LODOSCU

Moda İskelesinde Lodos

Kaybolan değil, aslında yok edilen meslekler hanesine bir yenisi daha eklenmişti yıllar öncesinde. Tıpkı benzerleri, fesçi, sayacı, urgancı, çıracı, sırıkçı ve başkaları gibi. Ama yok edilen meslekler değil, bir yaşam biçemi, bir yaşam kültürüydü.

Hem şimdiki kadar da zırt pırt lodos esmezdi İstanbul’da, Boğaz’dan geçen gemilerde bu kadar kocaman değillerdi. Takalar dolaşırdı açıklarda, hani şu şiirdeki gibi, allı yeşilli.

Ağustos’un sonlarında, bir patlardı lodos, artık bir daha ne zaman kafasına eserse. Ama öyle böyle değil, Moda’da ki iskelenin üzerinden aşardı denizin dalgaları, Kalamış’tan, Tuzla’ya kadar döverdi tüm sahilleri. Önüne ne katarsa alır, kırar, parçalar sahile atardı. Hani derler ya, “Deniz, kendine ait olmayanı sevmez” diye. Sanki lodoslu günler bu lafı doğrulamak için vardı.

Birbiri arkasına sahile vuran dalgaların çıkardığı uğultulara, martıların çığlıkları eşlik eder, uzaklardan bata çıka lodosun hiddetinden kaçmaya çalışan yük gemileri görünürdü.

Sahillerde bir telaş yaşanır, patlayacağı belli olan lodos öncesinde, karaya çekilecek büyüklükte olan tekneler alelacele karaya çekilir, daha büyük olanları ise dalga tutmayan mendireklere, eğer yakınsa Adalara ya da Dereye götürülürdü.

Başlayan fırtına birkaç gün sürer, göğü kaplayan kara bulutlardan inen yağmurlar karaya çekilen bütün teknelerin içini suyla doldurur, sokaklarda yaşayan kedilerle, köpeklere kıvrılıp yatacakları, sahildekilere de şarap içebilecekleri kuru bir yer bırakmazdı.

Sonra gökyüzünde tüm sıcaklığıyla ortaya çıkıveren güneşle birlikte sanki yaşam yeniden başlar, içine yağmur suları dolan tekneler temizlenir, denize indirilir, fırtınadan kaçırılanlar geri getirilir eski yerlerine bağlanırdı.

Derken kıyılarda ellerindeki torbalar ile dolaşmaya başlayan birileri çıkagelir, arada sırada eğilip sahildeki taşları karıştırır, ellerindeki torbaların içerisine bulduklarını koyarlar, sonra arkalarından başka gelen var mı diye bakarlardı? Sanki gizledikleri bir şeyler varmış da kimseler görmesin gibi.

Her lodos fırtınasının ardından bir şeyler eksilirdi denizlerden, istemediklerini savururdu kıyılara, bir kaç tekne batardı muhakkak. Kıyılara vura vura parçalanır, içerisinde ne var ne yoksa taşların üzerine saçılırdı. Bazen uzaklarda batanlardan kalan parçaları taşırdı dalgalar kıyılara. Kıymetli, kıymetsiz bir sürü şey etrafa yayılırdı, kaptanların tuttuğu gemi jurnalinden, ağızları sıkı sıkıya kilitlemiş sandıklara kadar pek çok eşyanın toplanarak bir geçim kaynağı haline gelmesini sağlayan, fırtınanın ardından kıyılarda dolaşan adamlara denirdi lodosçu.

Eylül’ün 12’sinden sonra bazı akıllılar çıktı ortaya, yüzlerce yıldır var olan sahilleri dolduralım, İstanbul’un kıyılarında yaşayanların denizle olan bağını, bağlantısını keselim dediler. İnşaatlardan çıkan ne kadar hafriyat buldularsa getirip kıyılara döktüler, yetmedi üzerlerini de betonla kapladılar.

İstanbul’da denizde, kıyıda bırakmadılar. Sonrası malum zaten, kışın yarısı lodoslu ama denizlerde artık takalar olmadığı gibi, kıyılarda dolaşan lodosçular da yok.

Adlarına sözlüklerde de rastlanmıyor artık, argo sözlüğünde bile yoklar. O zamanlar öyle miydi? Fani Kaptan lodosçuların kralıydı.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir