biri ellerinden tutup ta, kuş tüyü yataklarına alıp götüreceklermişçesine.

Yeter ulan dedi, Beton Mustafa, karıların memelerine baktığınız yeter, artık oturun da, bir işe yarayın, akşam erkenden inmişti iskelenin üzerine, temizlenmeyi bekliyordu sandallar, içlerinde biriken prezervatiflerden, sağa sola saçılmış kandamlalarından ve kimsenin görmek istemeyeceği başka pisliklerden.

Birer kova ile birer süngerle, sandallar bir sağa bir sola yalpalanıp, farş tahtaları açılır, eğrilerin arasında yüzmekte olan prezervatifler ile bırakılan diğer pislikler toplanır, sandallar ertesi gün yeniden geleceklere kiralanmak üzere hazır edilirdi.

Akşam saati, uzayan gölgeler seçilmeyecek hale gelerek, yerlerini karanlığa bırakmış, Karı Memet, kayıkhanenin kuytusunda karaya çekilmiş Pırıs Rüstem’in teknesinin kamarasındaki yerini almıştı.

Üzerine giydiği dansöz kıyafetiyle sevgilisi çakma Apollon İbo’yu koynuna almak için sabırsızlanıyordu.

Mahalleye uzaklardan gelmişti Karı Memet, denizlerin olmadığı uzak yerlerden gelmişti, bir ablası ile iki ağabeyi vardı Karı Memet’in.

Evden kaçabildiği zamanlar, soluğu kayıkhanede alır, bazen Beton Mustafa’nın, bazen İbo’nun kollarında geçirirdi geceyi, ama esas sevgilisi çakma Apollon vücutlu İbo’ydu.

Söz vermişti bize Beton Mustafa kemik hikâyesini anlatmaya hepimiz merak ve heyecanla beklemekteydik bu kemik hikâyesini, Güzel Marmaralar açıldı o gece, birde votkalı Tekel biraları, Kalamış sahilinde çakılların üzerinde ateşler yakıldı, Attila İlhan’ın mohikanları gibi.

Ateşin etrafına dizildi babalar, ellerinde şişelerle, bir fırt bir fırt daha derken, anlatmaya başladı Beton Mustafa Kemik hikâyesini ve ortaya çıktı ki, bu hikâye aslında hepimizin bildiği Karı Memet’in hikâyesidir.

Kim ki taşır bedeninde fazladan bir kemik o nedir, karı mıdır erkek midir?

Ateşin etrafında oturanlar birbiri ardına gırtlaklarına döktükleri şişelerini bir tarafa bırakarak, elleri ve kollarıyla aramaya başladılar bedenlerindeki bir fazladan kemiği. Yoklamaya başladılar, üzerlerini ama pek fazla bir şeyde anlamadılar. Var mıydı, yok muydu fazladan bir kemik bedenlerinde?

Olmadığına kanaat getirdi babalar, bedenlerinde bir fazla kemik bulunmadığına.

Rahatladılar hepsi, oturmakta oldukları ateşin etrafında, birbirlerinin suratlarına baktılar kızarmış gözleriyle, çiçek bozuğu cildiyle Mete ayağa kalktı, hadi artık gidelim dedi.

Kaz Memet Ali, evet evet gidelim dedi. Reha, durun ulan daha şarabım bitmedi dedi, Suat Allah kahretsin lastiğimi yanıma almamışım dedi, Cümbüşe aşık Ali, ateşin üzerine bir tükürük attı ve diğerleri de ha siktir, ha siktir diye ulunmaya başladı.

Bedeninde fazladan bir kemiği olan Karı Memet’i o geceden sonra bir daha ne gören oldu, ne de duyan.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir