YOK OLAN PLAJLARIMIZ

Fenerbahçe Demiryolları Kampı

Fenerbahçe Demiryolları Kampı

İstanbul, Karadeniz, Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç’in sularıyla çevrelenmiş olup, dünyada bu kadar denizle iç içe olan bir başka kent neredeyse yoktur. Attığımız üç adımdan birisi bizi deniz kenarına götürür, neresinden bakarsanız denizi görürsünüz, görmesine görürsünüz de, denizle iç içe olup da, denize bu denli uzak olmak nedendir acaba?

Suadiye Plajı

Suadiye Plajı

Nedenleri hep bildik şeylerdir aslında, günah, ayıp ve gelenek…

Beyaz tenin makbul sayıldığı, yaz mevsimlerinde bırakın yüzü, bedenin bile yaşmak ve ferace üstünde şemsiyelerle korunduğu, gizlendiği, bir yaşam biçiminde, güneşin, kumun, denizin, serin tuzlu sularının lafımı olurdu?

Moda Plajı

Moda Plajı

Deniz o denli uzaktı peki ama ya diğerleri?

Malum İstanbul’un pek çok mesire yeri, denizlerden uzak ama su kenarlarındadır. Küçüksu, Göksü, Kâğıthane v.s gibi.

Denizdeki fener alayları, donanma şenlikleri ise şan olsun, şenlik olsun diyeydi.

Denizin içinde olup da, denize bu denli uzak olmak, yalnızca alışılmış ve sınırlandırılmış yaşam biçiminden ötürüydü.

Çarşı hamamlarının cehennemi halvet sıcaklığını, dört bir tarafını çeviren denizin serinletici ferahlığına tercih eden bir toplumun, natır ve tellaklardan kurtulup, gün ışığı görmeyen o beyaz tenini tuzlu suya değdirmesi için çok, ama çok seneler geçmesi gerekiyordu.

Çarşı hamamlarından, deniz hamamlarına geçişin öyküsünü bizden çok uzaklarda yaşamakta olan bir başka ulusun yazgısında bulmaksa acaba sudan ne denli uzakta yaşamakta olduğumuzun da kanıtı mı olmaktadır?

Cumhuriyet öncesi dönemlerde denize girmek yalnızca balıkçı, kayıkçı, tulumbacı ve gemi tayfaları ile bahriyelilerin işidir. Güneşte yanmak ayıptır. Denize girmek, hastalanmanın, pek revaçta olmayan esmerleşmenin, kısacası avamlığın ve sıradanlığın ayıp sayılan bir göstergesidir.

19. yüzyılın ortalarına doğru deniz biraz geç de olsa keşfedilmeye başladı. Yaz günlerinde deniz kıyılarında kurulan salaş hamamlara gidenler, doktor izniyle dahi olsa birkaç dakikalığına suya girmeye başladılar. Denize girme alışkanlığının az da olsa yaygınlaşmasıyla, denize girmenin yararlı mı, yoksa yararsız mı olacağına dair tartışmalar başladı.

Doktorların tavsiyeleriyle denizin bazı rahatsızlıkları iyileştirici bir sağlık kaynağı olduğu keşfedilerek denize girme eylemi başlayınca, kıyılardaki deniz hamamları da giderek çoğalmaya başlar.

Deniz hamamlarıyla birlikte, yüzme mevsimi karpuz kabuğu suya düştüğü zaman başlar, üzüm küfelerinin ortaya çıkmasıyla sona ererdi.

Deniz hamamları, Osmanlı’nın denize küskünlüğüne son veren, bir bakıma tuzlu suyla, kumla, güneşle tanışmasını sağlayan ortamı oluşturarak, cumhuriyet dönemi plajlarının da öncüsü olmuşlardır.

Deniz hamamları hususi (özel) ve umumi (genel) olarak ikiye ayrılırdı. Genel hamamlar da kadınlara ve erkeklere olmak üzere iki çeşitti. Bazı semtlerde erkek hamamları tek olarak yapılır, bazılarında ise kadın ve erkek hamamları birbirlerinin seslerini duymayacak kadar mesafede yan yana olurdu.

Özel hamamlar ise büyük yalıların önlerinde yer alırdı. Eğer yalı denizle bitişikse hemen yanında, eğer denizle arasında rıhtım varsa rıhtımın bir köşesine yapılırdı. Bu özel hamamlar genel hamamlar gibi her yaz başında yeniden yapılmaz, bir kere yapıldıktan sonra her yıl bakım gördükten sonra yeniden kullanılırdı.

İstanbul ve çevre sahillerinde yapılacak deniz hamamları dışında denize girmek yasaktı ve eğer giren olursa cezalandırılırdı.

Buna mukabil var olan deniz hamamlarının sayısı, ihtiyacı karşılamaktan uzak kaldığından, Şehremaneti (Belediye) bu ihtiyacı karşılamak üzere 1870 yılında İstanbul, Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi’nde 21 adet erkek, 5 adette kadınlara mahsus 26 hamamın yapılmasını kararlaştırdı.

Kadıköy, Salacak, Büyükada, Çatladıkapı, Yenikapı’da kadın ve erkeklere ayrılmış ikişer, Heybeliada, Üsküdar, Mumhane İskelesi’nde, Beyleylerbeyi’nde, Havuzbaşı İskelesi’nde, Paşabahçe, Büyükdere, Tarabya, Bebek, Kuruçeşme, Ortaköy, Beşiktaş, Kabataş, Salıpazarı, Köprü, Eski Köprü, Makriköy, Ayasofya’da birer adet erkek deniz hamamı açılacaktı.

İstanbul’da ilk açılan plajdan ne zaman denize girildiği hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, bunu İstanbul’a gelen Beyaz Ruslar ile İşgal kuvvetlerinin subay ve erlerine bağlarlar.

Denize plajdan ilk defa girenlerin milletleri ve mezhepleri muhteliftir ama girilen yer bellidir. Burası Florya, Bakırköy ve Yeşilköy sahilleridir.

Florya ve Yeşilköy, denize girme alışkanlığının başlamadığı yıllarda yalnızca ağaçların gölgesinde dinlenilecek bir mesire yeriydi. Denizin varlığı kimsenin ilgisini çekmezdi.

Bu uçsuz bucaksız kumsal ile suları berrak ve pırıl pırıl olan denizin keşfedilmesi için ise Beyaz Ruslarla, İşgalci İngiliz subaylarının gelmesi gerekiyordu. Onlar gelince de Florya’nın yazgısı değişti.

Beyaz Ruslar'a ait Ines Veissman adlı genç kızın pasaportu

Beyaz Ruslar’a ait Ines Veissman adlı genç kızın pasaportu

Pasaportun diğer sayfası

Pasaportun diğer sayfası

Millet kadınlı, erkekli ve açıkta denize girmeye başladı. O günlerde konuşulan tek konu İstanbul sahillerinde, Florya kıyılarında denize giren insanlardı. Dünyanın sonu gelmişti. Erkekler ve kadınlar mayo adını verdikleri bir takım giysilerle denize girmekteydiler.

Florya sahilleri böylece İstanbul’da denize girme alışkanlığının başladığı o dönemler için oldukça yabancı bir sözcük olan plajların açıldığı ilk yerdi. Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Beyaz Rusların denize girmek için seçtikleri bu yerler daha sonra beklenmedik bir şekilde gelişerek İstanbul’un plajlar tarihinde önemli bir yere sahip olmuştu.

Florya’nın yalnızca deniz ve plaj olarak değil, bir semt olarak da yıldızının parlaması için 1935 yılı Haziran ayının gelmesi gerekiyordu. Atatürk şehir içi gezilerinde Yeşilköy’e gitmiş oradan Florya’ya geçerek masmavi denizi ve onun hemen yanındaki göz alabildiğine uzanan bomboş kumsalı görerek, yanındakilere “İstanbul’u fethetmişiz ama burasını henüz elde edememişiz” diyerek Florya’nın imarı için emir vererek burada hızla bir plaj yapılmasını da sağlamıştır.

Florya Köşkü

Florya Köşkü

Süratle tamamlanarak Atatürk’ün hizmetine verilen Florya Köşkü etrafındaki yapılarıyla beraber tarihe geçiyordu.

Atatürk burada kaldığı zamanlarda denize girer, İstanbul halkı da daha çok onu görmek üzere plaja akın ederdi.

Florya ve plajı Sirkeci – Halkalı tren hattının elektrikli hale getirilmesinden sonra daha çok benimsendi ve oldukça yoğun hale geldi. 1950’li yıllarda genişletme ve yenileme projeleriyle tekrar elden geçirilerek en modern ve en büyük plajlarından biri oldu.

İstanbul’da 70’li yılların sonlarına kadar mevcudiyetlerini koruyabilen belli başlı plajlar ise şunlardı:

  • Ataköy,
  • Tarabya,
  • Beyazpark,
  • Altınkum,
  • Küçüksu,
  • Harem,
  • Moda,
  • Moda Deniz Kulübü,
  • Fenerbahçe,
  • Caddebostan,
  • Suadiye,
  • Bostancı,
  • İdealtepe,
  • Süreyya,
  • Kartal Nizam,
  • Büyükada Yörükali,
  • Büyükada Değirmen,
  • Büyükada Maden ve
  • Kilyos.

İstanbul’da bir zamanlar kıyılar boyunca uzanan plajları saymakla bitmez ama birdenbire denizleri yok ettik. Her tarafı betonla kapladık.

Yetmedi bir de sahil yolları yaptık.

Plajlarda tıpkı yazlık sinemalar, yakıp yıktığımız yalılar ve daha nice değerlerimiz gibi bir düş oldu.

Florya Köşkü ve plajı çürümeye terk edilmiş halde, birileri onu da yakıp, yıkıp, yok ederek yerine yepyeni bir şeyleri yapmanın zamanını korkak bir sırtlan misali beklemede.

Galata, Haydarpaşa, Yenikapı ve Maltepe sahilleri ve Kadıköy (Beşiktaş) İskelesi de sıradalar.

Konuyla İlgili Bir Başka Yazım

Denize Sıçmak

YOK OLAN PLAJLARIMIZ” üzerine 2 düşünce

    • Merhaba Cengiz Bey,
      Sadece plaja ait fotoları değil, eğer elinizde Kadıköy’e ait başka fotolar varsa onları da paylaşmak isterim. Ayrıca ilginize teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

÷ 2 = 3