MY WAY

Yollar hep bir yerlere götürmekte insanları. Bir yerlere gidebilmek, bir yerlere ulaşabilmek, görmediği, bilmediği yeni coğrafyaları, yeni evrenleri keşfetmek üzere yollara düşmüş var olduğu günden bu yana tüm insanlar.

Bir arayış ya da macera tutkusu bu öykünün başlangıcı olmuş, hep uzaklara daha uzaklara gidebilmenin dayanılmaz çekiciliğiyle yollara çıkmış, bazen yeni yerlere, bazen dönüp dolaşıp yola çıktığı yerlere geri dönmüş.

Aramakla başlıyor yolların tümü, önce kendini, sonra dünyayı ve yaşamını arayıp bulmaya çalışıyor insan.

Bulduğunu sanıyor, birde bakıyor ki ne bulduğu kendisi, ne de kendisine ait olan yaşamı. Başlangıçta hayallere dalıyor, en güzel hayallere. Hiç hayal etmese de sokaklarda serseride olabiliyor, aşkından mecnunda.

Sonunda herkes bir yol buluyor, hep aynı kapıya açılan. Kazandıkları ya da kaybettikleriyle sonuna varılan yolculuğun.

Frank Sinatra böyle diyordu veya buna benzer başka bir şeyler.

Nalan’da kendi yolunu bulabilmenin dayanılmaz çekiciliğiyle, sabah yataktan kalkıp yüzünü soğuk suyla yıkadıktan sonra, gözlerini açmadan el yordamıyla bulduğu, aynanın yanında asılı duran havluyla ellerini ve yüzünü kuruladı. Gözlerini açtı, havluyu aynanın yanındaki duvara vidalanmış çengele astı. Soğuk su, uykusunu iyice açmıştı. Soluk bir lamba ışığının aydınlattığı aynaya biraz daha yaklaşıp, elleriyle lavaboya abanarak, ayak parmaklarının üzerinde yükseldi ve aynada suratına baktı. Yeni bir güne başlamak için hiçte kötü görünmüyordu.

Ellerini, tutunduğu banyo lavabosundan çekti, ayakları yere değdi. Saatler ileri alınmadığından hava hala karanlıktı. Bir türlü alışamamıştı bu işe, sabah karanlıkta okula gidip akşam aydınlıkta eve dönüyordu. Oysa tam tersi olmalıydı. Birkaç ay sonra bu durum düzelecek ve yaşam yine kendi saatine göre işlemeye başlayacaktı. Kafasında dönen bu düşünceleri bir tarafa bırakarak okuldaki sınıf arkadaşlarıyla birlikte iyice hazırlanmış olduğu, bu gün yapılacak olan Medeni Hukuk sınavında çıkabilecek sorulardan bazılarını tekrar aklına getirdi. Özellikle Metin’in ortaya attığı pratik çalışma soruları oldukça kafa karıştırıcı cinstendi. Benzeri soruların önceki sınavlarda da sıkça soruldukları ve Prof. un hassasiyeti, cevaplarda çok dikkatli olunmasını gerektiriyordu.

Bir an Metin’in ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Ablası da aynı okuldan mezun olmuş ve yıllardır avukatlık yapmaktaydı. Yeni yeni öğrenmeye başladıkları konularda Metin oldukça ukalalık yapar, birlikte ders çalışırlarken ablasından öğrenmiş olduğu bilgileri sanki konunun uzmanıymışçasına bir güzel satardı. Çalışkan ve başarılı olduğunu önceki sınavlarda da kanıtlamıştı, Nalan bu yönüyle Metin’e hayranlık duyardı. Aslında başka yönleriyle de hayranlık uyandıran birisiydi Metin ama Nalan şimdilik bunları düşünmek istemiyordu.

Öncelikle okul vardı kafasında Nalan’ın. Hâkim olabilmeyi çocukluğundan beri çok istiyordu. Bunu çok önceden gördüğü “Bodrum Hâkimi” adlı filmden sonra kafasına koymuştu.

Yaşamında yeni bir yol açacak olan bu filmin öyküsünü de bir yerlerden öğrenmişti Nalan, şimdi sınavda çıkabilecek sorular yerine gözlerinin önünden bu filmin sahneleri geçiyordu.

Bodrum hâkimi denilen kişi alışılmışın dışında bir kadın hâkim, Mefharet Tüzün. Bodrum’daki hâkimliği sırasında dürüstlüğüyle, adilliğiyle çok sevilmiş. Ama adını bugünlere kadar getiren şey, Bodrum’da yaşadıklarının onu hayatına son verdirecek noktaya getirmesi. Ve adına türkü yazılması, söylenmesi. Ama en önemlisiyse kimsenin asıl “gerçeği” bilmemesi. Ya da şöyle diyelim; tam olarak emin olmaması. Birden fazla gerçeği olan bir hayat hikâyesi.

İntihar eden Mefharet Hanım’ın türküsü Bodrum ve biraz da Milas yöresinde dillerde. “Çökertme” kadar bilinen, meyhanelerde söylenen bir türkü değil, ama eskiler biliyor.

Mefharet Hanım 1906 yılında Tavşanlı’da doğmuş. Aslen nereli olduğu önemli değil ama Tavşanlı’da doğduğuna dair bazı rivayetler var. Önemli olan onun Bodrum’daki hâkimlik dönemi. Mefharet Hanım Türkiye’nin ilk kadın hâkimlerinden. 1951 yılının 24 Eylül günü Bodrum’daki görevine başlamış. Görevi sırasındaki gözü pek tavırlarıyla, o dönemin yolu olmayan Bodrum köylerindeki keşiflere at sırtında gitmesiyle “erkek gibi” gördükleri hâkim hanıma Bodrum’lular saygıyla karışık sevgi duymuşlar. 

Bodrum’da İz Bırakanlar takviminde yazılanlardan öğrendiğimize göre; “1954’te kaybettiği nişanlısının ardından Mefharet Hanım’ın beklenmedik ölümü, Bodrum’da büyük üzüntü yarattı. Bodrumlular, hâkime olan sevgilerini adına bir türkü yakarak yaşatmaya çalışmışlardır”.

Anlatılanlar farklı olsa da, Mefharet Hanım’ın ölümünün arkasında bir aşk olduğu yolunda. Bunlardan biri, “Bodrum Hâkimi” filmine de konu olan öykü. Türkan Şoray’ın canlandırdığı hâkim hanımın hiçbir zor karşısında eğilmeyen başı, sonunda bir aşka yenik düşüyor. Ya sevdiği adama ölüm cezası verecekti, ya da… İkinci yolu seçecekti Bodrum Hâkimi.

Bodrum’daki bir diğer hikâyeye göreyse, hâkim hanımın sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu değil, Bodrum’un savcısı olduğu yönünde. Ama bu aşkın Mefharet Hanım’ı neden intihara sürüklediği konusunda rivayet muhtelif. Aşkı karşılıksız değildi ancak muhtemelen evlenemeyeceklerdi. Savcı evli miydi, ya da önce evlilik vaat ettiği Mefharet Hanım’ı sonra terk mi etti? Büyük olasılıkla Bodrumlular pek sevdikleri “hâkim hanım”larına böyle bir ilişkiyi yakıştırmak istemediklerinden bu konuda susmuşlar, takvimlerinde bile “nişanlısı” sıfatını kullanmayı tercih etmişlerdi.

Mefharet Hanım’ın son gecesine ilişkin anlatılanlar ise daha hüzünlü. Milas’lı Türk sanat müziği bestekârı Zeki Duygulu’nun konseri var o gece. Bodrumlular ciple Milas’ın yolunu tutuyor. Mefharet Hanım da aralarında. Ve o gece konserde bir şarkıyı tam üç kez çaldırıyor:

Uslu dur kadınım çıldırtma beni
Ben artık bildiğin o ten değilim
Bir başka yağmurla ıslak mendilim
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni
Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm
Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni

Bu konser Bodrumluların Mefharet Tüzün’ü son görüşleri oluyor.

Bodrum Life dergisinde yazılanlar ise şöyle:

Bodrum’da ilk eczaneyi açan Bodrumlu Halil Uslu ve eşi Nükhet Uslu o günlerde Bodrum’a yeni tayin olan, Halil Bey’in eski okul arkadaşı savcı Ahmet Türdü ile görüşmeye başladıklarında, Hâkime Hanım’la da tanışmış oldular. Savcı Ahmet Bey ve eşi Perihan Hanım, Halil Bey ve eşi Nükhet Hanım ile Hâkime Hanım çok yakın ve güzel bir dostluk ortamında görüşmeye başladılar. O zamanlar, yerliler kendi aralarında görüşürler ve bir kadının yalnız başına bir yere gitmesine iyi gözle bakmazlardı. Rum mahallesinde oturan Rumlar ise, 1938’li yıllarda Kumbahçe Mahallesi sahilinden denize mayoyla girecek kadar farklı bir yapıda idiler. O yıllarda denize mayoyla yalnızca Moda, Kalamış gibi İstanbul plajlarından girilebilirdi. Bir İstanbul kızı olan Nükhet Hanım, eşinin akrabalarıyla görüşmekten ve ev gezmelerinden hoşnut olsa da, eşinin akrabası Ahmet Nalbantoğlu’ndan başka pek kimse yoktu etrafında, entelektüel anlamda sohbet etmekten keyif aldığı. O yüzden Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım’la kurdukları dostluk, hayatına bambaşka bir renk katmıştı. Mefharet Hanım’ın şakacı ve zeki yapısı, okuduğu kitaplar ve yaşam üzerine yaptıkları sohbetlerle farklı bir zenginliğe ulaşmışlardı. Mefharet Hanım çok okuyan, kültürlü ve akıllı bir kadındı.

Nükhet Hanım, İstanbullu idi. Babası Mehmet Arif Lengiz, 1934 yılında Bodrum’a liman reisi olarak atandığı için, Nükhet Hanım öğrenciliği boyunca her yaz Bodrum’a gelirdi. Halil Bey’le de bu vesileyle, 15 günde bir İstanbul’dan Bodrum’a sefer yapan Erzurum Vapuru’nda tanışmıştı. Savcı Ahmet Türdü, Halil Bey’in eski okul arkadaşıydı. Savcı Ahmet Bey Eşi Perihan Hanım’ın sözünden dışarı çıkmazdı. Hatta arkadaşları ona zaman zaman takılırdı bu konuda. Kılıbık olduğunu söylerlerdi. Eşi Perihan Hanım, eşine sevgisini esirgemeyen, dirayetli ve sözünü bilen bir eşti. Sevgi, güven ve dostluğa dayalı iyi bir evlilikleri vardı. Bu arkadaşlık ortamı, alışılagelmişin dışında idi. Çünkü Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım, hâkim de olsa, ne kadar gözü pek ve mertte olsa, sonunda bir kadındı. Üstelik Bodrum gibi küçük bir kasabada yalnız yaşayan bir kadın… Geceleri bazen Halil Bey evine bırakırdı onu. Geç saatlerde bıraktığı da olurdu. Mefharet Hanım, çekinmeden Halil Bey’in koluna girecek kadar güvenirdi dostluklarına. Nükhet Hanım da Bodrum’a İstanbul’dan gelin gelmişti. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okumuş, fakat eşi Halil Bey, o zamanın belediye başkanı Mümtaz Ataman’ın oğlu Ural Ataman’a özel ders vermesi dışında Bodrum’da mesleğini yapmasına müsaade etmemişti. Bir gün, Nükhet Hanım’a mahalleden bir komşusu gelip, imalı bir sesle “Duydun mu, Mefharet Hanım hamileymiş” deyince, Nükhet Hanım kendisine söylenen bu lafın nereye getirilmek istendiğini anlayıp, “Ya öyle mi, benim kocamdan mı hamile kaldı acaba?” diye kinayeli cevabını vermişti. Bazı Bodrumlular, pek alışmadıkları bu tarz bir dostluğu yadırgıyor ve kendilerince yakıştırmalarda bulunuyorlardı. Kimi zaman Savcı Ahmet Bey ile kimi zaman Halil Bey ile birlikte anılıyordu Mefharet Hanım’ın adı. Mutlaka üzülüyorlardı, böylesi güzel dostlukların bu kadar seviyesiz bahanelere dayandırılmasına. Ama ne eşleri, ne kendileri ne de Mefharet Hanım böyle söylentilere kulak asmadılar. Sık sık “Ay” isimli sünger teknesi ile denize açılırlar, şen şakrak şarkılar söyler, eğlenirlerdi. Denize girer, güneşlenirlerdi. Hatta bir keresinde, teknenin motorunu kasıtlı olarak bozup, “uskur attı” bahanesiyle, karşı adaya gitmişlerdi.

