PİLAVIN SUYU

E=mc2

E=mc2

Gazeteci hanım, İslam coğrafyasında Afrika Kıtasının en batı ucundaki ülkesi Fas Krallığına yapmış bulunduğu ziyaret sonrası hepimize bir soru yöneltiyor: 

“Fas’ta bizim gibi ikilik barındıran bir ülke. Hem Ortadoğulu, hem Batılı. Uzun yıllar Fransız sömürgesi olduğu için iki dünya arasında sıkışıp kalmış. Yani hem Batılı, hem Doğulu, tıpkı Türkiye gibi. Ve yine bizim gibi hangi kategoride olduğu belirsiz bir ülke. Bazen Ortadoğulu, bazen Afrika, bazen de Akdeniz, Fransız ve hatta Batı Avrupa kategorisinde buluyor kendini. Ve aslında hiçbirine de uymuyor. Ancak Fas’ta önemli demokratik adımlar atılmış. Ve uzun zamandır süregelen modernleşme sürecinde kendi kültürünü -Türkiye’nin aksine- muhafaza etmiş. Bu nedenle de bugün kendine özgün sanat eserleriyle dünyada görünür, tanınır hale gelmiş. Bu günün Türkiye’si, İslam dünyasında farklı bir yerde durmasının nedenlerinin ötesinde, kendine has özelliklerini sentezleyebilen bir ülke olabilmesiyle, kendi kültürel evriminin kaldığı yerden devamını sağlayabilir mi?”

Ve devam ediyor.

“Bundan kastım elbette geçmişi taklit eden, suni ve kimliksiz mimari ve sanatsal örnekler yaratmak değil. Bahsettiğim; kültürel kimliğimizi bıraktığımız yerden alıp onu ileriye taşımak. Bu günün dünyasıyla etkileşime sokarak kendi sentezimizi yaratmak.”

Mevcut kolaycılığın en basit örneği ile gazeteci hanım demekte ki; yüzlerce yıllık Osmanlı kültürel birikimi halı altına süpürüldü. Onun yerine kendi gerçekliğine yabancı yeni bir kimlik oluşturuldu. Bir de şu gerekliliği günah çıkartırcasına ekleyerek; her ne kadar bu kopuş bir nebze devrimin doğası gereği olsa da.

Bir başka anlatımla, 1923’ de kurulan Cumhuriyet, bir gecede yüzlerce yıllık Osmanlı kültürel birikimini yok etti. Ne dümteka dümtek, ne failün failatün kaldı, ne renkler, ne yazı, ne ilim, ne bilim, ne de sanat kaldı.

Bunun yanına başka ilavelerde bulunmak mümkün elbette. Sanki bir nükleer savaş sonrasını betimlemeye çalışan bir film sahnesi gibi. Tüm medeniyet yok olmuş, ilkel giysiler içerisinde vahşi görünümlü toplulukların yaşadığı bir yeryüzü parçası haline gelmiş ülke. Sonra birileri ele geçirdikleri yönetim sayesinde ülkede yaşayan tüm insanların beyinlerini yıkıyor ve belleklerinde yer alan geçmişleriyle ilgili tüm verileri yok ederek yepyeni bir ülke yaratıyorlar.

Bu yeni ülkenin insanları atalarının mezar taşlarını dahi okumaktan aciz kalıyorlar ne yazık ki. Olmayan bir kültürün bataklığında çiçek yetiştirmek mümkün olmadığından, dünya ile entegrasyonu sağlayabilmek adına Batıya açılan bir kapıdan geçerek bilim, sanat ve medeniyetin olmazsa olmazlarını elde etmeye çalışıyorlar.

20. Yüzyılda bilimin en popüler formülü olan (E=mc2 ) yi yaz bakalım Osmanlıca ile de anlayabilsin yetişen yeni kuşaklar ya da kimyanın redoks formüllerini. Kültürel kimlik dediğin, divan edebiyatıyla, boyutsuz minyatürlerle, hatla, ebruyla v.s ile ancak o kadar olabiliyor işte. Bir kültürün altyapısını oluşturan bilimsel boyut yoksa, üst yapısını oluşturacak olan kültürel boyutta iki numara ufak ayakkabı giymiş gibi adamın ayağını sıkıp durur, düzgün yürüyebilmesine de mani olur.

Gazeteci hanıma, sözü fazla uzatmadan sorduğu soruya şu karşılığı vermekte yarar var. Bu günün Türkiye’sinde, kendi kültürel evriminin kaldığı yer, Cumhuriyet Türkiye’si ile başlayan zaman değil, 12 Mart 1971 darbesiyle başlayan ya da başlatılan ve kazanılan tüm kültür birikiminin yok edilmeye çalışıldığı bir zaman dilimidir. Ve o zaman dilimi 12 Eylül 1980 tarihinde bir kez daha tekrarlanarak günümüze kadar gelmiş olup halen kendi kültürel birikimini yok etmeye devam etmektedir. Yaşanacak süreç darbeler tarihiyle kesilmemiş olsaydı, bir türlü entegrasyonu sağlayamadığımız Avrupa Birliği rüyası çoktan gerçekleşmiş olacak, kanlı boğuşma yıllarının lekeleri üzerimizde kalmayacaktı.

Bu yüzden siz sayın gazeteci hanımefendi, Afrika Kıtasının en batı ucundaki Fas’ı bırakın da Cumhuriyet Türkiye’sinin kazanımlarının nasıl yok edildiğine bakın.

Biraz daha anlamak istiyorsanız eğer, oturup Loreena McKennitt dinleyin bakalım, nasıl oluyor da oluyor Doğu ile Batı kaynaşması?

Benzer bir yazım:1968

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir