SAKLAMBAÇ

Heyecanla beklemekte olduğu e-postanın geldiğini, telefonundan çıkan bildirim uyarısının sesinden anladı. Her gelen e-posta ya da SMS mesajından sonra, dayanılamaz bir sigara içme isteği gibi o sesi duyduğu zaman telefonuna alelacele bakıp, ne mesajı ve nereden ya da kimden geldiğini görmezse rahat edemiyordu. Ama bu sefer biliyordu gelen mesajın ne olduğunu ve kimden geldiğini. Bir süredir yazışmaktaydılar, sıra tanışma aşamasına gelmiş, ilk randevu zamanı ve yerini belirlemek üzere beklediği e-posta olduğunu anlamıştı. Birkaç dokunuşla, gelen kutusundaki koyu renkli olarak görülen en son okunmamış mesajı açtığında “Yarın, Bostancı vapur iskelesinin yanındaki kafenin girişinde, saat 11.00 de buluşalım” yazıyordu.

Yarını kafasında canlandırmaya çalıştı, günlerden cumartesiydi, çok severdi cumartesi günlerini. Hele havanın güzel olduğu zamanlarda, gezmenin dolaşmanın en çok tadına varıldığı gündü onun için. Bu kez yeni tanışacağı bir insan ile bu günü nasıl geçireceğini düşünmeye başladı.

Buluşacağı insanı tanıması için artık elinde gül ya da karanfil olmasına gerek yoktu, önceden fotoğraflarını göndermişler ve neye benzediklerini biliyorlardı. Merhaba diyerek kendini yeniden tanıttıktan sonra, el sıkışmanın ardından, kafede bir süre oturup konuşarak daha sonra ne yapacaklarına karar vereceklerini düşünüyordu. Önceki yazışmalarında, kendileri hakkındaki ayrıntılardan, özelliklerden fazlasıyla söz etmişlerdi. Neredeyse uzun zamandır tanışıyor gibiydiler. Şimdi, pek çok özelliğini bildiği bu insanı, daha yakından tanımanın bir yolu olacaktı bu güzel cumartesi günü.

İnsanların göründüklerinden çok daha farklı olduklarına, kendilerini saklamak, gizlemek için kılıktan kılığa girmelerine çok defa tanık olmuştu. Zaten öyle olmasa ne bu kadar çok psikolog ile psikiyatr, ne de akıl hastaneleri olurdu. Önemli olansa, yeni tanıyacağı bu insanın neleri gizleyip sakladığını anlayabilmek olduğu kadar, kendisini de ortaya koyabilmekti.

İlk izlenim denilen olguyu iyi değerlendirmek gerekirdi. Sonrasında neler olacağına karar verebilmenin başlangıcı bu kapıdan geçiyordu. Söylenilenlerin olduğu kadar, vücut dili ile anlatılanların da iyi anlaşılmasını sağlamak önemliydi. İnsanlar her zaman doğruyu söylemezler, görünmez olmanın yollarını ararlardı. Bunu anlayabilmenin en iyi yolu sosyal yaşantılarında gizliydi, saklambaç oyunu gibi. Saklandığı, görünmez olduğunu sandığı yerde görünür olması bütün gizemin yok olması demekti.

Kargo ile yayınlamakta olduğu blogu sayesinde tanışmıştı. Kargo’nun kim olduğu hakkındaki tek açıklama ise yazdığı şu satırlardaydı:

Belki  de insanları bir türlü anlamayaşımızın, günün birinde en beklenmedik biçimde bizi şaşırtmalarının nedeni, hep bir bütün olarak bize verdikleri görüntüyle yetinip farklı parçalardan oluştukarını unutmamızdır.

Aslında çoğu zaman biz de farklı yanlarımızı unutup bize dışarıdan bakanlar gibi kendimizle ilgili yanlış izlenimlere saplanmaz mıyız?

Uzun zamanlar boyunca hepimiz o içimizdeki kalabalıktan, o şekilsiz hamurdan, başkalarının beğeneceği, onaylayacağı bir biçim, mükemmel bir desen çıkartabilmek, bir bütün yaratabilmek için uğraşıp dururuz.

Sonu gelmez bir iç savaş gibi…

Kendi parçalarımızı yokedip öldürerek, tutsak alarak, zorlayarak, değiştirerek, onlardan sonunda kendimizce bir bütün oluşturmaya çalışarak geçer hayatımız.

Ve tabi sonunda, gerçekte kimin kazandığı asla bilinmez.

Şimdi bana öyle geliyor ki ben, asla biraraya gelmeyecek parçalardan bile vazgeçmeyi göze alamamışım. Hiç farkında bile olmadan içimdeki o büyük kalabalıkla birlikte yaşamayı seçmişim.

Hiç bir şeyden vazgeçemediğim için mi?

Hayatın bizim sandığımız gibi sınırlanabilecek, bir odaya gizlenerek, kendi çizdiğimiz bir yolda yürüyerek yaşanacak kadar olmadığını düşündüğüm için mi?

Yoksa yalnızca rastlantılar yüzünden mi?

Bilmiyorum…”

Kargo’nun blogunda kendi hakkında yazdıkları bu kadardı. Bu satırları okuduktan sonra blogun yorumlar bölümüne bıraktığı kısa notun cevabı ile başlayan arkadaşlıkları, peş peşe atılan e-postalarla bir noktaya ulaşmış ve gerçek bir tanışma aşamasına gelmişti.

Bostancı vapur iskelesi yanındaki kafenin girişinde, Kargo’yu ilk defa cumartesi sabahının güzelliğinde görünce neyle yüzyüze geldiğini anlamlandırmaya çalıştı; doğrusu Kerem bambaşka bir şeyler hayal etmişti. Öyle ya, Amsterdam gecelerinde Café Pearl’da geçen renkli yaşam kesitlerinden makyajını silerek, süslü giysilerinin yerine, görünmezliğe öykünen haliyle, Kargo’ya bir anlam yüklemekte zorlanıyordu.

Blogunda bir güne başlangıcını şöyle anlatıyordu Kargo “ Aynanın karşısına oturdum, titreyen ellerimle nasıl makyaj yaptığımı, üstüme acele bir şeyler giymeye çalışırken nasıl bütün dolabı indirdiğimi görmeliydiniz.

Birkaç denemeden sonra saçlarımı tepemde topladım, büyük inci küpelerimi taktım, giyip çıkardığım bluzların, eteklerin, pantolonların ardından koyu yeşilli, açık kahverengili ekose, belden büzgülü, beyaz yakalı elbisemi giydim.

Aynada kendime şöyle bir baktım, döndüm, yüzüme biraz pudra sürdüm, cumartesi öğleden sonra dışarı çıkan liseli kızlara benzemiştim.”

Kargo Amstredam’da yaşıyordu. Annesi ile babası ayrıldıktan sonra İspanyol olan babasının yanına gitmişti. Annesi İstanbul’da kalmıştı, Kargo arada sırada İstanbul’a geliyor ve bir kaç hafta kaldıktan sonra geri dönüyordu. Babası ile birlikte kalan Kargo, önce lisan sorununu hallederek onun yanından ayrılmış ve kendisine ait ayrı bir eve geçmişti.

Bakınca görülmeyen, yanından geçince fark edilmeyen, kimsenin dikkatini çekmeyen, kimsenin ilgilenmediği “invisible” haliyle kafenin girişinde bekleyen Kargo’ya doğru elini uzatarak  “Merhaba, ben Kerem, sende Kargo olmalısın” diye yaklaştı. Kargo’da elini uzatarak karşılık verdi, zayıf bir tokalaşmanın tedirginliğiyle “Evet, bende Kargo” dedi.

İçeri girerek, Bostancı İskelesinin görüldüğü deniz kenarındaki masalardan birisine oturdular. Sabah güneşinin ılık ve her şeyi daha canlı, daha yaşanılası olmasını sağlayan ışıltısında, Kerem dikkatle Kargo’yu gözlemliyor ve ilk izlenimlerini oluşturmaya çalışıyordu.

Kargo, yanındaki iskemleye sırt çantasını asarak oturmuş, beyaz tişört üzerine blucin mont, haki renkli geniş cepli pantolon ve spor bir ayakkabı giymişti. Kısa bir sessizlikten sonra, ne içelim diye başlayan konuşmaları, gündelik olaylardan söz ederek devam ediyordu, Kargo’nun yanındaki iskemleye astığı sırt çantası pat diye yere düştü, ikisi birden çantayı yerden almak üzere masanın altına doğru eğildiler, Kargo aceleyle çantasını yerden alarak bir daha düşmemesi için iskemlenin üzerine özenle yerleştirdi. Kargo’nun, haki renkli geniş cepli pantolonunun paçaları ile spor ayakkabılarının arasındaki açıklıktan, siyah renkli file çorapları görünüyordu.

Kerem, doğruca şu soruyu sordu Kargo’ya “Bir neskafe daha içer misin?”

“Şimdi değil ama yanında konyak ve bir parça çikolata ile olmasını tercih ederim.” diye cevap verdi Kargo.

Kerem, adresini ve yarın buluşmak istediğini Kargo’ya söyledikten sonra, ilk izlenimlerinin flu görüntüleri eşliğinde, Bostancı İskelesinin yanındaki kafeden çıkarak, güneşli bir cumartesi gününün güzelliğinde deniz kenarında yürümeye başladı.

Bir yandan “elma dersem çık, armut dersem çıkma”  tekerlemesi ile saklambaç oynadığı çocukluk günleri düşünüyordu. Yoksa saklambaç sadece bir çocuk oyunu değil miydi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir