MEMLEKETTE ADAM OLMAK

Adam olacak çocuk sıçtığı boktan belli olur. Bu özlü ve güzel söze göre adam olmak için iyi sıçmak gerektiği sonucunu çıkarmak yanlış olmasa gerek. Bizde bir zamanlar yakın arkadaşlarla çok romantik olmasa da mehtapta şarap içerken topluca sıçar sonra birbirimizinkine bakarak yuh ulan! Amma da çok sıçmışsın bir haftalık mı bu gibi espriler yapardık.

Şimdi o yakın arkadaşların her birisi kocaman adamlar oldular demek ki iyi sıçmışlardı.

Bazıları şöyle başarıyorlar bu işi. Tuvalete girip, dizlerinin üzerine aldıkları laptoplarında sıçarmış gibi yazmaya başlıyorlar sonuçta ortaya iyi sıçılmış bir yazı çıkıyor. Böylece karşımıza adam olarak geliyorlar. Bazıları da kabız olduklarından sıçarmış gibi yapıyorlar ve ellerine geçirdikleri başkaları tarafından yazılan eserleri ki bunlar sadece sanat alanında değil bilim alanında da olabiliyor, başlıyorlar laptoplarına kopyalamaya. Sonrada ortaya çıkıyorlar bakın bunu ben sıçtım diyerek kitap fuarlarında imzalamaya başlıyorlar yada okullarda öğrencilere ders kitabı olarak okutuyorlar.

Müzikten anlamayan hayatında üç telli bir saz ile davul zurnadan başka bir şey dinlememiş olan insanlarada sağdan soldan arakladıkları melodileri, çokta güzel bir şekilde bilmem kaç mezura kadar olanlar araklama değil olsa olsa esinlenmedir diye açıklayıveriyorlar. Buna birde isim takmışlar “İntihal” yani alıntı olmaktaymış.

Şimdi birlikte okuyalım şu satırları:

Elif Şafak’ın çıkar çıkmaz 200 bin satan yeni kitabı ‘İskender’ ile İngiliz yazar Zadie Smith’in ‘İnci Gibi Dişler’ romanına çok benziyor. İki romanın karakterleri ve olayların bire bir örtüşmesi, Elif Şafak’ın İnci Gibi Dişler romanından etkilendiğini gösteriyor. Bu iddiayı ortaya atan Fikir Mahsülleri Ofisi adlı blog sitesi. Site, Şafak’ın Smith’ten “intihal tartışmalarına yol açacak kadar esinlenmiş” olduğunu iddia etti. Vatan Gazetesi’nin haberine göre, Elif Şafak ‘İskender’ adlı yeni romanında Fırat’tan başlayıp, Londra’ya kadar uzanan yolculukta, toplumun erkek çocuğa bakışını, insanların aslında en çok sevdiklerini incittiğini ve en büyük yaraların ailede açıldığını anlatıyor. Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler romanında ise benzer bir göç hikayesi anlatılıyor ve tıpkı İskender’de olduğu gibi Londra’nın kenar semtlerinden birinde geçiyor. Blog iki romanı da karşılaştırıp benzerlikleri ortaya çıkarmış.

İşte o benzerlikler: Irie’den Esma’ya Millat’tan İskender’e “Şafak’ın İskender’i ise tam bir Millat. İkisi de doğal birer karizma, arkadaşlarının arasında doğal birer lider, yakışıklılıklarıyla göz dolduran, dikkat çekici tipler olarak tasvir ediliyor. Hem İskender hem de Millat İngiliz kızlarla takılıyor ama aileleri bu durumu pek hoş karşılamıyor. İkisi de yerli mi, göçmen mi nereli olduğuna bir türlü karar veremiyor..” ‘İntihal denir’ “İçine doğduğu siyasetten kaçmak için bambaşka bir alan seçip moleküler biyolojiye yönelen naif Nadir, Macit ve en yakın dostu Marcus’un birleşimi gibi görünüyor. Baba Adem Toprak da mutsuz evliliği ve yanlış gönül maceralarıyla bir hayli Samet İkbal gibi sanki.”

Zaide Smith’in “İnci gibi dişler” kitabının çeviremeni Mefkure Bayatlı konuyla ilgili şunları söyledi, “Bu kadarı tesadüf olamaz. Şafak, Zadie’nin kitabını şablon olarak örnek almış, aileyi Türk yaparak bir kitap yazmış. Konuyu basitleştirmiş. Özellikle pencere hikayesindeki benzerliği aklım almıyor. On tane öyle paralel hikaye yazılabilirdi ama pencere hikayesi paralel bile olmamış. Buna intihal denir. Uyarlarlama gibi bir şey olmuş. Esinlenmeyi aşmış. Hiç şaşırmadım. Dünya edebiyatını bir tek onlar takip ediyor, kimse bilmiyor diye düşünüyorlar. Ama Türkiye’de edebiyattaki başka kitaplardan etkilenmeleri, yapılan intihalleri araştıran ve bilen insanlar var. Örneğin Virginia Woolf’un Orlandosu ile Aziz Nesin’in Betüş’ünün ana fikri aynıdır. Ama ayrıntılı olarak etkilenmek okur olarak kabul edilecek bir şey değildir. Belli ki Elif Şafak, Zadie Smith’ten çok etkilenmiş ve esinlenmiş. Zadie Smith’in başarısı çok iyi bildiği ve içinden geldiği insanları yazması. Elif Şafak o insanları o kadar iyi tanıyor mu? Bilemiyorum. Hayatından göç etmemiş bir aileden değilsen o hikayeyi yazman zor olur. Hikaye oturmaz, sahte olur. Elif Şafak da bilmediği bir dünyayı yazıyor, tabii olayların içinde değil ve böylece de daha önce okuduğu kitaplardan, duyduğu öykülerden izlediği filmlerden etkileniyor ve öyle yazıyor. Ben bir kitap yazıp alkış alacağım diye kitap yazılınca böyle durumlar olabiliyor. Ben çevirirken bile o dünyaya girmeye çalışıyorum.”

Elif Şafak’a sorduk Konuyu Doğan Kitap Kurumsal İletişim Müdürü Özlem Yaşarlar aracılığıyla yazar Elif Şafak’a sorduk. Ancak Şafak’tan bir yanıt gelmedi.

Neredeyse aynı cümleler Benzerliğin böylesi, “Bowden’ın oturma odası yolun altında kalıyordu ve pencerelerinde parmaklıklar vardı, bu yüzden bütün görüntüler kısmiydi. Clara genelde ayaklar, tekerlekler, egzoz boruları ve sallanan şemsiyeler görürdü. Böyle anlık görüntüler çok şey anlatırdı: Canlı bir hayal gücü, yıpranmış bir dantelden, yamalı bir çoraptan, yere yakın sallanan ve daha iyi günler görmüş bir çantadan bir sürü duygulu öykü çıkarabilirdi.” (İnci Gibi Dişler, s. 30, Everest Yayınları)

Aynı oyun: “Oturma odasındaki halının üstünde bağdaş kurup oturur, tavana yakın küçük pencerelere bakardı ağzı açık. Dışarıda sağa sola akıp duran çılgın bir bacak trafiği olurdu. İşe giden, alışverişten dönen ya da yürüyüş yapan yayalar. … (İskender, s. 135, Doğan Kitap)

Sanatın ve sanatçının coğrafi sınırları yoktur, olmaması da gerekir çünkü onların hepsi evrensel dilleriyle insanlığa hitap ederler. Geleceğe ışık tutan yapıtlarıyla ufkumuzu aydınlatırlar ve ölümsüzdürler. Dünya var oldukça onlarında isimleri yaşayacaktır. Birçok ülkede sanata ve sanatçıya bakış ortaya koydukları eserleriyle ve insanlığın tinsel gelişimlerine sağladıkları katkılarıyla değerlendirilmektedir. Öyle ya, bir sanat eseri kiloyla veya metreyle değerlendirilemeyeceğine göre eldeki tek ölçü insanlığa sağladığı katkıdır. Lafı fazla uzatmadan şöyle de diyebiliriz, insanı hayvanlıktan, hayvan olmaktan uzaklaştırabilmek için, ruhunu ince ince mermer bir blok gibi yontma başarısını gösterebilmek sanatın ve sanatçılığın diğer adı olmaktadır.

Eski kültürleri okuyarak, Mısır’dan, Hindistan’a yada Yunan’dan daha uzaklara giderek Aztekler’e kadar insanlık adına ortaya konan yada konmaya çalışılan her türlü eserin izlerini takip edebilir insan olabilmenin onurunu bedeninizde ve ruhunuzda yaşabilirsiniz. Sanat ve sanatçı, dünyaya yön verebilmenin, geçmişten günümüze uzanarak insanlık adına ortaya konabilen müşterek değerlerin bütünüdür. O zaman elimizde değerlendirmeyi yapabileceğimiz ölçülerin bir kısmına sahip olduğumuz gerçeğine bir adım daha yaklaştığımızı düşünebiliriz.

Bütün bu değerlendirmeleri yan yana koyduktan sonra dönüp birde ülkemizde adlarına sanatçı denilerek bizlere yedirilmeye çalışılan kendisinin insanlıktan yana nasibini alamamış olan ancak sahne performansları çok güçlü olan, sınırların ötesinde tanınmaları mümkün olamayan sürüsüne bereket gündemin imkanlarından kendilerine fayda yaratmaya çalışan gay yada lezbien gibi kavramları kendi çıkarlarına alet eden fasaryadan adamlar veya kadınlar ortalıkta boy gösterebilmektedirler. İnsanlığa ne katkı sağlamakta oldukları belli olması mümkün olmayan bu gibilerin adlarının sanat ve sanatçılıkla bir arada kullanılması dahi gerçek sanatçıların adlarına büyük bir hakaret olmasına rağmen bizler gönül rahatlığıyla sanat ve sanatın ne olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz olmadığından kullanabildiğimizden bu gibilerde her türlü medya oluşumunda karşımıza çıkmaktadırlar. Dünyadaki örneklerine baktığımız zaman benzerlerine rastlasak da bunlar kadarını görebilmek mümkün olmadığından burada söz etmek hiçte fazla olmayacaktır.

Bir sanatçıyı tanıtmak üzere görsel anlamda bizlere neler sunulabilir? Sanatçının eserlerinin tanıtımının haricinde, kişisel yaşamında sanatıyla ilgili olabilecek alanlardan görsellikler sunulabilir eğer bir müzisyen olduğunu düşünürsek, müzik dinlediği alan, bestelerini yaptığı ortam, evindeki CD’leri yada plakları, sahip olduğu müzik aletlerini kısacası sanatını anlatabilecek bir takım materyaller ile konserlerine ait resimlerini, aldığı ödüller ile benzeri şeyler tanıtım konusu yapılabilir. Bunların olabilmesi akla gelebilecek şeylerdir çünkü öyle olması gerekir. Eğer bir müzisyeni tanıtıyorsanız onu insanlara anlatmaya çalışıyorsanız böyle olması gerekir.

Akla gelmeyecekler ise anlatmaya çalıştığınızın, tanıtmaya çalıştığınızın, kendine ait hiçbir değeri olmadığını bilir ama onu bizlerin gözüne para kaynağı olarak sokmaya çalışırsanız gardırobundaki gömlekleriyle pantolonlarını gösterir ne kadarda şahane bir ayrıcalığı olduğunu söyleyip durursunuz. Kıyafetlerini giydiği şapkalarıyla tamamlamaktaymış efendim, evet kafasına tas gibi geçirdiği şapkalarıyla Şarlo’dan daha komik bir görüntüyle genç kızlarımızın gönlünü almaya çalışıp bu arada gayler içinde yeşil ışık yakarak parsayı kaçırmamayı hedefleyen ince bir pazarlama taktiğini burnumuza sanat ve sanatçılık adına dayamaya çalışan kendini bilmez andavallılar üç kuruş menfaat uğruna saygın bir mesleği de ayaklar altına alabilmeyi, paparazziliğin iyi bir iş olduğunu sanarak başarabildiler.

Akla gelebilenleri değerlendirirsek önceki yıllarda ortada olmayan ama Amerika’dan dünyaya yayılarak bize de bulaşan “kırmızı halı” mikrobu, sürü sepet bir kitle olarak hareket eden nadide cemiyetimizin sanatçılarını da fazlasıyla etkiledi. Her birini, kendisini dünyadakilerin en iyisiymiş gibi pozlarla fotoğraflarını çekerek gazetelerin baş köşelerinde önümüze koydular. Asla unutmayacağım bir örnekte, yukarıda sözünü etmiş olduğum şekilde tanıtılmaya çalışanlardan birisinin evine ellerindeki kameralarla doluşan basın güruhuna dahil bir ekip duvara yaslanmış bir gitar görür ve şarkıcı olarak ünlenen saygıdeğer hanıma gitarıyla şarkılarından birisini çalmasını rica eder. Şarkıcı hanım ise evinin bir köşesinde durmakta olan gitarı sanki hayatında ilk defa görüyor ve ne işe yaradığını kavramaya çalışıyor gibi bakıyor fakat bir türlü eline almaya cesaret edemiyordu, biliyordu ki eline alırsa bir şeyler yapması gerekecekti oysa bir gitarla ne yapması gerektiğini kestiremediğinden hızla oradan çekim yapan ekibi uzaklaştırarak gardırobunun kapısını açıp sahne giysilerini göstermeyi tercih etmişti.

John Lennon eğer yaşamamış olsaydı neler eksik kalacaktı dünyamızda değil mi? Örnekleri çoğaltarak düşündükçe nerede yaşadığımızı daha iyi anlıyorum şimdi.

Çayırda buldum seni, ellere vermem seni.

1,5 İskender çek abi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

× 8 = 40