PUL ZENGİNİ

Dedem öldüğü zaman, ben ilkokul, kuzenim ortaokul sıralarında öğrenciydik. Birlikte pek çok şey yapardık, büyük teyzemin artist dergilerini karıştırır, macera romanları okur, radyoda arkası yarınları dinler, bahçede mahallenin diğer çocuklarıyla oyunlar oynardık.
Dedemden kalan eşyaların bir kısmı eskicilere verilmiş, bir kısmı da verilmek üzere odasında duruyordu. Onun hakkında, annemin anlattıkları ile bizim öğrendiklerimize ancak bilgi kırıntıları denilebilirdi. Tevfik Fikret’in okul müdürü olduğu zamanlarda Galatasaray Lisesinde okumuş olduğunu, Wagons-Lits’de çalışmış olduğunu, Fransızca kitaplarını ve anneannemle çok sık kavga ettiklerini bilirdik. Giyimine düşkün ve titiz bir insandı, daima takım elbise giyer, pazar günleri bile kravat takar, radyoda kısa dalga istasyonlardan yabancı yayınları bulur, onları dinlerdi. Bizden uzak durur, bizimle gerektiğinde konuşur ama bizi severdi.

Kuzenimle, eskiciye verilmek üzere bekleyen eşyalarını karıştırmak üzere odasına girdik. Kahverengi deri bir bavul bulduk, kilidini açtık, içi ağzına kadar değişik adreslerden postalanan zarflar ile zarfların üzerinden kesilerek toplanmış pullarla doluydu. Saymakla bitmeyecek kadar zarflar ve pullarla dolu olan bu bavul çok hoşumuza gitmiş, bize yeni bir oyun aracı çıkmıştı. Dedemden kalan diğer eşyalar da eskiciye verilmiş, bu bavul ile ciltleri güzel görünen bir kaç kitabını izin alarak kurtarmıştık. Bir de bağa çerçeveli gözlüklerini.
Bavulun içindeki pullar ve zarfların bir kısmını yatağın üzerine döktük. Teker teker elimize alarak evirip çeviriyor, birbirimize gösteriyor, üzerilerinde ki Suomi Finland, Postage Revenue, Republique Francaise, Hungary, Helvetia gibi yazıların ne anlama geldiklerini çözmeye, resimleri tanımaya çalışıyorduk. Bilmediğimiz, tanımadığımız ama önemli birilerine ait olduğu belli olan, saçlı sakallı erkekler ile eski moda giysili kadınların resimlerine hayranlıkla bakıyorduk. İçlerinde tek tanıdığımız, Kraliçe Elizabeth’in resmi olan pullardı.
Sonra, bu pulların hangi devletlere ait olduklarını, üzerilerinde ki resimlerin kimlere ait olduklarını, manzara resimlerinin hangi ülkelerde olduklarını öğrenmek için kitaplar okumaya, ansiklopediler karıştırmaya başladık. Kısa zamanda edindiğimiz bilgilerin yanında pulculuk ve pul koleksiyonculuğu hakkında da epeyi bilgi sahibi olduk.

Zarflardan kesilerek saklanmış olan pulları, bir tabak suyun içerisine koyduktan sonra yapışık olduğu kesilmiş parçalardan ayrılmasını bekler, sonra suyun içerisinden çıkartıp, kuruması için bir gazetenin üzerine yerleştirirdik. Çoğunu bu şekilde halletmiş, pulları yapışık oldukları kağıt parçalarından ayırmıştık, zarfıyla birlikte saklanmış olanları da, diğerleri gibi zarfı kestikten sonra aynı yöntemle çıkartırdık. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş olan, üzerilerinde ki pulları çıkartmak için tarafımızdan kesilen bu zarfları da ortalıktan kalkması için sobada yakardık. Pullar kuruduktan sonra da buruşukluğunu gidermek üzere bir güzel ütüler, gıcır gıcır yapardık. Büyük ve renkli olan pulları kendi aramızda paylaşır, küçük ve tek renkli olanları da kim isterse o alırdı. İkimizin de beğenmediği, zarfın üzerinden çıkartırken yırtılan, bir ucu kopmuş veya ütülerken yanmış olanları da çöpe atardık.

Pullarımızı, öğrendiğimiz şekilde kategorize ederek saklayabileceğimiz pul defterlerinin aydınger kağıdıyla yapılmış bölmelerinde özenle muhafaza etmeye başladık. Pullarımızın zarar görmemesi için birer tane de pul maşası edinmiştik. Okulda pulculuğa merak salmış diğer çocuklarla, pul değiş tokuşu yapar, biriktirdiğimiz pulları birbirimize gösterirdik. Onların biriktirdiği çoğunlukla yerli pullardı. Bana biriktirdiklerimi nereden bulduğumu sorarlar, bende dedemden kaldığını gururla söylerdim. İçlerinden birisi, bir gün okula elinde kocaman bir zarfla geldi, zarfı açtı ve postaneden yeni alınmış blok pulları gösterdi, babasının koleksiyonun hep böyle olduğunu ve çok kıymetli olduklarını söyledi. Koleksiyonculuğun daha farklı bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştım. Onların pırıl pırıl ve seri halde olan pulları, bizimkilerden çok daha alımlı bir şekilde duruyorlardı. Bende postaneye giderek bu pullardan almak istediğimi oradaki görevli memura söyledim, arkasında duran çelik dolaptan çıkarttığı bir dosyayı seçmem için önüme koydu, içlerinden en renkli ve en parlak olanlarından seçtim. Onları, okuldaki çocuğun bize gösterdiğinin aynısı olan kocaman zarfa özenle yerleştirdikten sonra, 5 lira dedi, bu benim için çok yüksek bir miktardı ve bu kadar parayı ancak bayramlarda bir araya getirebilirdim. Görevli memurun karşısında ufalıp, bir nokta kadar kalınca, bu iş için paramın olması gerektiğini ve o çocuğun babasının koleksiyonun neden çok kıymetli olduğunu anladım. Elime geçen harçlıkları biriktirmeye başladım. Postanedeki görevli memurda bazı bilgiler veriyor, elimdeki parayla en iyilerini almama yardımcı oluyordu. Artık benimde koleksiyonum çeşitleniyor ve en azından biriktirdiğim harçlıkların karşılığında edinilen bir değer haline geliyordu. Dedemden kalan ve pul defterlerinin sayfalarını dolduranlar ise gözümde çok değersiz hale gelmişlerdi, nede olsa onları elde etmek için hiçbir yatırım yapmamıştım. Pul defterlerinde duran eski pulları çıkartıp yerlerine yeni aldıklarımı dizmeye başladım. Eski pullardan, renkleri solmamış, boyutları diğerlerine göre daha büyük olan ya da bana daha cazip gelenleri de ayırıp, kullanmaktan ciltleri yıpranmış olan diğer defterlerde saklamaya başladım.

Ortaokul sıralarına geçtiğim zamanlarda, kuzenim pul koleksiyonculuğunu çoktan bırakmış elinde olanlarının tamamını da bana devretmişti. Defterler dolusu pullarımla geçen süre içerisinde kendi çapımda hayli değerli bir koleksiyon sahibi olmuştum. İşin boyutlarını biraz daha büyütmüş “Yüksek Kaldırım” da bulunan pulcu dükkanlarına dadanmıştım. Vitrinlerinde sergiledikleri pullara hayranlıkla bakar, onların, benim için ulaşılması çok zor bir yerde bulunduklarını düşünürdüm. Genellikle de böyle olur, dükkan sahibinin o pullar için söylediği fiyatların yanına yaklaşmak dahi mümkün olmazdı. Sonra aklıma bir fikir geldi, acaba elimde olan pulları, okuldaki arkadaşlarla yaptığımız gibi değiş tokuş yapamaz mıydık? Dükkan sahibine sordum ve olabileceğini ama elimdekileri getirip, göstermem gerektiğini söyleyince çok sevindim. Yanıma en yeni ve en güzel pullarımı dizdiğim defterlerimi alarak bir Cumartesi günü koşa koşa Yüksek Kaldırım’daki dükkanın kapısından içeri heyecanla daldım. Eğer düşündüğüm gibi olursa daha önce vitrinde gördüğüm ve çok beğenip mutlaka benim olmasını istediğim el büyüklüğündeki, bir tablo kadar güzel olan o pulu elde edebilecektim. Pul defterlerimi, dükkan sahibinin oturduğu üzeri camlı ve camın altı pullarla dolu olan masasının üzerine bıraktım. Masa lambasının ince zincirini çekti, masanın üzeri aydınlandı, pul defterlerini önüne aldı ve sayfalarına teker teker bakmaya başladı, bazı sayfaları geri çevirerek tekrar baktı, daha iyi görebilmek için yanında duran büyüteci eline alarak bütün defterlerimi aynı dikkat ve özenle gözden geçirdi. Sonra “Çocuğum, bunlar çok güzel pullar, eminim ki bunları elde etmek için epeyi bir para vermişsin ama bu pulların değeri bir posta pulundan daha fazla değil.” Diyerek defterlerimi bana geri verdi, masa lambasının ince zincirini çekerek ışığı kapattı. Başka pullarımın olduğunu, onları da getirebileceğimi söyledim. “Peki çocuğum, haftaya onları da getirirsin” dedi. Dükkanın kapısından çıkarken, elimde pul defterlerini değil, kilolarca ağırlıkta çöp torbalarını taşıyordum sanki. Henüz bütün umutlar tükenmemişti, evde duran diğer pul defterlerim vardı ve en büyük kozum da dedemden kalan pullardı. Acaba onları görünce dükkan sahibi ne diyecekti?

Bütün hafta, dedemden kalan pullardan ayırdığım, eski ve yıpranmış olan pul defterlerinde duran pullarımın içinden seçtiklerimi, yeni pul defterlerine yerleştirmekle uğraştım. Yemeden içmeden biriktirdiklerimle aldıklarımın kıymeti, vitrinde duran o şahane pulu almaya yetmemişti. Belki bunlar sayesinde bir şeyler olabilirdi. Bir haftayı sabırsızlıkla ve bu beklentiyle geçirdim.

Yüksek Kaldırım’a aynı heyecanla tırmandım ve o pulun vitrinde durduğunu görünce çok mutlu oldum, tren garında yavuklusuna son kez bakan asker edasıyla, pulu cam önünde tekrar hayranlıkla seyrettim. Sonra büyük bir umutla dükkanın kapısından içeri girdim. Kafamdan “bu sefer olacak, bu sefer olacak” düşüncesi geçiyordu. Hakikaten bu sefer olmuştu. Birkaç tane pulu dükkan sahibi beğenmiş ve bana nereden bulduğumu sormuştu. Bende yine gururla dedemden kaldı diyerek cevap vermiştim. Fakat dükkan sahibinin bundan sonra diyecekleri, benim ve benim olduğu kadar da sevgili kuzenimin ne halt yediğimizin bariz kanıtları olacaktı. Beğenmediğimiz, ütülediğimiz, kenarını köşesini yırttığımız, sonra çöpe attığımız pulların, üzerilerinde ki pulları çıkartmak için kesip sonrada ortalıktan kaldırmak için sobada yaktığımız zarfların ne kadar değerli olduklarını, öylece saklanmaları gerektiğini ve o söyledikçe yüzümün daha da kızardığını hissedecektim. Dükkan sahibi oturduğu masadan kalktı, vitrinde duran el büyüklüğündeki, bir tablo kadar güzel olan o pulu durduğu yerden aldı, özenle bir zarfa yerleştirdi ve “Al bunu çocuğum, iyi sakla bunu, baktıkça beni hatırlarsın” dedi.

Sınıfımı geçmiş, ortaokulu bitirmiştim. Ertesi sene lise öğrencisi olacaktım. O yaz, anneannem evde duran eski pul defterlerimi sokaktan geçen satıcılardan birisine verdi ve karşılığında bir torba yeni çıkan plastik mandallardan aldı. Bende pul koleksiyonculuğunu bırakmaya karar verdim. Yüksek Kaldırım’da ki pulcunun bana hediye ettiğini de çerçeveletip hatıra olarak sakladım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir