SULTAN ABDÜLHAMİT’İN MİRASI

Sultan II.Abdülhamit

SULTAN ABDÜLHAMİT’İN MİRASI

Sultan Abdülhamit’in dudak uçuklatan mirasından pay alabilmek için veraset davası açan 32 kişiden 11’inin gerçek varisler olduğunu raporlayan bilirkişi, veraset ilamları sunan bazı kişilerin de sözde mirasçı olduklarını tespit etti. Sultan Abdülhamit’in, 12 karısından olma, 17 çocuğundan günümüzde devam eden soyunun, 15 kişi olduğu anlatılan raporda, bu kız ve erkek çocukların da evlenmeleriyle davayı açanlardan 11’inin Abdülhamit’in birinci kuşak mirasçıları oldukları belirtildi.

Sultan Abdülhamit’in dev mirasında, günümüzde Suada olarak bilinen Galatasaray Adası, Bakırköy’de 70 dönüm arazi, Beykoz ve Kartal’da 30’ar dönümlük arazi, Kağıthane’de 20 dönüm arazi, Veliefendi Çayırı, Dolmabahçe’de 30 dönüm bostan, Nişantaşı’nda iki konak, Şişli, Çatalca, Çekmece ve Geyve’de çok sayıda çiftlik, Galata’da değirmen arsası, Kabataş Meydanı, Horhor’da konak ve 5 dönüm arsası, Beşiktaş Serencebey’de 2 dönüm bağ, Aydın, Antakya, Kilis’te çok sayıda çiftlik ve arazi gibi bir liste olduğu sıralanmakta.

Dünyanın en büyük veraset davası olduğu iddia edilen dava sonucunda hak sahipleri, Kerkük ve Musul petrolleri üzerinde haklarını ve taleplerini ileri sürebilecekler. Çünkü Abdülhamit, bu petrol havzalarını haritalandırmış ve şahsi mülkü olarak tapuya kaydettirmiştir.

İşte görüldüğü üzere temcit pilavı gibi ikide birde önümüze tekrar tekrar ısıtılarak çıkarılan Abdülhamit’in mirası meselesi sanki hallolmamış gibi neden bir kez daha sahneye konmakta?

Üzerinde önemle durulması gereken bu veraset davasında sözü geçen Kerkük ve Musul petrollerinin günümüzde ne anlama geldiği ve geçmişte neler yaşanmış olduğunu bir kez daha anımsamakta yarar var.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan Güneybatı Asya topraklarının siyasal haritası yeniden çizilmiştir. Bölgenin sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikleri göz ardı edilerek büyük güçlerin petrol eksenli ekonomik ve siyasal hesapları doğrultusunda yapılan bu düzenlemeler, yapay devletleri de dünya siyaset sahnesine çıkarmıştır.

Türkiye, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verdiği, Cumhuriyet’inin temellerini attığı ve her alanda yapısal bir dönüşüm içine girdiği tarihinin en kritik dönemecinde, Güneybatı Asya coğrafyasının küçük bir bölümünü oluşturan Musul Vilayeti’nde, İngiltere’nin liderliğindeki Batı dünyasıyla karşı karşıya gelmiştir.

1918 ile 1926 yılları arasında yaşanan ve siyasal, hukuksal, ekonomik, askeri, diplomatik boyutları çok yönlü, çetrefil bir sürecin sonunda Batı, Milletler Cemiyeti aracını kullanarak gerçekleştirdiği operasyonla, Musul’u İngiltere’nin manda yönetimi altında bulunan Irak’a kazandırmıştır. Türkiye Musul davasını 1926’da kaybetmiştir ancak üzerinde yürütülen tartışmalar, günümüzde hala sürmektedir. Musul sorununun güncelliğini korumasının bir nedeni, emperyalizmin dünyanın bu bölgesinde yapmış olduğu siyasal düzenlemelerin kalıcı olmadığının hemen herkes tarafından bilinmesi ve başta ABD olmak üzere, AB ülkeleri tarafından bölgenin 1991 yılında yapılan ilk Körfez Harekâtıyla birlikte yeniden düzenlenmek istenmesidir.

11 Eylül 2001 tarihinden sonra dünyaya yeni bir yön verecek olan siyasal gelişmelerin ardından, yakın geçmişte Kuzey Afrika’da, Fas, Tunus, Libya ve Mısır’da Arap Baharı adıyla ve günümüzde Güneybatı Asya coğrafyasında yaşanmakta olan ve uzunca bir sürede devam edeceği anlaşılan, askeri, siyasal ve diplomatik gelişmelerin ışığında ortaya çıkacak olan yeni haritalar bölgenin yeniden nasıl dizayn edildiği gösterecektir.

Zamanı geri almak mümkün olmasa da günümüzden yaklaşık yüzyıl öncesinde yaşananları tekrar anımsayacak olursak, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bir yandan Avrupalı büyük güçlerin kendi aralarında, diğer yandan bunlarla Osmanlı Devleti arasında yapılan bir dizi antlaşma ile İmparatorluk toprakları etkinlik alanlarına bölünmüştü. Nihai paylaşımın son provası olan düzenlemeler sonunda taraflar Musul ve Bağdat vilayetlerinde çıkarılacak olan petrolün paylaşımı konusunda da anlaşıyorlardı. Yeni bir değişken olarak petrolün devreye girmesiyle dünyadaki dengelerde değişiyordu.

Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkinlik savaşında ön plana çıkan Almanya’nın bu üstünlüğünün en belirgin simgesi 1888’de Deutsche Bank sermayesiyle kurulan Anadolu Demiryolları Şirketi’nin 1902 tarihinde elde ettiği Bağdat demiryolu ayrıcalığıydı. Orta Anadolu’dan Basra Körfezi’ne ulaşacak olan demiryolu güzergahının her iki yanında yirmişer kilometrelik alan içinde bulunan tüm madenlerin işletme hakkını da içeren bu antlaşma Birinci Dünya Savaşı öncesindeki en önemli siyasal spekülasyon konularından birisiydi. Bu ayrıcalık, savaş öncesi İngiliz-Alman rekabetinin de temel bir göstergesiydi.

Bu bölge genelinde ve Musul Vilayeti’nde petrolün varlığı eskiden beri biliniyordu ancak o gün için henüz petrolün kullanım alanı çok dar ve nakliyse çok zordu. Yaşanan gelişmelerin ardından, Sultan Abdülhamit, İmparatorluğun Musul ve Bağdat Vilayetlerindeki petrol varlıklarını kendi kişisel mülküne aktardı. Aynı sıralarda İngiltere ve Almanya arasında petrolün işletme hakkını elde edebilmek amacıyla kıyasıya bir rekabet yaşanmaktaydı. Bu yarışa kısa bir süre içerisinde ABD’de dâhil olacaktı.

1908 devriminden sonra İttihat Terakki yönetimi, Abdülhamit döneminde verilmiş olan her türlü vaat ve ayrıcalığı iptal ettiği gibi ülkenin petrol varlıklarını da Hazine-i Hassa’dan, Devlet Maliyesi’ne aktardı. İstanbul’da yaşanan devrimin ardından, siyasi belirsizliğin dağılmasından sonra yeniden kızışan petrol rekabetine Amerikalıların da ağırlıklarını koyması, Avrupalı sermaye gruplarını işbirliğine yöneltti.

İttihat ve Terakki yönetimi, Musul, Bağdat ve Basra petrollerini işletmek üzere bir Osmanlı grubu kurduysa da, bu girişim, İngiltere’nin sert tepkisiyle karşılaştı. Trablusgarp ve Balkan Savaşları sonunda mali açıdan iflasın eşiğine gelmiş bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun direnecek gücü yoktu.

15 Haziran 1914 tarihinde Osmanlı yönetimi ile İngiltere ve Almanya arasında, Osmanlı topraklarında bu iki devletin sahip olacakları nüfuz alanlarının belirlendiği bir anlaşma imzalandı. İngiltere ve Almanya, Babıâli’ye ortak bir başvuru yaparak Musul ve Bağdat Vilayetleri’nde petrol arama ve işletme ayrıcalığı verilmesini istediler. Sadrazam Sait Halim Paşa başvuruyu kabul ettiğini bir yazıyla taraflara bildirdi. Ancak bu yazı Osmanlı Devleti’ni bağlayan nihai bir yazı olmayıp, yalnızca bir onay vaadiydi. Öte yandan, İngiltere ve Almanya’nın Osmanlı yönetimine yaptıkları başvuru taraflarca onaylanmadığı için hukuksal geçerlilik kazanmamıştı. Ayrıca Birinci Dünya Savaşının başlaması, Osmanlı yönetimince verilen onay vaadinin yaşama geçirilmesini de imkânsız kılacaktı.

Kuruluşu itibariyle hukuksal geçerliliği tartışmalı olan ve elinde hiçbir geçerli ayrıcalık olmayan Batılı güçlerin amaçlarına hizmet edecek olan bu durum, izleyen yıllarda tekrar tekrar karşımıza konacaktı.

Sultan Abdülhamit’in Mirası Konusu

Abdülhamit’in mirasçıları hanedan çökerken enkazdan kendileri için bir şeyler kurtarma telaşına düşmüşlerdi. İddiaları özetle, Abdülhamit’in kişisel servetinde yer aldığını ileri sürdükleri varlıkların, yasadışı bir devrim hareketiyle ve hukuksal bir geçerliliği olmayan bir süreçte devlet hazinesine devredildiğiydi. Çünkü Hazine-i Hassa mallarını devlet hazinesine devreden 1908 tarihli yasa gücündeki kararname Meclis tarafından onaylanmamıştı. 1909’da Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Abdülhamit’e ait tüm taşınmazları, haksız olarak edindikleri gerekçesiyle devlet hazinesine aktarmıştı ancak mirasçılar 1920 yılında bu yasaya karşı dava açmışlar ve birinci derece mahkemesi -Şer’i Mahkeme- onları haklı bulmuştu. Bu durumda devir işlemleri geçerli sayılamazdı. Kişisel mülk niteliğini taşıyan ve özel hukuk kurallarına bağlı olması gereken bu varlıklar üzerinde kamusal tasarrufta bulunulamayacağına göre söz konusu varlıklar kendilerine verilmeliydi.

Sultan Vahdettin, 8 Ocak 1920 tarihinde 8 Eylül 1908 ve 2 Mayıs 1909 tarihli İrade-i Seniye’lerle ulusa devredilen varlıkları, bir kararnameyle yeniden Hazine-i Hassa’ya aktardı. Ancak İstanbul’daki İtilaf Devletleri Yüksek Komiserleri söz konusu varlıkların, işgalden sonra artık Osmanlı yönetiminin değil, İtilaf Devletleri hükümetlerinin tasarrufunda olduğu gerekçesiyle, Osmanlı hükümetlerine ortak bir protesto notası verdiler. Varislerin, varlıkların kendilerine verilmesi için Britanya makamlarına yaptıkları başvuru da İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından geri çevrildi.

Irak Devleti’nin kuruluşu sırasında Osmanlı Sarayı’na ait malların yeni kurulan Arap hükümetine devri söz konusu olduğunda, varislerin iddiaları bir kez daha gündeme geldiyse de üzerinde fazla durulmadı. Çünkü varislerin iddialarının ne hukuksal ne de siyasal olarak fazla bir değeri yoktu. Söz konusu varlıklara Abdülhamit tarafından kendi adına ya da Hazine-i Hassa adına el konması ne denli geçerliyse, bunların yeniden devlet hazinesine devredilmeleri de en az o ölçüde geçerliydi. 1908 ve 1909’da yapılan devir işlemleri tapu kayıtlarına işlenmiş, devlet, bu devir işlemlerine dayanarak hukuksal tasarruflarda bulunmuş ve nihayet Vahdettin 8 Ocak 1920’de bunları yeniden Hazine-i Hassa’ya devretmekle, bir anlamda 1908 ve 1909’daki devir işlemlerinin geçerliliğini kabul etmiş ve onaylamıştı.

Kaldı ki, Osmanlı hukuk sistemine göre Sultan’ın tasarruf hakkının doğası, kişisel mülk edinmesine olanak vermemektedir. Başka bir deyişle, Sultan’ın özel mülkü olamaz ancak saltanat kurumunun mülkü olur. Saltanat mülkü üzerinde tasarruf hakkı Sultan’a aittir ve bu onun egemenlik süresiyle sınırlı olarak kullanabileceği bir haktır. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle birlikte tüm saltanat varlıkları üzerindeki tasarruf hakkında son bulmuştur. Sorun Abdülhamit’in özel mülkünün kime, nasıl devredildiği değil, onun bu varlıkları nasıl edindiğidir. Kendisi bir otokrat olan Abdülhamit’in otokratik yetkilerine dayanarak ülkesinin kimi değerlerini devlet hazinesinden çektiği paralarla ve çok cüzi fiyatlarla satın alıp tapuda kendi adına kaydettirmesini, özel hukuk kuralları açısından geçerli bir özel mülk edinimi saymak, herhalde mümkün değildir. Ancak belirtmek gerekir ki, Türkiye’de bu konuda yapılmış çalışmaların çoğunda Abdülhamit varislerinin savları desteklenmekte, işin hukuksal ve mantıksal boyutları göz ardı edilmektedir.

Bu durumu İngiliz ve Amerikalı çıkar grupları kullanarak kendilerine yarar sağlamak istemişlerdir. Bazen de İngiliz ve Amerikan hükümetleri ise bunları genel pazarlık stratejileri içinde birer koz olarak gündeme getirmişlerdir. Abdülhamit varislerinin iddialarının petrol pazarlıklarıyla ilgili süreçte taşıdıkları önemi böylece ortaya koyduktan sonra neden tekrar tekrar karşımıza çıkarıldığına farklı bir gözle bakmaya başlayabiliriz.

Bu durumdan yararlanmak isteyen İngiliz grupları, söz konusu miras haklarını varislerden bir bedel karşılığı devralıp, bu yolla bölgedeki petrol varlığı üzerinde tekel oluşturma ayrıcalığını kullanmak istemekteydiler.

Abdülhamit’in Hazine-i Hassa ile kişisel mal varlığı 1908 ve 1909 tarihlerindeki devir işlemleri öncesinde birbirlerinden ayrılmış olduğu ve Sevr Antlaşması’nın 240. maddesinin Abdülhamit’in kişisel malvarlığını değil, yalnızca Hazine-i Hassa’ya kayıtlı varlıkları hedef aldığını belirten İngiliz yetkililer bu durumda, Osmanlı yönetiminin, tapuda varisler adına gerekli düzenlemeleri yapmakla bunların özel hukuk kurallarına göre kullanılmalarına olanak yaratılabileceğini düşünmekteydiler. Bunun üzerine tapu kayıtlarında Abdülhamit’in adına kaydedilmiş varlıkların listesinin çıkarılmasına çalışıldı. Özellikle istenen, petrol varlıklarının durumuydu ancak tapuda Abdülhamit adına kayıtlı hiç bir varlık bulunamadı ve Hazine-i Hassa’ya ait tüm varlıkların Daire-i Seniye adına kaydedilmiş olduklarını, bunların da, 1910, 1911 ve 1912 yıllarında Maliye Bakanlığı’na devredilmiş oldukları tespit edildi. Ayrıca Musul ve Bağdat’taki petrol varlıklarıyla ilgili olarak yerel tapu kütüklerinde hiç bir kayda da rastlanmamıştı. Tüm bilgileri değerlendiren İngiliz yetkililer en kötü olasılıkla tapuda Hazine-i Hassa adına kayıtlı varlıkların satın alınmaları gerekebileceğine karar verdiler. Bu satın alma işlemi varlıkların tapuya kayıtlı değerleri üzerinden yapılacağına ve söz konusu fiyatların da çok düşük tutulması nedeniyle küçük bir ödemeyle gerçekleşebileceğine kanaat getirdiler.

Bu şartlarda İngilizlerden destek bulamayan varisler ABD’ye yöneldiler. Bazı Amerikalı çıkar grupları adına hareket eden bir avukatlık şirketiyle anlaştılar. Amerikalı çıkar gruplarının da amacı tıpkı İngilizler gibi bu yolla petrol sahalarına el koymaktı. Ancak ABD yönetiminin stratejilerini İngiltere ile uzlaşma üzerine kurmuş olmalarından ötürü bu yolda varisler adına kapanacaktı. Amerikalılarla İngilizlerin bu konuda uzlaşmaya varmaları üzerine, bu kez varisler Lozan görüşmeleri esnasında Türk heyetine yanaşmaya çalışacaklardı.

Lozan Konferansı sürerken, 29 Aralık 1922 tarihinde Abdülhamit varislerini temsilen avukatlık firması, İsmet İnönü ile görüşme imkânı yaratarak, varislerin haklarını savunmanın, hem ülkeye gelir sağlamak, hem de Musul sorununda ABD’nin desteğini elde etmek açısından Türkiye’nin yararına olduğu konusunda İsmet Paşa’yı ikna ettiler. İsmet Paşa’ya göre, eğer hükümet veresenin Şer’iye Mahkemesince kabul edilen haklarını onaylarsa, servet, Türk uyruğunda bulunan varislerin eline geçerdi. Lozan Konferansı boyunca Türk heyeti, Türkiye’den toprak edinen devletlerin bu toprakları Hazine-i Hassa ya da Osmanlı Devleti adına kütüğe kayıtlı her türlü taşınır-taşınmaz malları bedelsiz olarak edinmiş olacaklarına ilişkin hükümden Hazine-i Hassa ifadesinin çıkarılmasını sağlamaya çalıştıysa da, karşı taraf buna yanaşmadı. Bunun üzerine, hanedan üyelerinin özel mülkiyeti içinde yer alan varlıkların, Hazine-i Hassa varlıklarından ayrı olarak ele alınarak kapsam dışı bırakılmalarına çalışıldı. İtilaf Devletleri tarafı, Hazine-i Hassa dışında hanedanın özel mal varlığını oluşturan malların listesini içeren bir bildirim istedi. O zaman görüldü ki, uygulamada böyle bir ayrım yoktu, dolayısıyla istenen liste verilemedi.

Türk tarafının 8 Mart 1923’te İtilaf Devletleri’ne gönderdiği tasarıda Hazine-i Hassa ifadesi yer almıyordu. Ancak Lozan Antlaşması’nın 60. ve 65. maddeleri İtilaf Devletleri’nin isteği doğrultusunda son biçimini aldı. 60. maddede Devlet’e ait mallarla 8 Eylül 1908 ve 2 Mayıs 1909 tarihli iradelerle Devlet’e aktarılan Hazine-i Hassa mallarının bedelsiz olarak ardıl devletlere geçtikleri hükme bağlandı. Son biçimiyle Lozan Antlaşması’nın 60. maddesi, İtilaf Devletleri açısından, Sevr Antlaşması’nın 240. maddesindekinden daha sağlam güvenceler içeriyordu.

İtilaf Devletleri’ne göre Abdülhamit varisleri, özel hukuktan kaynaklandığını ileri sürdükleri iddialarının geçerliliğine inanıyorlarsa, varlıklarının bulunduğu ülke mahkemelerinde haklarını aramalıydılar. Kuşkusuz bu durumda savlarını kanıtlama yükümlülüğü kendilerine ait olacaktı. İngiltere ve Fransa mandası altındaki bu ülkelerin mahkemelerinin, Abdülhamit varislerinin başvurularını kabul etme olasılıklarının bile son derece düşük olduğunu tahmin edilebilir.

Kazanma şansları olmadığını gören varisler, son bir gayretle haklarının petrol şirketine devretmelerinde yasal bir engel olup olmadıklarını sordular. Ancak İngiliz tarafı “Abdülhamit varislerinin hakları” diye bir şeyin varlığını kabul etmediğine göre, orta yerde devredilecek bir hakta yoktu. Durumu kurtarma çabaları sonuç vermeyecek ve Ankara, 3 Mart 1924 tarihinde ulusal devletin sırtındaki Hilafet yükünü ve onunla birlikte 600 yıllık hanedanın soyunu son bir darbe ile kaldırıp atacaktır.

431 sayılı Hilafet’in İlgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’un 8.maddesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda Padişahlık yapmış kimselerin, Türkiye Cumhuriyeti arazisinde tapuya kayıtlı gayrimenkullerinin ulusa geçtiğini hükme bağlıyordu. Bundan sonraki dönemde varislerin yurtiçinde ve yurtdışındaki hukuk savaşımları yıllarca sürecek ve hiçbir sonuç vermeyecekti.

Ancak, günümüzdeki gelişmelerin ortaya çıkardığı, ülke içerisinde ve sınırlarımızın ötesindeki belirsizlik ve istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir atmosferde, Abdülhamit’in varisleri konuyu yeniden gündeme taşımakta ve bu kez iddialarını, “Sultan Abdülhamit, 431 Sayılı Hilafet’in İlgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’un çıkarıldığı tarih olan 1924’te Padişah olmayıp 1918’de vefat etmiştir” gibi garip bir gerekçeye dayandırmaktadırlar.

Kaynak: Musul Sorunu – Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz.

SULTAN ABDÜLHAMİT’İN MİRASI” üzerine 4 düşünce

  1. Sözkonusu mirası “pozitif miras” olarak adlandırırsak ve kendileri bu konuda haklı bulunursa “negatif miras” olarak adlandırılacak bir takım konuların da varislerin üzerine yapışması gerekmezmi; örneğin savaş suçu, kötü yönetim yüzünden bir ülkenin resmen yok olması, bu kötü yönetimin sonucunda ülkenin işgal edilmesi yaşanan can kayıpları vb, özetlersem varisler kendilerine yalnızca “olumlu şeylerin” miras kalacağını mı düşünmektedirler,

    * Mirasın nasıl kendilerine kalacaklarının ıspatını etmekle meşgul oldukları kadar Abdülhamitin bunları nasıl edinmiş olduğuna da kafa yoruyorlarmı

    * Köle demeyelim de “teba” olarak kayıt altına alınmış canlı mülkleri varmı bu mülklerin soylarını takip etmişlermi ve sonrasında bu konuda bir hak iddiasında bulunacaklarmı

    • Yorumunuzda beliritmiş olduklarınız gerçekten üzerinde durulması gereken hassas noktalardır ve sözünü etmiş olduğunuz şekilde davanın konusunu içesirinde yer alabileceklerine inanmak ise biraz zor gibi geliyor bana. Ancak esas dert bilindiği üzere belli çıkar gruplarının bu savları kullanarak kendilerine yarar sağlamak istemeleri, genel pazarlık stratejikleri içerisinde koz olarak kullanmayı düşünmeleridir. Günümüzde yaşanmakta olanlar ise tam da bu konuyu yeniden gündeme getirmenin bulunmaz fırsatı olmaktadır.
      Katkılarınız için teşekkürler.

  2. Hic kimse yüzyillarca senelik osmanli imparatorlugunun tarihini ayaklari Altina alip ezmeye yok etmeye gucu bulmamali kendinde
    Berbat olan nalet olan cikmaz olan ortamlarda vahidettin dedemin mirasina onlarin bulundugu ortamin naletliligini bügünde bizlere onlarin mirascilarina yaśatmaniz tuhafima gidiyor
    İhsan Celik
    Dototthen Str 43
    53111 Bonn

  3. “Bize ne dünyadaki diğer müslümanların halinden?” zihniyetinde olan sizler için Hilafet bir yük olabilir ama ümmetin günümüzdeki durumuna bakan gören gözler için başsız kalmış müslümanların tüm dünyada kan ağladığı, batının istediği gibi at koşturduğunu görebiliriz. Hilafet tüm müslüman milletler üstünde Türklerin çok büyük bir gücü ve büyük sorumluluğuydu. Sadece batının ekmeğine yağ sürdük. Papalığı kaldırmayı onlar düşünmediler bile…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 + 7 =