Mefharet Hanım’ın Tavşanlı’dan gelirken kendisine ev işlerinde yardım etmesi için beraberinde getirdiği bir yardımcısı vardı. Güvendiği bir kızdı. Oturdukları ev, kaymakamın oturduğu evin yanında idi. Bir gün, evin etrafında silahlar patladı ve kavga çıktı. Ev gece gündüz korunduğu için, etrafında her zaman silahlı korumalar vardı. Bu yüzden de olay büyüdü. Kavganın yardımcı kız için çıktığı ve bu kızın Hâkime Hanım’ın evde olmadığı zamanlarda eve erkek arkadaşını aldığı ortaya çıkınca, Hâkime Hanım çok üzüldü. Halil Bey, Nükhet Hanım ve Mefharet Hanım, İzmir Fuar’ına gittiklerinde, Mefharet Hanım’ın erkek kardeşinin oğlu olan, şimdi İstanbul’da jinekolog doktorluk yapan Fahir Tüzün de, dayısıyla İzmir Fuarı’nı görmek için gelmişti. Fahir Tüzün’ün dayısı, Mefharet Hanım’la evlenmek istiyordu. İki kez evlenmek talebinde bulunmuş, ama Mefharet Hanım evlenmek istememişti. Mefharet Hanım, bu yüzden yeğeni Fahir’e onlarla kalmak istemediğini, çok yakın arkadaşı Nükhet Hanım ve Halil Bey’le otelde kalacağını söylemişti. Nükhet Hanım, tanınmış bir Bodrumluyu (Nükhet Hanım bu kişinin adını söylemek istemedi) bile mahkûm etmekten çekinmeyen Hâkime Hanım’ın bu kararı yüzünden sabahlara kadar uyuyamamış ama Bodrum Hâkimi bu kararı vermekten bir an bile çekinmemişti. Bu olaydan sonra sık sık intiharı düşünür oldu. İntihar düşüncesine sebep bu olay değildi elbette. Mefharet Hanım, Bodrum’a gelmeden önce de bir kez intihara kalkışmış ama kurtarılmıştı. Dostlarına da düşüncesinden bahsetmeye başlamıştı, hatta onlardan intiharına yardım etmelerini istiyordu. Dostları, işin ciddiyetinin farkında olarak onu vazgeçirmeye çalıştılar. Hatta kendilerini zan altında bırakacağını bile söylediler. Nitekim ilaç içip kendini öldürmeye çalıştığı girişiminde, eczacı Halil Uslu ve Doktor Hüseyin Misoğlu durumu fark edip, onu kurtardı. Ama Mefharet Hanım, kararlıydı. İlaç içerek ölmek girişiminin engellenmesinden bir gün sonra kendini astı. 17 Mayıs 1954 günü her zamanki saatinde iş yerine gitmeyince, Adliye’den evine giden davalı Bekir Akkaya, onun asılı bedenini açık olan penceresinden gördü.
Yeğeni Fahir Tüzün’e haber verildi. Fahir Bey ve dayısı, Mefharet Hanım’ı almaya geldiler. Cesedine otopsi yapıldı. Fahir Bey’in dayısı, Nükhet Hanım’ın unutamayacağı şu sözleri söyledi, otopsiden sonra: “Bu kavuşmayı çok istediğim kadını otopside göreceğim hiçbir zaman aklıma gelmeyecek bir şeydi…” Onun ölümü, büyük yankı uyandırdı. En küçük köye kadar haberi ulaştı ve tüm Bodrumlular bundan büyük üzüntü duydular. Mefharet Hanım’ın kaybettiği anlam, hayatı mıydı, inandıkları mıydı bilinmez
O, arkasında adını türkülerde yaşatarak ölümsüz kılan ve ardından tek kötü laf söyletmeyecek bir Bodrum halkı bıraktığını bilebilecek miydi acaba?

Nalan, şimdi yolda sınav stresini biraz olsun üzerinden atabilmek için Metin’i düşünüyordu, mezun olunca acaba ablası gibi avukat mı olacaktı, yoksa savcı ya da hâkim mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir