TAKSİM’E TOPÇU KIŞLASI

İstanbul’un en önemli meydanlarından birisi, adı siyasal ve sosyal tarihimizle nerdeyse özdeşleşmiş bulunan Taksim Cumhuriyet Meydanıdır.

İstanbul’un Bizans döneminden beri süregelen su derdine bir çözüm bulunabilmesi amacıyla, devrin padişahı I. Mahmut tarafından 1731 yılında Belgrat Ormanından bu bölgeye su getiren bir şebeke yaptırılır. Şebekenin ucu büyük bir su haznesiyle bitmekteydi. Haznenin yanına bir de maksem inşa edilerek, depoya gelen su, bu maksemden çeşitli semtlere paylaştırılıyor yani “taksim” ediliyordu. Zamanla bu sözcük hem su şebekesinin, hem semtin hem de daha sonraları meydanın adı haline gelecekti.

Meydanda tarihsel süreçte, 19. yüzyıl başlarında su haznesinin önündeki büyük düzlükte Topçu Kışlası ve 1880 yılında meydandan ancak iki çan kulesi görülen Hagia Triada Rum Ortodoks Kilisesi yapılacaktı. İleriki yıllarda kışlanın ahırlarının önünde bugünkü metro girişinin olduğu yerde iki katlı teraslı kahveler ile çevrede yer alan binaların yapılmasıyla meydan ilk hüviyetini kazanacaktı.

Siyasi tarihimizde Taksim Meydanında yaşanacak ilk önemli olay, 31 Mart Vakası olarak bilinen 1909 yılındaki gerici ayaklanmaydı. Hemen yakındaki Taşkışla’da başlayan ve Topçu Kışlasındaki askerlerinde katılmasıyla büyüyen ayaklanmayı bastırmak için gelen Hareket Ordusunun, kışladaki askerler teslim olmayınca binayı topa tutmasıyla sürecek olan olaylar meydanın kaderini de belirleyecekti.

Cumhuriyetin kurulmasının ardından meydandaki su haznesinin önündeki boşluğun doldurulması amacıyla buraya bir anıt yapılmasına karar verilir. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica ile anıtın kaidesini tasarlayan yine İtalyan asıllı Levanten mimar Guilio Mongeri tarafından yapılarak 1928 yılında törenle açılan Cumhuriyet Anıtı ve meydanın eskiden talim alanı olarak kullanılan bölümünün imara açılmasıyla bugünkü Talimhane semti doğacak ve çevresinde yer alan yapılarla birlikte Taksim Meydanı yeni hüviyetine kavuşacaktı.

Taksimyıkım

Taksim Meydanı düzenlemeleri çerçevesinde Topçu Kışlasının yıkımı

1936 yılında İstanbul’un nazım planını hazırlaması için davet edilen Fransız kent plancısı Henri Prost’un düzenlemeleri uyarınca Topçu Kışlasıyla önündeki iki katlı teraslı kahvehaneler ile bazı binalar yıkılarak yerine bir park düzenlenir ve parkla dönemin Cumhurbaşkanına ithafen İnönü Gezisi adı verilir. 1950 yılında Demokrat Parti iktidarı döneminde parkın adı Taksim Gezisi olarak değiştirilir. Taksim Cumhuriyet Meydanının günümüzdeki görünümü, bir opera binası olarak yapımı düşünülen ancak 1969 yılında İstanbul Kültür Sarayı adıyla açılacak olan yapı ile çevresinde yer alan İstanbul’un ilk yüksek binalarından olan otellerin inşasıyla ortaya çıkacaktır. 1970 yılında yanarak kül olan İstanbul Kültür Sarayı, sekiz yıl süren çalışmanın ardından Atatürk Kültür Merkezi adıyla 1978 yılında yeniden açılarak yaşama dönecek ve ardında sabotaj ihtimali tartışmalarını bırakacaktır.Taksim Meydanının, Topçu Kışlasının topa tutulmasıyla çizilen kaderi, Cumhuriyet döneminde yaşanacak sosyal ve siyasal olaylarında adeta bir simgesi haline gelerek mitingler, protesto gösterilerine sahne olacaktır.

Taksim Stadı olduğu zamanlar

Taksim Stadı olduğu zamanlar

1950’li yılların ortalarında Kıbrıs olayları sırasında düzenlenen “Ya taksim ya ölüm” mitingleri kalabalık kitleleri meydana toplayacak, 16 Şubat 1969 yılında Amerika’nın 6.Filosunun İstanbul’a gelmesini protesto etmek üzere düzenlenen büyük gösteri kanlı saldırılara dönüşecek ve siyasal tarihimize “Kanlı Pazar” olarak geçecekti. Yakın tarihimizde yaşanacak olan en acı olaylardan bir tanesi de 1977 yılında meydanı dolduran o güne kadar görülmemiş olan kalabalığın üzerine mitingin sona ermesine yakın, birkaç ayrı noktadan açılan ateş sonucu çıkan kargaşada çok sayıda insanın ölümüyle son bulan 1 Mayıs mitingidir. Taksim Meydanı, yaşanan talihsiz 1 Mayıs’ın ardından yine 1977 yılında Bülent Ecevit’in suikast ihbarı neticesi hiç kimsenin gelmesini istemiyorum dediği beyaz güvercinlerin uçurularak 500 binden fazla kişinin geldiği seçimler öncesi yaptığı mitingle bir kez daha hafızalarda yer alacaktır. 1980’lerde ise Bedrettin Dalan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde küçük bir cadde olan Tarlabaşı Caddesi’ndeki çok sayıdaki tarihi nitelikli yapıyı izinsizce yıkarak şu andaki Tarlabaşı Bulvarı’nı açması, özellikle bölgenin Taksim’den tamamen koparak içine kapalı bir alan haline gelmesine neden olmuştu.

Topçu Kışlasına ait bir başka görünüm

Topçu Kışlasına ait bir başka görünüm

Taksim Meydanı ve çevresindeki alanda uzun yıllardan beri süregelen düzenleme çalışmaları ile çıkan tartışmalara günümüzde bir yenisi eklenmiş son zamanların en çok ses getirecek olan Taksim Meydan Düzenleme Projesi çalışmalarına 5 Kasım 2012 tarihinden itibaren İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından başlanmıştır.

Taksim'de yeniden yapılacak olan Topçu Kışlası Alış Veriş Merkezi planı

Taksim’de yeniden yapılacak olan Topçu Kışlası

1940’lı yıllarda yıkılan Taksim Kışlası’nın yeniden yerine konacağını, buranın kültür merkezi ve sanat galerisi olarak hizmet vereceğini ifade eden Başkan Topbaş, gezi parkındaki futbol sahasını da ağaçlandırılarak yeşil alan yapacaklarını, yeşil alanın altına birkaç kat otopark yapmayı planladıklarını kaydederek “Taksimdeki ciddi otopark ihtiyacının karşılanabilmesi adına bunun önemli olduğuna inanıyorum” diyerek projenin amacını da açıklamaktadır.
Taksim Anıtı’na bu yayalaştırma projesi kapsamında en ufak bir zarar dahi vermeyeceklerinin altını çizen Başkan Topbaş, Taksimin hemen ortasından çıkan Metro istasyonunun yeni proje de biraz sıkıntıya sebep olacağını belirterek “ Metro istasyonunu başka bir yere taşımayı denesek dahi bazı problemler çıkabiliyor. Tam ortadan değil de yayaların çıktıktan sonra gitmek istedikleri noktalara doğru yolculuk talebine göre yönlendirmeyi hedefliyoruz. Atatürk Kültür Merkezi önünden Mete Caddesi’nden geçen trafiği de yer altına almış oluyoruz.”

Projede Mete Caddesine ait bir görüntü

Projede Mete Caddesine ait bir görüntü

Taksim Cumhuriyet Meydanını “Yayalaştırma Projesi” adı altında devam eden açıklamalar, trafiğin yer altına alınması gibi yıllarca önce planlanan çözümlerin sanki yeniymişçesine sunulmasının ardından, üzerinde durulmaya değer detaylar gözden kaçmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunda Değişimin İzleri

Osmanlı siyasal tarihinde birbiriyle ilişkili iki ana unsur vardır,  iç siyasal düzende hükümdarın ve merkezin gücü ile dış siyasal ilişkilerde devletin askeri gücüne dayanan genişleme geleneği.

Kısaca hatırlamaya çalışırsak; Osmanlının çekirdeği Akıncı bir toplum oluşu ve bu savaşçı çekirdekten doğan devlet yapısının şekillenmesiyle devlet kurumlarının askeri niteliğinin öne çıkarak genişleme siyasetinin sürdürülmesiydi. Akıncı toplumundan devlete doğru olan evrim sürecinde en önemli gelişme, toplumun beylikten hükümdarlığa, padişahlığa geçişiydi. Osmanlı devlet düzeni padişahın siyasal dizginleri sıkıca elinde tutmasına, sözünün kanun olmasına dayanıyordu.

Buna karşın, Osmanlı devleti ve toplumunda 1600’lü yıllarda başlayan sarsıntılardan sonra oluşan değişimi 18. yüzyıla varıldığında çok daha değişik bir yapı çıkarmıştı ortaya. Artık ne padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne dışa dönük genişleme siyasetinden. 18. yüzyıldan sonra Osmanlı devletinin içine girdiği değişim, Batının karşısında tutunabilmek adına onlardan daha çok şey öğrenmeye, Batılı kurumları kendisine mal edebilmeye, kısacası “Batılılaşmaya” başladı.

Burada altını çizmemiz gereken, batılılaşma sürecinde Osmanlı Devletinin 16. yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, bir bakıma eski gücünü kazanabilmek üzere batılılaşma yoluna girdiğidir.

Osmanlı devlet kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde iç ve dış etkenlerinde oynadığı roldür. Osmanlı İmparatorluğu coğrafi konumu nedeniyle Batının değişiminden ilk önce etkilenmesi nedeniyle kendi değişiminin yalnızca iç dinamiklere göre değil batıdaki gelişmelere göre de ölçülmelidir. Özellikle Osmanlı genişleme siyasetinin değişimi doğrudan doğruya batılı hasımlarının durumuyla ilgiliydi.

Genişleme anlayışı gereğince süren savaşlar önemli uluslar arası siyasal gerçekleri de vurgulamıştı, bunlardan birincisi Osmanlı Devletinin aynı anda birden fazla düşmanla savaşa girmesinin son derece tehlikeli olduğu, diğeriyse Batılı Devletlerin akraba olan ailelerinin devletlerin dış siyasetlerinde de genel iş birliği içerisinde oluşları ve Osmanlı Devletine karşı ortak hareketleri İstanbul yönetimi için en büyük tehditti.

Genişleme siyasetinin işlemeyeceği, devletin güçsüzlüğünden olmasa bile Batı cephesindeki hasımlarının güçlenmesinden anlaşılmaktaydı. Artık Osmanlı Devleti savaş yoluyla değil, diplomasi yoluyla, iyi geçinerek, barışı ve durumu korumayı amaçlamaktaydı. Devletin dış dünyaya bakışındaki bu değişiklik İstanbul yönetiminde sivilleşmeye yol açacak bu ise diğer bir etken olan ulemanın devlet içerisindeki rolünün artmasını da beraberinde getirecekti. Ulemanın devlet içinde artan rolü biri ideolojik, diğeri pratik iki kaynağa dayanmaktaydı.

16. yüzyılda Safevi devleti Şii-İslam ideolojisine dayalı bir devlet olarak kurulduğunda Osmanlı devleti de karşı tavır almaya, Sünni-İslamiyet’in önderliği rolünü vurgulamaya başlamıştı. Sadece doğu cephesinde değil batıdaki durumda Osmanlı devlet ideolojisinde dini öğeyi güçlendiriyordu. Reform dönemi Avrupa’sında Katolik Hıristiyan inancı öne çıkarak Osmanlı ile çatışmasına bu yönden bakıldığında Osmanlı devleti de Sünni-İslami niteliği vurgulamakta ve bu ideolojinin sözcüsü olan ulemada doğal olarak güçlenmekteydi.

Bu ideolojik gelişmenin pratik sebeplerine bakıldığında ulemanın şeriata gereği kadar önem verilmediğini vurgulamasıydı. Osmanlı siyasal düşüncesinde padişah ağzından çıkan kanun en önemli unsurken, işler aksayıp düzen sarsıldıkça şeriat ön plana çıkmaya başladı. 17. yüzyılın karışıklıklarında siyasal girişimlerin meşrulaştırılması ve başarısı ulema desteğine dayanıyordu artık.

Osmanlı uleması hiçbir zaman İran uleması kadar önem kazanmadı, devlet dışında devlete karşı bir güç oluşturmadı ama Osmanlı siyasal hayatındaki en önemli güçlerden biri olarak da durumunu korudu.

1789 yılı Avrupa’da, Fransız devriminin başlangıcı ve dünya tarihinde yeni bir dönemin habercisidir. Fransız devriminin yankıları birkaç yıl sonra Osmanlı ülkesine ulaştı, Osmanlı halkını da etkilemeye başladı. Fakat 1789 yılının Osmanlı tarihi için ayrı bir önemi vardı. 1774’de tahta çıkıp Küçük Kaynarca anlaşmasını kabullenmek zorunda kalan padişah I.Abdülhamit, 1787’de yeni bir Osmanlı-Rus çatışması çıktıktan az sonra ölünce yerine 1789 yılında III. Selim Osmanlı padişahı oldu.

Bu tarihe kadar ağır aksak yürüyen Avrupa tarzı eğitim ve kurumlaşma 1789 yılından sonra hız kazandı. Ülke içerisinde merkezin ağırlığını duyurabilmek ve dışarıda daha güçlü bir yapının oluşumunu sağlayabilmek üzere yeni bir sürece giren Osmanlı devletinde de 1789 tarihi, dünya tarihinde olduğu kadar önemli bir dönüm noktası olacaktı.

III. Selim ve Islahat

III. Selim 1789 yılında I. Abdülhamit’in ölümü üzerine tahta geçti. Osmanlı devletinde ıslahat yapmayı önce başarısızlık, sonra da tahtından ve canından olmakla ödeyen padişah olarak tarihe geçmesine rağmen Yeniçeri ocağı dışında ilk kez çağdaş bir ordu kurabilmiş olması da onun en büyük başarısı olacaktı. III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devleti 1787’de Rusya, ertesi yılda Avusturya ile başlamış olan bir savaşın içindeydi. Bu savaşların sonucunda yenilgilerle elden çıkan topraklar özellikle Kırım’ın kaybı üzerine padişah III. Selim ıslahat sorununa el attı. 1791 yılı sonunda kamu hayatının çeşitli kesimlerinde bulunan 22 kişiden Devletin zaaflarıyla ele alınması gereken ıslahat tedbirleri hakkında görüş istedi. Sonuç olarak ortaya layiha adını taşıyan 22 rapor çıktı. Başarısız geçen savaş daha yeni bitmiş ya da bitmek üzereyken, tahmin edileceği gibi en çok üstünde durulan konu askeri ıslahattı.

Padişah kendisine karşı oluşan muhalefete aldırış etmeden ortaya çıkan sonuçları değerlendirerek Nizam-ı Cedit adını vereceği ıslahat hareketine başladı. III. Selim’in Nizam-ı Cedit adıyla başladığı hareketin esin kaynağı Fransız Devrimi olup getirdiği düzene “Yeni Düzen” adı verilmişti. III. Selim’in kendi ıslahatı için aynı adı benimsemiş olması sanki bunun bir kanıtıdır.

Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir tarafta Osmanlı’nın, insanlık tarihindeki en büyük özgürleşme ve demokratikleşme hareketi olan Fransız Devrimini asla bu anlamda değerlendirmediğiydi.

Nizam-ı Cedit ıslahatının etkisi en çok askeri alanda görüldü. Yeniçeriler ve tımarlı sipahiler için öngörülen ıslahatın sonradan ortaya çıkacak olan sonuçlarına göre pek de başarılı olduğu görülmeyecek ve yeni düzenlemelere çıkan sorunlar aşılmaya çalışılacak özellikle askeri alandaki düzenlemelerin başarısını arttırabilmek adına Batı ile temaslar sıklaşacak özellikle Fransa’dan gelen subay ve uzmanlar görevlendirilecekti.

Osmanlı Devletinin bu döneminde yaşanacak olan tarihsel gelişmelere bakarsak karşılaşacaklarımız neredeyse imparatorluğun bütün geleceğini de belirleyecek olan olaylarla doludur.

Özetleyecek olursak, katı merkeziyetçi olan Osmanlı Devlet yapısı ekonomik, siyasal ve sosyal nedenlerden ötürü zayıflamaya başlayarak Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Suriye ve Rumeli’de de âdemimerkeziyetin doğuracağı sonuçlar ile Napolyon’un Mısır seferinin yaratacağı karmaşa ortasında Fransa’ya karşı İngiltere ile kurulan ittifak ve İstanbul’dan takviye olarak gönderilen Nizam-ı Cedit askeri sayesinde Napolyon Mısır’ı zapt edemeyecek. Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında kurulan ittifakın neticesinde yeni sorunlar baş gösterecek İngilizler Mısır’dan ayrılamayacaklardı. Sorunu çözebilmek adına Fransızlarla yeni bir anlaşma yapıldı, Fransa Osmanlı toprak bütünlüğünü tanıdı, karşılığında, Karadeniz’de ticaret yapabilme imkânı verildi, bu hak kısa bir süre sonra İngiliz’lere de tanınarak ileride pek çok soruna yol açacak şekilde Mısır,  İngiliz ve Fransız işgalinden kurtulacaktı.

Bu dönemde Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yönetimi ele geçirmesinin sonuçlarını fiilen kabul etmekten başka çaresi olmayan İstanbul iç ve dış siyaset fırtınalarıyla uğraşmaktaydı.

Mısır’da Nizam-ı Cedit askerleriyle uzun zamandır hasret çekilen başarının yakalanması sayesinde III. Selim, Nizam-ı Cedit ocağını devletin ana askeri gücü haline dönüştürmeye yöneldi. Bundan Yeniçeriler kadar ıslahata karşı olanlarda büyük rahatsızlık duymaktaydı.

Kabakçı İsyanı ve III. Selim’in Sonu 

1806 yılına gelindiğinde, dış siyaset cephesinde İngiltere, Rus savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesine müsaade edilmesini istedi, III. Selim bu talebi önce kabul ettiyse de, Napolyon’un Prusya zaferinin üzerine kararından dönünce, İngiliz donanmasına ait gemiler Çanakkale’den geçerek İstanbul Boğazında demirleyerek top namlularını saraya doğru yöneltip yönetimin bu kararını değiştirmesine mecbur bırakmak istediler. Yapılan görüşmeler ve diplomatik girişimler neticesinde İngiliz savaş gemileri geri çekildiler ancak bu olay devletin ve padişahın aymazlığına, çok güvenilen Nizam-ı Cedit’inde güçsüzlüğüne işaret etmekteydi.

III. Selim’in ıslahat hareketine başından beri karşı çıkan kesim bu olayı fırsat bilip eylem zamanının geldiğine inanarak “Askere setre pantolon giydirip imanına halel getiren, önlerine muallim diye Frenkleri düşüren padişaha Allah yardım etmez!” “Din elden gidiyor!” “Padişah, İngiliz ve Moskof kâfirleriyle anlaşmış, Rus donanması gelecekmiş!” “Müslümanlara kefere urbaları giydireceklermiş!” “Ne sipahi ne yeniçeri cümlesi şapkalı Frenk oldu!” “Padişahın haremindeki hatunlar dahi Frenkvari kâfiristan fistanları giymekteymiş!” diye söylentiler yaymaktaydılar.

Padişaha ve Nizam-ı Cedit’e yönelik suçlamalar öylesine yaygın ve etkiliydi ki, Nizam-ı Ceditten yana olanların dinden çıktıklarına inanılıyordu. III. Selim’de halkın gözünde dinsiz, imansız zevk ü sefa düşkünü bir padişah durumuna düşmüştü. Durumu fark ederek gittikçe büyüyen kışkırtmaların önüne geçebilmek amacıyla yeniçeri ağasını, sadrazamı ve şeyhülislamı değiştirdi. Görevde bulunan devrin üst düzey yöneticileri, yüzüne güldükleri padişahın kuyusunu kazmaktan geri kalmayarak,  şehzade Mustafa’yı tahta çıkarmaya hazırlanıyorlar ve destekleri adamlarıyla kargaşa yaratmaya çalışıyorlardı. Sonuçta İstanbul’u korkuya boğacak olayların başlamasını sağladılar. Kabakçı Mustafa’yı kendilerine reis seçen asiler, Kuran hükümlerinin uygulanması için ulemayla görüşmek ve bu işe karşı duranları yok etmek üzere yemin ettiler. Asilerle görüşen ulema temsilcileri, kendilerine dokunulmaması koşuluyla eylemlerini onayladıklarını, her istedikleri konuda fetva vereceklerini bildirdiler. Bunun üzerine yürüyüşe geçen asiler, ellerinde bayraklarla “Ey Allahın kulları! Meramımız, Nizam-ı Cedit’i ortadan kaldırmaktır. Müslüman olanlar ve Ocaklılar bayrak altına gelsin!” diye naralar atarak Ortaköy’e kadar geldiler. Kabakçı Mustafa güruhuna katılanlarla birlikte birkaç gün sürecek olan isyanın neticesinde saray kapılarına dayanınca III. Selim tahttan çekildiğini yerini IV. Mustafa’ya bıraktığını bildirince, yakaladıkları Nizamı Ceditçileri kılıçtan geçirmekte, kaçabilen askerlerse kıyafetlerini değiştirerek canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.

Kabakçı Mustafa isyanı, cahil, donanımsız, serseri bir güruhun niteliksiz, güvenilmez ikiyüzlü yöneticilerin ve ulemanın desteğiyle neler yapabileceğine en iyi örneklerden birisidir. Bu ayaklanma yenilikçi ve aydın bir padişah olan III. Selim ile birlikte Nizamı Cedit’in de sonu olmuştu.

Ancak, ne ilk ne de son olan bu ilerici-gerici çatışması tarihte zaman zaman ortaya çıkarak yüzünü gösterecekti.

III. Selim’in başlattığı Osmanlı askeri sistemindeki değişim ve yenileşme hareketleri mimariye de yansıyarak yüzyılın sonlarına doğru modern kışlaların yapımı hız kazandı. Önceden İstanbul siluetine hâkim olan yapılar, tepeleri ve yüksek yerleri taçlandıran camilerdi. Bu dönemle birlikte kışlalar boyutları ve konumlarıyla kent dokusu içinde belirginleşmeye başladı. İlk kışlalar Haliç, Tophane, Beyoğlu, Çengelköy ve Selimiye’de yükselirken o devrin İstanbul’unun da görüntüsünü tamamen değiştiriyordu.

Üslup ve ölçek olarak Batı mimarisini Türk mimarisine taşıyan ilk yapıların kışlalar olduğu söylenebilir. Dönemin dini ve sivil mimarileri arasında keskin bir karşıtlık oluşturan bu yapılar, İmparatorluk yaşamındaki köklü değişimi güçlü bir şekilde yansıtmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğunu yaşatan, dünyadaki değişimlere açık tutan tek kurum orduydu. İstanbul’un kentsel görünümünü çarpıcı biçimde değiştiren yenilikler, çağın teknolojisi, bilim ve sanatı, ulemanın diş geçiremediği tek kurum olan ordu kanalıyla topluma aktarıldı.

Özellikle III. Selim döneminde inşa edilen ve kısmen ahşap olan kışlalar yerlerini II. Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yapılanlara bıraktı.

Taksim Topçu Kışlası

Taksim Topçu Kışlası

III. Selim tarafından inşa ettirilen Taksim Meydanı çevresinde yer alan Beyoğlu bölgesinin bitimindeki yüksek düzlükteki Beyoğlu Kışla-ı Hümayunu ya da bilinen adlarıyla Topçu Kışlası, Taksim Kışlası bu çevrenin askeri bölge olarak gelişmesini sağladı.

Mecidiye Kışlası (Taşkışla), Gümüşsuyu Asker Hastanesi, Müzika-i Hümayun Kışlası, Harbiye Mektebi (Askeri Müze), Maçka Kışlası gibi önemli yapılar bu çevrede yer aldı.

Taksim Topçu Kışlasına ait Cumhuriyet dönemimden bir başka görüntü

Taksim Topçu Kışlasına ait Cumhuriyet dönemimden bir başka görüntü

Kabakçı Mustafa isyanı sırasında tahrip edilen Taksim topçu kışlası daha sonra II. Mahmut ile Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde onarım görecek ve yaşanacak olan talihsiz olaylara yeniden sahne olacaktı.

Birinci Meşrutiyetten 31 Mart Vakasına 

Tarihimizin en önemli gelişmelerinden biri olan Meşrutiyet ya da “Hürriyetin İlanı” ile başlayan süreç bizi adım adım 31 Mart’a doğru getirirken bu topraklardaki ilk demokrasi adımlarının nasıl atıldığını da göstermesi bakımından çök yönlü olarak değerlendirilmesi gerekir.

II. Abdülhamit 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oluyordu. 1876 Anayasası olarak da bilinen Kanun-i Esasi, aslında padişahın egemenlik haklarına bir kısıtlama getirmiyordu. Yürütme yetkisine tümüyle elinde tutan padişah, sadrazam ve vekilleri (bakanları) istediği gibi atayıp görevden alabiliyordu. Meclisin vekiller üzerinde denetim yetkisi yoktu. Padişah, istediğinde meclisi kapatma ve yeniden seçimlere götürme yetkisine de sahipti. Ayrıca padişah, “kamu yararı için” gerekli gördüğü kişileri sürgüne gönderebilirdi.

Kanun-i Esasi uyarınca iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusan, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. İki meclisin oluşturduğu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandırılmıştı. Âyan Meclisi’nin başkan ve üyeleri doğrudan padişah tarafından atanıyordu. Anayasaya göre Genel Meclis padişahın buyruğuyla kasımda açılıyor, mart başında çalışmalarını tamamlıyordu.

Meşrutiyetin Askıya Alınması

II. Abdülhamid iç ve dış baskılar yüzünden meşrutiyeti ilan etmiş ve Mithat Paşa’yı sadrazam yapmıştı. Bundan dolayı ilk işi de, meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa’yı sürgüne göndermek oldu. Ardından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek Haziran 1878’de Meclis-i Mebusan’ın çalışmalarını durdurdu. Ocak 1878’de meclisi yeniden topladıysa da kendisine mecliste yöneltilen eleştiriler üzerine 13 Şubat 1878’de meclisi kapattı. Ama hiçbir işlevi olmayan Âyan Meclisi’ne dokunmadı. Birinci Meşrutiyet böylece sona erdi. 1908’de meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesine kadar geçen süre, Abdülhamid’in baskıcı yönetiminden dolayı İstibdat Dönemi olarak anılır.

Meşrutiyet’in başarısızlığının nedenleri:

Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak için 19.yy’dan beri sürdürülen çabaların başarısızlıklarının sebeplerini kısaca üç ana noktada toplayabiliriz. Birincisi: Ülkede bu değişmeye karşı direnen gerici güçlerdir. Bunlar, çoğu kez üstün geldi. Bunun sebebi, ilerici güçlerin toplum içinde, orduda ve yönetimde köksüz oluşları, buna karşılık gerici güçlerin toplum derinliklerine kadar kök salmış olmaları, Yeniçeri ve ulemaya dayanması, dini ve gelenekleri bir araç olarak kullanmalarıdır.

İkincisi, Avrupa’nın gelişen ekonomik yapısı sebebiyle, Avrupa Devletleri arasında başlayan üstünlük savaşlarından uzak kalamayan ve devamlı Rus saldırılarına uğrayan ve içte de parçalanmaya yönelik ayaklanmalar ve buna bağlı dış müdahalelerle uğraşan Osmanlı İmparatorluğu, giderek Avrupa’nın yarı sömürgesi oldu. Bu sebepten dolayı da yenileşme programlarını uygulama olanağı bulamadı. Savaşların büyük maddi sıkıntılara sebep olması ekonomiyi de çok olumsuz etkilemekteydi. Bir yandan dış, bir yandan iç çatışmalar yüzünden barış ortamı sağlanamıyordu.

Üçüncü olarak, yenileşme girişimlerini doğurduğu çekişme ve savaşların yol açtığı ekonomik sıkıntı ve sefaletin halk üzerindeki etkisiydi. Olayları fanatik ve kaderci bir düşünceyle yorumlayan halk, bütün bu sıkıntıların sebebi olarak yenileşme hareketlerini ve onların uygulayıcılarını görüyordu. Bu durum, her yenilikçi harekete karşı çıkan ayaklanmanın da gerekçesi oluyordu.

İkinci Meşrutiyet Öncesi

II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı, meşrutiyet yönetiminin yeniden kurulmasını isteyen gizli bir muhalefet hareketi ortaya çıktı. Jön Türkler adı verilen aydınlar II. Abdülhamit’e karşı özellikle yurtdışında mücadeleye giriştiler. Jön Türk hareketi, özellikle Rumeli’deki askeri çevreleri de etkiledi. En güçlü Jön Türk hareketi olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti Abdülhamit’e karşı Rumeli’de güçlü bir muhalefet başlattı. Yüzbaşı Resneli Niyazi Bey, II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı baş kaldırarak taburuyla birlikte Manastır’da dağa çekildi. Onu Binbaşı Enver Bey (Enver Paşa) izledi. Ardından İttihatçılar 23 Temmuz 1908 sabahı Selanik hükümet konağını işgal ettiler. İttihat Terakki’nin Rumeli’de başlayan bu ayaklanması yayılma eğilimi gösteriyordu. Sultan II. Abdülhamit tarafından ihtilalı bastırmak üzere olağanüstü yetkilerle görevlendirilen Arnavut Şemsi Paşa, 24 Haziran’da Selanik’te postane önünde Teğmen Atıf tarafından, herkesin gözü önünde tabanca ile öldürülmüştü. Bundan kısa bir süre sonra da, Manastır’daki Ordu Komutanı Müşir (Mareşal) Osman Paşa, yine İttihatçılar tarafından dağa kaldırıldı. II. Abdülhamit, gittikçe büyüyen ve önlenemeyen bu silahlı ayaklanma karşısında 40 gün kadar dayandı. Fakat 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanını kabul etmek zorunda kaldı. Sonunda, II. Abdülhamit kapalı bulunan parlamentoyu yeniden toplama kararı aldı. Mebus seçimlerinin yeniden yapılması kararlaştırıldı.

Meclisin Açılışı ve Sonrası

Seçimlerin yapılmasından sonra yeni meclis 17 Aralık 1908’de  II. Abdülhamit’ in de katıldığı bir törenle açıldı. Halk padişahı görmek için yollara dökülmüş, Sultanahmet Meydanı, Meclis-i Mebusan binasın ile Ayasofya’nın çevresi mahşeri bir kalabalıkla dolmuştu.Halk 1877 den beri beklediği “didar-ı hürriyet” i yani “hürriyetin güzel yüzünü” görmek istiyor, meclise gelen vekillere alkış tutuyordu.Batılı ülkelerde meşrutiyeti ve seçimlerin ardından parlamentonun açılmasını hayranlıkla karşılamışlardı.Birkaç gün sonrasında padişah II. Abdülhamit Yıldız Sarayında vekiller için vereceği davet tam anlamıyla bir barışmanın da adresi olacaktı.Padişah II. Abdülhamit döneminin rejiminin adı olan İstibdat döneminin baskıları bir anda sona ermiş, gecenin sonunda en katı muhalifler dahi “Padişahım çok yaşa” diye bağırarak Meşrutiyeti alkışlamışlardı. Ancak Meşrutiyet ile beraberinde yaşanacak olanlar her kesim için aynı anlamı taşımamaktaydı. Meşrutiyete karşı olanlar tepkilerini seçimler öncesinden başlatmışlardı. Meşrutiyetin ilanından sonra genel afla hapishaneler boşaltılmış ama asayiş sorunları her zaman olacağı gibi daha da büyümüş, hırsızlıklar, soygunlar artmıştı. Özellikle taşrada “hürriyetin ilanı” ile birlikte şeriatın elden gideceği, kadınlara verilecek haklarla birlikte kız çocuklarının eğitimden yaralanacak olmaları radikal dincileri tedirgin etmeye başlamıştı. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, halk o sene İstanbul’da çıkan ve şehirde büyük tahribata neden olan yangınları bile Meşrutiyet’le birlikte şeriatın elden gitmesine bağlamaktaydı. Bu gerginlik 7 Ekim 1908 de patladı. Fatih Camii hocalarından Kör Ali ile İsmail Hakkı, “Din elden gidiyor, sokaklarda oruç yeniyor, kadınlar yüzleri açık geziyor” diyerek peşlerine taktıkları bir grup adamla Yıldız Sarayına yürüyüp Meşrutiyet ve Hürriyetlerin aleyhine bağırıp çağırıyorlardı. Gazeteci Hasan Fehmi Bey 6 Nisan 1909 gecesi sırtından vurularak öldürülmesiyle cenazesinin kaldırılmasından sonraki günler tam bir gerginlik içinde geçti. Meclis-i Mebusan’da yapılan tartışmalarda Hasan Fehmi Beyi vuranların biran önce yakalanması isteyenler ile cinayetin adi bir vaka olduğunu kanıtlamak isteyen vekiller arasında sert tartışmalar yaşanıyordu. Sonunda 31 Mart gecesinde Taksim Kışlasındaki bir grup asker ayaklanarak subaylarını tutuklayıp silahlı olarak Ayasofya’ya doğru yürüyüşe geçtiler bunlara Taksim topçu kışlası ve diğer kışlalardaki askerlerden de katılanlar olur bunu fırsat bilen Derviş Vahdeti’de yeşil bayraklar açarak yandaşlarıyla “şeriat isteriz” diyerek Ayasofya’ya doğru yürüyen askerlere katılır. Herhangi bir müdahale olmayınca olay daha da artarak büyür. Hükümet istifasını verir Harbiye Nazırı Ali Rıza Bey İstanbul dışına kaçar. Aksaray, Beyazıt, Laleli ve Sirkeci’de hayat durmuş, isyancıların alçakça saldırıları sonucunda öldürülenler içerisinde pek çok subay ve Adliye Nazırı Nazım Paşa’da vardır. Anadolu’ya da yayılacak olan olaylarda bazı şehirlerdeki askeri birlikler silah ve sancaklarına bağladıkları Kuran’larla birlikte “şeriat isteriz” diye ayaklanarak kışlalarını terk etmişlerdi. Adana’da Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Ermenilerle Müslümanlar arasında süregelmekte olan gerginlik sonunda patlak verecek ve çatışmaların ardından büyük çoğunluğu Ermeni olmak üzere 20 binin üzerinde insan hayatını kaybedecekti.

Hareket Ordusu Geliyor

Mahmut Şevket Paşa büyüyen ayaklanmayı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a gelmek üzere Babıâli’ye telgraf çekince, hükümet buna karşı çıkmış ve paşayı kararından vazgeçirmeye çalışmıştır. Bazı gazeteler binalarının tahrip edilmelerine rağmen olayların yatışmakta olduğunu ordunun gelmesinin doğru olmayacağını yazmaya başlamışlardı. Derviş Vahdeti ise gelecek askerlerin ayaklanmacılarla kucaklaşacağını ümitle beklediğini söylüyordu. Hareket Ordusuna bağlı birlikler Yeşilköy ve Bakırköy’e kadar geldiler. Mahmut Şevket Paşa ordunun komutanı olduğunu ilan ederek hükümete bildirdiği önerileri gereği; İstanbul’daki askeri birliklerin çoğu ayaklanmaya katılmış olduğu kabul edilerek şehir dışına çıkartılacak, Hareket Ordusu İstanbul’a girer girmez sıkıyönetim ilan edilecekti. Bu arada İstanbul’da kıtlarından firar eden subaylar erler ve üniversite öğrencileri de Hareket Ordusuna katılmışlardı. Ordunun Yeşilköy’e gelmesinden sonra bazı meclis ve ayan üyeleri de Yeşilköy’e gelerek Meclis-i Umumi-i Milli adıyla bir meclis oluşturdular. Bir anlamda Fransız Devrimine benzer bir şekilde oluşturulan bu meclis istibdadın önüne geçilmesini ve meşrutiyetin korunmasını isteyerek Hareket Ordusuna destek verilmesini istemekteydi. Hareket Ordusu 24 Nisan 1909’da İstanbul’a girerek isyancıların direnişlerine karşı koymaya başladı. Taksimde Topçu Kışlasındaki isyancı askeri birliklerin süren direnişlerini kırabilmek maksadıyla yapılan top atışlarından kışla büyük zarar görmüştü. Kışlanın ele geçirilmesi sırasında yüz başı Muhtar Bey öldürülecek ve öldürüldüğü yere daha sonradan şimdiki adı da olan Şehit Muhtar Caddesi adı verilecekti.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra aralarında Derviş Vahdeti ile çeşitli rütbelerden subaylarında bulunduğu 70 kişi idam edildi. Ayasofya, Karaköy ve Beyazıt’ta ibret olsun diye infazlar halkın gözü önünde yapıldı.

Böylece II. Abdülhamit’in saltanatı ile süren istibdat dönemi de alınacak meclis kararıyla kapanıyor ve tartışmaları günümüzde dahi devam edecek olan “İttihat ve Terakki” ile yeni bir dönem başlıyordu.

Padişah III. Selim’le başlayan yenilikçi hareketler Kabakçı Mustafa isyanı ile kesintiye uğrasa da, asırlarca değişmeden yaşayan dünyadan habersiz ve her bakımdan birkaç yüzyıl geride kalmış toplumu bir adım daha ileri götürebilmek uğruna Yeniçeri Ocağını kaldırma başarısını göstererek pek çok yeniliğin de mimarı olan Padişah II. Mahmut kişiliğinde devam edecek olan tarihsel süreç, içerisinde daima ilerici-gerici çatışmasını taşıyarak sürecekti.

İşte sözünü ettiğimiz Taksim Cumhuriyet Meydanı “Yayalaştırma Projesi” çerçevesinde tarihin derinliklerine dalarak Topçu Kışlası’nın yeniden inşasının bir anlamda tarihin tekerrürden ibaret olduğunun da kanıtı sayılabilecek şekilde Padişah III. Selim’le başlayan yenilikçi hareketlerin devamı olduğunu görerek gurur duymaktayız.

Ancak küçük bir farkla, yeni inşa edilecek olan Topçu Kışlası bir AVM (alış veriş merkezi) olarak hayatımıza girecektir.

Yararlanılan Kaynaklar:
Osmanlı Devleti 1600-1908 Cem Yayınevi Metin Kunt, Sina Akşin, Ayla Ödekan, Zafer Toprak, Hüseyin G. Yurdaydın.

İstanbul Ansiklopedisi NTV Yayınları

Konuyla İlgili Diğer Yazılarım

  1. Atatürk Kültür Merkezi
  2. Cezayirli Hasan Paşa

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 + = 5